RSS

Beni Bıçaklar mısınız?

Mayıs ayına girince bi halt olacak zannetmiştim ama havalar yaklaşık bir 6 aydır aynı. Bu aq yanardağı patladı ya, onun yüzünden 2 sene havalar hep böyle Çin işkencesi gibi olacakmış. Sabah serin, akşam serin, öğlen serin, gece soğuk; güneş yok! Arkadaş bu yanardağ niçin bizim g.tümüzde patladı ki şimdi? Taaa anasının örekesinde patlamış, bizim niye asabımızı bozmaya çalışıyor lan bu? Savaş açalım lan İzlanda’ya. Olmadı satın alalım. Kanal İstanbul’a harcanacak paranın 5te 1ine alırız şerefsizim. “Lan ta elinin köründeki İzlanda’yı alıp ne yapacaz?” demeyin, bulunur elbet yapacak bir şey. Kanal İstanbul’la ne yapılacaksa, İzlanda’yla daniskası yapılır.

Hava öyle o.ospu çocuğu ki; yarım saat boyunca karanlık, sonra 1 dakika için her taraf ışıl ışıl oluyor. O bir dakika bitince hadi bakalım tekrar karanlık… Bitemedi şu kavanozda yaşama hissi. Sanki böyle kooooskocaman bir kavanozun içindeyiz, arasıra 1 dakikalığına kapağını açıyorlar “Azıcık hava alsın lan” diye, ondan sonra tekrar kapanıyor. Kapının önüne çıktım, kafamı yukarı kaldırıp “Açık kalsın lan!” diye bağırdım, şahitlerim var. O kapağı açıp kapatan her kim ise beni dinlemedi. O güneşten de 1 dakikalık faydalanamıyorum ki ben arkadaşım! Bulut izin verse bu abuk sabuk binalar izin vermiyor! Ya sıkıldım, bunaldım, delirmek üzereyim ve bir şeylere zarar vermek istiyorum. Olmadı kendime. Hani işin günah kısmı falan olmasa dalacağım birilerine. Ya da atmak istiyorum bir yerlerden kendimi ama ölürüm mölürüm şimdi gereksiz bir hareket olur. Çok rica etsem beni bıçaklar mısınız? Karşılık da vermem.

Ben içimdeki daraltıdan, nefes alacak yerim kalmadığından bahsederken bugün bir çılgın projeden daha haberdar oldum. Efendim; İstanbul’da karşı yakada “Uskumruköy” diye bir yer varmış. Oraya 1 milyonluk bir şehir kurulacakmış. Aynı şekilde bir 1 milyonluk şehir de Anadolu yakasına. Ne güzel, şehir kurulmadan evvel kaç kişinin yaşayacağına da karar veriliyor. Zaten kaç çocuk yapacağımıza da karar verildi. İşte; anne-baba, topla onları. Kaç etti? İki. 3 tane de çocuk? 5 oldu. Böl 1 milyonu 5’e; kaldı mı 200bin? 200bin aile yaşayacak demek ki. Üstad bir de şöyle demiş:

-“Amaç İstanbul nüfusunu arttırmak değil, birileri bunu speküle ediyor (tabi canım, gelecek buraya 1 milyon kişi; 1 milyon başka kişi de sınırdışı edilecek zaten). İstanbul’un birinci derecede deprem tehdidi altında olduğunu unutmayınız. (O yüzden deniz kenarına 1 milyonluk bi şehir kuruyoruz ki, deprem olduğunda kurtarma çalışmalarıyla vakit kaybedilmesin; boğularak ölüversinler.) İstiyoruz ki o çirkin yapılaşmalardan kurtulmak istiyoruz. Deprem olduğu zaman belki yüzbinlerce insanın ölümüne neden olacak yapılanmadan İstanbul’umuzu kurtaralım istiyoruz (O çirkin yapılaşmaları babam yaptıydı vaktinde. Gecekondulara elektiriği suyu da amcamın oğluyla birlikte bağladık. Tapuları da elbette ki biz verdik.)”

Ayranımız olmadığı halde s.çmaya atla gidişimizin nedeni olan BU zihniyetin bize aşıladığı hazırcılık ve dış – iç borçlanmadaki önü alınamaz yüzsüzlüğümüz önümüzdeki dönemde de süreceğe benziyor saygıdeğer abilerim. İnsanımız “iş” yerine “aş” tercih ederken, hükümetimiz de önce tarlasının yanıbaşına fabrika açılacağı söylentisi çıkan köylü gibi elinde avucunda ne varsa haraç mezat sattıktan sonra, eli baba parasına alışmış oğulun gözü karalığıyla astronomik meblağlar gerektiren skindirik projeler peşine düştü. Pardon ama, bizi batıran bu değil miydi zaten? “Ah ah nasıl yıktılar bizi, kendi içimizden vurdular!” diyerek önceki dönemlerin şehirleşme anlayışına çemkiren sayın Başbakan; sen de burada belediye başkanı değil miydin? Senin döneminde de katlanarak artmadı mı nüfus? Kaçak konut? OY!? Senin kafandan olmayanlar ne ara yönetti ki o şehirleri? Çok afedersiniz ama yepisyeni cumhuriyetin .mına koydunuz 100 sene geçmeden, daha ne kadar koyabilirler ki dedikçe daha da koydunuz. Önünüzü alamadık.

Bi taneniz çıkıp abuk sabuk “Bakın lan ne geldi aklıma” diyerekten bir şeyler anlatır, biriniz yok çikolata yok püskevit; yerel dilimi kullanayım derken .aşak oğlanına çevirir kendini. Bir diğeri yine elinde belge “Lan bak açıklarım! Lan! Açıklarım diyorum!” şeklinde hiiç de beceremediği biçimde atarlı, giderli. Yahu hava basık, güneş yok, deliriyorum lan bi sktirin gidin! Bağırtmayın şu otobüsleri minibüsleri sokaklarda!

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Seks Otobüsü Ücret Tarifesi

Taksim’de “Seks Otobüsü” kavgası

“Bunlar orada yan yana oturmuşlar. Biri diğerinin koluna girince anladım ki seks yapıyorlar. Yani, biz büyüklerimizden öyle duyduk. Ben bu yaşıma kadar bekaretimi korumak için elimden geleni yaptım; yoksa kimler kimler koluma girmek istedi. Kalktığım gibi yerimden “Burası şey otobüsü değil?” dedim. “Ney?” dedi pezevenk. Adını unuttum. İnsanın her gün karşılaştığı bir şey değil. Sonra hatırladım; “Sex otobüsü değil” dedim. X’le. Öyle yazılmıyor muydu? Hani “18 year old teen had sex for first time” falan yok mu internette, ordan biliyorum.”

Otobüs ve minibüs şoförlerinin ayı ve gorilden evrildiği bir ülkede yaşıyor oluşumuzun kanıtlarını her gün görüyoruz bir şekilde. Bu örnekte de yanyana oturan bir kadın ve erkeğin tesadüfen meydana getirdiği, kaza kurşunuyla doğan bir İETT şoförü var. “Bu tür olayların İstanbul gibi bir yerde yaşanıyor olması ne kadar ilginç, değil mi?” gibi sorulara inanmıyorum ben, asıl ilginç olan “Bu tür olayların yaşanıyor olması”. Bir otobüs şöförü, bu tepkiyi gösterecek medeni (?) cesareti nasıl bulabiliyor? Hadi onu geçtim, böyle bir tartışma anında nasıl oluyor da mağdur gençlerin başına gelen olaya tepki gösteren sadece bir kişi çıkıyor? (kaldı ki o da bir başka öğrenci) Neden öğrenci otobüsün plakasının resmini çekmeye çalışırken şiddet görüyor? Ve son olarak, niçin otobüs şoförü tarafından rezil edilmeye çalışılan bu gençler dayak yiyor da, otobüs şoförü işine devam ediyor? Bir değil iki değil bu durumlar ama tabi biraz Türk olmakla ilgili bunlar. İnsanların görüp geçirmişlikleri arasında aynı gelir dağılımındaki gibi uçurumlar olunca, gördüklerinin ne olduğunu idrak edemiyor demek ki. Burada da Türk insanına özgü dayanaksız özgüven ve engellenemez tepkisellik ortaya çıkıyor.

Hayat kadını zannettim”

Eskiden Ramazan ayında ulu orta yemek yiyen insanlar dövülürdü Anadolu’nun ücra köşelerinde. Anadolu derdik. Uzun saçlılar dışlanır, tartaklanırdı tutucu muhitlerde “E oralarda öyle gezmiceksin o zaman hacı” derdik. Şimdi her yerde böyle abuk sabuk olaylar var. Bak mesela, bu otobüs olayının olduğu gün bir olay da Eskişehir’de oldu: Gece vakti bir öğrenci kızımız eğlenceden evine dönüyor. Apartmanın girişinde kapıcı da görüyor bunu, laf atıyor; yetmiyor bir de elliyor. Sonra polis – sorgu – nezaret falan. Adam ne dese beğenirsin? “O saatte eve girerken görünce hayat kadını sandım.” Ulan pezevenk, sen hayat kadınını elle bakayım neler oluyor. G.tün yiyorsa bi elle bakayım. Gece sabaha karşı eve dönüyorsanız; ellenmeye, taciz edilmeye razısınız demek kızlar. Bunu unutmayın. Geceleri eğlenip eve geç dönüyorsanız, yollusunuz demektir. Saat 12den sonra apartmana giriyorsanız, kapıcıya en azından kendinizi elletmek sizin boynunuzun borcu.

Bedri Baykam’a bıçaklı saldırı

Bir de Bedri Baykam hikayesi var tabi. Bunun durumu biraz daha karışık. Nedense başbakana karşı laf edenlerin başına hep bir musibet geliyor; Allah, Tayyip’e karşı gelen kavimlerin başına pislik yağdırıyor. Kıvırcık, Kars’taki heykelin yıkılmasına karşı başlatılan bir harekete sözcülük yaptığı gün başına bir şey geldi; yasadışı örgüt üyesi çıkmadı, vergi borcu da yok. Zaten ağırlığı olan biri de değil. Pıçaklayıverdiler. Neden diye sordular bıçaklayana, nedeni şuymuş: “Allah birdir, Allah’tan başka ilah yoktur.” Saldırganın verdiği yanıt bu. Sonuç? Adli tıbba göre adam ruh hastasıymış. Hayır, dese ki cevaben “Bıçakladım çünkü eşşeğin s.ki nedeniyle”; o zaman akıl hastası. Yok, eğer “Allah birdir” deyince akıl hastası oluyorsa, aynı şekilde otobüs şoförü de, kapıcı da akıl hastası! Hala alışamadınız mı aq, bu ülkede insanların kafalarından çürümüş, paslanmış yargılar var; devlet bile o yargılarla yönetiliyor! Gece eve geç dönersen, yollusun. Sarılıyorsan yanındakine, seks yapıyorsun. Saçların uzun bir adamsan, satanistsin. Komünistsen, godoşsun. Türbanlıysan, cennetliksin. Camiye gidiyorsan, müslümansın. Bunda akıl hastası olacak bir şey yok ki! Bu, bu ülkenin gerçeği.

İyi izleyin olacakları şimdi; aslında olması gereken hiçbir şey olmayacak. O muhit hangi muhitse, insanlar arkadaşlarıyla el ele kol kola rahat rahat gezemeyecekler. “Aha bu yezit gibiler yüzünden işinden oldu o şoför” denecek; o şoför de işinden falan olmayacak, başka hatta verilecek. O kapıcı belki ceza alacak ama, “Bak bu kahpe yüzünden adam karakolluk oldu” diyecekler o kıza bakıp bakıp. Bedri de bıçaklandığıyla kalacak, olay unutulacak. Uyuz olacak bu duruma Bedri, sürekli hatırlatmaya çalışacak, sağda solda televizyonlara çıkıp anlatacak “Ben pıçaklandım, kimse bi elimden tutmadı” diyecek, “Gündemde kalmaya çalışıyor” deyip itibar göstermeyeceğiz. Adamı da salarlar yarın öbür gün. Deli ya. O yüzden.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Fortress Of Solitude – IV

Hasta olmak derken kastettiğim buydu işte. Aldığı nefesin farkında olmamak, yediğinin tadını alamamak değil sadece; ben hasta olduğumda beklediğim ve aldığım bunun çok daha fazlası. Hasta olduğunuz zaman içinizde hiç hasta olduğunu gizleme ihtiyacı doğmuyor mu? Doğmuyorsa, çevrenizde sizin aciz bir anınızda yanınızda olacak birilerine sahip olmanızdan kaynaklanıyordur. Bu anormal bir durum değil, normali bu. Sadece bunun için hastalanmak isteyen insanların varolduğunu biliyorum. Son derece mantıklı bir davranış olur. Biraz şefkat, biraz ilgi, biraz moral.

Zaten hayatta beklediği mutluluğun gerisinde olan insanların (ki bu iki türlü olabilir: Ya gerçekten yetersiz bir mutluluğa sahipsinizdir, ya da beklentiniz çok yüksektir) hastalık halleri kendileri açısından çekilmez zamanlar olur. Normal zamanda farkında olamadığınız zevklere erişmek hastayken pek mümkün olmayacağından kıymetleri artar, vesaire; güzel bir yemek, gezip tozmak gibi zevklerden bahsediyorum. Bunun yanında; hasta olunduğunda aklına hastalıkla alakasız pek çok şey de takılabiliyor. Niçin hayattayım, 10 yıl önce ne hayal ediyordum, 5 yıl sonra ne olacak gibi. Birkaç saatlik istirahat, birkaç günlük bir işkence halini alıyor bu gibi durumlarda. Çevrenizdekiler de depresyonunuzda size yardımcı olabilirler tabi; babanız hasta olduğunuz için size kızabilir, hasta olduğunuzu saklamanıza ve belli etmemeye çalışmanıza rağmen o anlayıp bunu sinirini sizden çıkarmak için kullanabilir. Siz de buna karşılık ağzınıza geleni söyleyebilir ve düzenli olarak ettiğiniz dillere destan kavgalardan (yoksa savaş mı diyeyim?) birini yaşayabilirsiniz. İstirahat etmenin ızdırap haline geldiği böyle bir ortamda kendinize ait bir işte bile çalışıyor olsanız izin kullanmaz ve huzur bulmak için hasta hasta çalışabilirsiniz. Arkadaşlarınızın hastalığınıza gösterdiği ilgi ve şefkat beklentinizi karşılamaz sonra; “Allah’ım, neler oluyor!” diye isyanlara sürüklenirsiniz. Hasta olmak böylece fiziksel bir acı olmaktan çıkıp, ruhunu sıkıştıran bir karabasan halini alır insanın.


Her zaman bir çözümdür aklında “Biryerlere gidip hiç gelmemek” insanın. Ya yetmiyorsa artık o? Kesmiyorsa? Sefaleti derinlemesine yaşamak istetiyor depresyon; bir yerlere gidip hiç gelmemek, bir yerlerde kaybolmaya; bir gece uyuyup sabah her şeyi unutmuş olarak kalkma isteği, bir gece uyuyup hiç uyanmama tutkusuna dönüşüyor. Huzurun olmadığı bir yerde, kendinizi lanetlenmiş gibi hissettiğiniz bir hayatta bir de bunu yalnız başına göğüslemeye çalışıyor olmak, içindekini etraflıca anlatmak istememek; insanların sizden beklediklerinin dışına çıkmamak ve her zaman güleryüzlü insan olmaya çalışmak sanki artık katlanılmaması gereken bir durummuş gibi. Sanki, genç yaşta ölmek için fazla yaşlıyım artık.

İnsanların kendilerini korumak için birbirlerine oynadıkları oyunların ortasında bir yerde inadına tüm gardını indirmiş, kılıcını ve kalkanını uzaklarda bir yerde bırakmış öylece bekliyor olmak demek dışardan göründüğü gibi aklında çok feci hinlikler olan, güvendiği çok kuvvetli ve gizli bir yönü olan biri olmak değil. Bu bir inkar sadece; insan böyle de varolabilir. Ben böyle de varolabilirim. Şu an artık iyice biliyorum ki evet, varolunabilir aslında ama bu kolay yolu tercih etmemek oluyor. Bu saatten sonra da kolay yola giden kavşağa dönmek çok uzun zaman alacaktır.

Kısacası, insan herkesi bir sözüyle derin kederlerden uyandırabilecek kadar tatlı dilli; başkalarının acılarını küçümseyip onlara kurtuluş yolları boyunca eşlik edecek kadar kendine güvenli, aynı anda onlarca kişiye yetecek kadar güleryüzlü, kendi varlığını yoksayıp başkalarının varlığına değer katabilecek kadar özverili olsa bile; başkaları için yaptıklarından herhangi birine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez tüm bunlar. Çok güldürüyorsa güldürülmeye, omuz veriyorsa bir omza başını dayamaya, çok değer veriyorsa değer verilmeye, çok konuşuyorsa dinlemeye ihtiyacı olmaz mı insanın?

İtfaiyecinin evi yandığında kimse su dökmeyecek mi?

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

>Lezzet Dudakları V – Roxy

>Öyle çok da gezip tozan bir insan olmayışımdan mütevellit, Emre’nin Yıldız’daki evini bulmam oldukça zor oldu. Planımız 3er adet birayı evde tüketip akşam da dışarda birşeyler içtikten sonra dağılmak olduğundan, görev bilinciyle biralarımızı içmeye başladık. İnternetten kaçak Fenerbahçe maçı yayını yapan ızdırap verici derecede takılgan bir site, 2 adet orta boy pizza ve 3er adet bira. Öyle mal gibi oturduk. Tam baygınlık gelmişti ki artık, ablamdan bir mesaj geldi: “Roxy’nin sezon açılışına 2 davetiyem var, gider misiniz Emre’yle?” Emre’yi satıp başkasıyla mı gitsem acaba diye düşündüm ama ağzımdan da kaçırdım bir yandan ablamın mesajını. Emre “Gideriz!” deyince ben de Emre ile gidelecek bir Roxy’e hazırladım kendimi.

Efendim, tam olarak nerde olduğunu bilememekle birlikte, Sıraselviler’de olduğunu söyleyebilirim. Yer yön duygum yok benim. Kapıda iki tane Rambo vardı, bi an geri dönecek gibi oldum ama özlerinde çok iyi insanlarmış. Elleriyle bir yoklayıp aldılar içeri. Neyse efendim, girdik. Geldiğimiz etkinlik ise “Coyote Nights Party”imiş. Ekranlarda klasik westernler filmlerinin sahnelerinden oluşturulmuş bir video vardi ki zevkten 4 köşe oldum. Lakin “Butch Cassidy and The Sundance Kid”den niçin daha fazla sahne yoktu? Bence bu gözden kaçmış. Ama zaten elimizde içkilerle çıppıs çıppıs müzik çalan bir mekanda Lee Van Cleef’leri, Guiliano Gemma’ları, Burt Lancaster’ları ekranlardan izlemek bir garip geldi diğer yandan. Ben bunları düşünürken yanımıza bir minik garson kız geldi, ne içeceğimizi sordu; Emre “Bacardi-Sprite” istedi, ben de çok yaratıcı bir insan olmadığımdan “Aynısından” dedim. Normalde 20 TL ama ilk içki beleş oğlum.
Mekan hoş, loş, sıcak, geniş lakin ben böyle bir mekanın bu kadar önemli bir akşamda (sezon açılışıymış işte) bu kadar boş olmaması gerekiyordu. Gecenin ilerleyyen saatlerinde de dolmadı. Yani normalde insanların g.t g.te olması gerekirdi diye düşünüyorum. Durum böyle olunca insanların birbirleriyle göz göze gelme oranı da artmış oluyor. Çok fazla bu tür mekanlara gitmeyen ve cumartesi akşamı dışarı çıktığında birkaç içki – muhabbetten fazlasını aramyan biri olduğumdan bu durum beni gerer aslında. Sürekli beni süzen annem yaşındaki kadına ve erkek arkadaşıyla dans ederken sürekli beni izleyen çocuğum yaşındaki kıza bu anlamda teşekkür ediyorum; gerildim. Saygılar. Tabii ki sahneye çıkan ve kıvrım kıvrım kıvrılan kızlara bakmadığımı da söylemeyeceğim. Eğer biraz daha alkol alsaydım ben de o barın üstüne çıkıp döke saça birşeyler içebilirdim; yalan yok.

Artık 2 saat olmuştu ve ben bütün geceyi beleş içkiye bağlayan adam imajından oldukça rahatsızdım. Emre de bir şeyler içecekti, ben de votka martini istedim. Bıdık garson geldiğinde Emre siparişi verdi ama “Karıştır ama çalkalama” demeyi unuttu; imajımın sarsıldığını düşündüm. Şunu belirtmek istiyorum ki votka martini istediğimde sadece artistlik yapıyordum, içinde alkol olmayan bir içecek bekliyordum. Gayet de malzemesi bol bir votka martiniydi, bu anlamda daha önce görmüş olduğum mekanlardan bayaa bir öne geçmiş oldu Roxy. Çarptı lan. Bayaa oğunmuş. Malzemeyi esirgememişler. Malzemeyi kimseden esirgemedikleri çok belliydi. Yanımdaki herifin başında kırılan bir bardaktan ve üst kattan düşen bir tabureden bu anlaşılabiliyordu. Artık gitmem gerektiği de anlaşılıyordu tabi. Zaten Melis de gelmişti, Emre yalnız kalmayacaktı.
Neden bilemiyorum, son zamanlarda sürekli geyikçi taksicilere denk geliyorum. Beni Şişli’ye bırakan taksici de bu açıdan bakıldığında sırf çeneden oluşuyordu. O kadar içkiyi boşuna içmiş oldum; kafa açtı gece gece. Roxy’e gidelim arkadaşlar. O barın üzerine çıkan dansçıları bir görelim diyorum. Ama sakın gecenin sonunda taksiyle dönmeyin. Başka bir şey bulun. Ne bileyim işte. Öyle.
 

>Haydi Hasta Olalım

>HASTA OLMAK İSTEYENLERE ÖNERİLER

Yahu sabah ne güzeldi hava lan. Tufan kopuyor dışarda şimdi. Japonya’dan radyasyon mu geldi acaba? Adamların her şeyi kaliteli, sağlam; radyasyonları da saftır şimdi bunların. Katışıksız, 1. kalite. Çin’den falan sızsaydı sorun olmazdı gibime geliyor. Vallahi havayı görünce direk aklıma bu geldi. Dışarı çıktım, bikaç damla değdi suratıma, canım yandı gibi hissettim; böyle sanki yüzüme değdikçe damlalar “Çasssssss” diye bir ses duydum gibime geldi.

Tamam; melankoliğim, yağmuru seviyorum, gezip ıslanmak ve hasta olmak istiyorum yağmur gördüğümde etc. ama bi yeter ya! Nisanın ortasındayız, hava azıcık daha yüzsüz olsa kar yağacak! Kardeşim, kaldırdım ben montumu, paltomu, kar lastiğimi. İnsafın kurusun; tişört üstü süveterle nasıl gezeyim bu havada? Ensemi içieri çeke çeke kaplumbağa gibi oldum sanki bi boka faydası varmış gibi. Yüksek atlayacakmışçasına seke seke koşan kalkık yakalı insanlardan bir farkım olsun diye ağır ağır yürüyorum bir de; bari dikine yağsın şu yağmur. Bir suratıma, bir kulağıma, 3 burnuma, 3 ağzıma; abdest almış gibi oldum 2 dakikada.

Zamansız gelen bu yağmurda melankolinin yanında bir de sinir yükü hissettim. Kardeşim, yağmur yağıyorsa eğer, hasta olmak için çıkıyorum dışarı. E yağmur yağıyor da, rüzgar yok! Rüzgarsız yağmur mu olur aq? Hani yakamı bağrımı açtım işte rüzgar vursun diye de bi halt olduğu yok! Ne dandik memlekette yaşıyoruz yav. Yağmurun bile malzemesinden çalınmış.

Yağmur da işe yaramadığı için, nasıl kolay hasta olunur onu konu edindim bu gün. Birkaç gündür küttür kütür atıyor, atıyor bu gönlüm; onun için ağrıyor, ağrıyor şu başım. Ha bugün o da hafifledi ama ben ilk olarak nasıl hasta olunur, hastalık kapılır sorularına cevap aramak istiyorum.

Efendim; dertlerden dert beğenmek durumunda olan, depresyondan depresyona seğirten bir insansanız, canınız hasta olmak istiyor ilk önce. Her ne kadar daha da depresif bir hale getirecekmiş gibi görünse de hasta olmak; “Hasta olmak iyidir; hastaysan, hayattasın demektir” mottusunu benimsemiş insanlarda moral düzeltme açısından iyi(ymiş) bir durum bu. Malum; hasta olma mevsimini yavaş yavaş geçiiyoruz. Nisan ortasına geldik. Yaz aylarına kaldı 1.5 ay; elimizdeki şu kısacık dönemde hasta olmak için neler yapabiliriz bir bakalım.



A: KARDİYOLOJİK HASTALIKLAR

En sevdiğim, favori hastalık türü. Gereksiz derecede uzun, sıkıntılı bir hayatın önüne geçebilecek köklü rahatsızlıkları bünyesinde barındıran bir alan kardiyolojik hastalıklar. Bu tür hastalıklar bir anda öldürebileceği gibi, birkaç günden birkaç aya kadar orta süreli ızdıraplarla da canınızı alabilir. Bakalım nasıl oluyor:

1: Kahve + Soda
Kahve uyarıcı bir içecektir. Uykuyu geciktirir. Kan dolaşımını etkiler, enerji verir vesaire. Soda ile karıştırıldığında ise tam bir atom bombasıdır. Saatler süren, bitmek bilmeyen çarpıntılar için en etkili yöntem olan kahve + soda, benim en favori ikilim olur. Efendiler; öyle şahanedir ki bu ikili; her an kalp krizi geçirecekmiş hissi vererek sizi Allah’a yaklaştırır, olduğunuzdan daha da iyi bir insan olmaya iter (bu benim durumumdaki biri için imkansız, sizin iyi bir insan olmak için hala katetmeniz gereken bir yol olduğunu düşünüyorum) ve hayatınızı bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçirerek güzel bir kısa film izletir. Daha etkili bir hale getirmek için sauna çıkışı içmenizi öneriyorum; bir an önce ölmek için saunaya girmeden önce içmeyi deneyin. Hasta olmak için her yolu denemiş bir kişi olarak beni en sefil hale getiren yöntemin sauna öncesi kahve + soda içmek olduğunu belirtmek istiyorum; sıradan bir insan için bu 5 ila 10 dakika içerisinde ölüm demektir. Bilginize.

2: Alkol + Yoğun Spor + Alkol
Halı sahadan veya yüzmeden önce bir votka veyahut birkaç bira (ki sanılanın aksine birkaç bira daha etkili) ve sporun arkasından aynı şekilde alkole devam etmek, fazla yemek yemiş bir atın çatlaması gibi bir anda sizi öldürebilir. Sıkıcı ve uzun bir hayata nokta koymak için en etkili yöntemlerden biri olan spor ve alkol kombinasyonunun kesin sonuç vermesi için, rahatsızlığın etkilerini arkadaşlarınızın yanından ayrılana kadar belli etmemeniz gerekiyor. Ha, belli etseniz bile hiç oralı olmayacak arkadaşlara sahipseniz zaten bugüne kadar boşuna yaşamışsınız, zaten çoktan ölmüş olmanız gerekirdi ki; bu çok ayrı bir yazının konusu. Not: Yoğun spor yerine sauna da tercih edilebilir. Mümkün olan en yüksek sıcaklıkta 45 dakika kadar kalmak yeterli olur diye düşünüyorum.

B: SOLUNUM YOLU HASTALIKLARI

Aslında solunum yolları değil de, direk olarak akciğerle alakalı rahatsızlıklara eğilmek istiyorum. İnsanı gerçekten perişan eden hastalıklar oluyor genelde. Sürekli öksürük, ciğerlerden gelen az sonra içindeki suyun kaynayacağını keman konçertosu ile belli etmeye çalışan çaydanlık sesi, göğüs ağrısı ve hatta herşeyi kusursuzca yapmışsanız sırt ağrısı bu tür hastalıkların bize sunduğu nimetler.

1:cak banyo + klima
Sıcak banyo yerine hamam, sauna da olabilir. Önemli olan sıcak, yuva gibi bir ortam bulmak. Sıcakta pembeleşene, pelteleşene kadar iyice bekledikten sonra artık hava esiyorsa sokağa çıkmak olsun, veya bir klimanın karşısına oturmak olsun; ciğerler ağızdan gelene kadar öksürmek için birebir. Yeter ki ince giyinin, yakayı bağrı açın. Klimalı masabaşı iş ortamlarında bu tür bir rahatsızlığa yakalanmak için bayanlar bir adım öndeler. Erkeklerin kravatları çıkarıp düğmeleri açmak gibi bir lüksü olmayabilir lakin sadece dekolte giyerek bu hastalığa yakalanmak için gereken üniformaya sahip olabilirler.

2: Vicks
Evet, sadece Vicks. Yapmanız gereken tek şey, hem göğsünüze hem de sırtınıza bolca sürmek. Hatta bir de bunların emilenleri var, ondan da bir tane atarsanız ağzınıza, hatta ve hatta üstüne bir de soğuk su içerseniz sadece ciğerleri mahvetmekle kalmaz, boğazınızı da paramparça edebilirsiniz. Normalde sadece göğüse veya sadece sırta sürülen Vicks’i iki tarafa da mutlaka sürün ama, böylece cereyan yapacak; yapacak ki .mı g.tü dağıtabilesiniz.

3: Sigara + Nargile
Sadece içine s.çılmış bir ciğer değil, dayanılmaz bir de baş ağrısı vaad ediyor. Sürekli çekilen duman ve zifir nedeniyle beyne pompalanan kandaki oksijen seviyesi oldukça düşecek; beyin fonksiyonları yetersizleşecektir. Daha etkili olması için 6-7 saat boyunca nargileye devam edin. Kim bilir; tütün biter belki, kömürden zehirlenip hastaneye bile kaldırılabilirsiniz.

C:MİDE VE BOŞALTIM SİSTEMİ HASTALIKLARI

Yiye yiye çatlamak gibi pahalı seçeneklerden ziyade, ekonomik hastalıkları belirlemeye çalıştım. Tamam, hasta olmayı amaç edinmiş ve bunun için kesenin ağzını açmış olabilirsiniz ama herkesin bütçesi uygun olmayabilir. Bakalım:

1: Aç karna kola
Belli bir miktara kadar midede yanma yapar. Artırırsanız ve düzenli olarak devam ederseniz reflü, ülser gibi hastalıklara kavuşabilirsiniz. Bokunu çıkarırsanız tek seferde midenizi bile delebilirsiniz. Ha, mideniz delindiğinde artık sadece bir mide hastalığı olmaktan çıkar tabii ki.

2: Dondurma + Çay
Tabii ki bu da aç karna olacak. Hatta mümkünse önce çay içildiğinde daha iyi sonuç verecektir. İnanın, saatlerce hiç durmadan ölük ölük kusabilirsiniz bu sistemle. Hatta mide kanamasına kadar yolu var. Yeterli miktarda dondurmanın 1 ila 3 TL, bir bardak çayın da ortalama 50Kr olduğunu düşünürsek gayet ekonomik bir yöntem.
3: Taşa oturma
Evet, kendisi en bilindik yöntemlerden biridir. Midenizi bilemem ama bağırsaklarınızın dolu olması gerekiyor. En kötü ihtimalle gaz şişkinliğinden patlayacak hale getirebilir bu yöntem sizi; gazdan daha çok verim almak istiyorsanız da fasülye, nohut, mercimek gibi bakliyatları yedikten yaklaşık 2 saat sonra deneyin. Böylece hem bağırsakları bozmuş, hem de yoğun gaz nedeniyle kalp spazmı riski edinmiş olabilirsiniz. Sosyal anlamda da sıkıntı yaratacağından stres ve buna bağlı olarak çarpıntı da yapabilir. Aslında güzel bir seçenek. Old school. Ne varsa eskilerde var zaten.

D: DİĞER SEÇENEKLER

1: Pencereyi açıp örtünmeden uyumak
Çok uzun soluklu, kalıcı değil ama en sinir bozucu bu olsa gerek. Ne sağa sola dönebilir, ne de rahat rahat yürüyebilirsiniz. G.tünüze başınıza giren pek çok kramp ve tutulmayla sonuçlanacak bu eylem, gününüzü mahvetmek için en etkilisi. Ertesi güne çok fazla bir şey beklemeyin ama.


2:
l döndürme (Pilonidal sinus veya Pilonidal kist)
Bakın bu çok zor ve çok uzun vadeli. Allah’ın sevgili kuluysanız spontane bir biçimde oluşabilir ama illa kendiniz yapmak isterseniz de mümkün. Yapılması gereken, kuyruk sokumunuzu Mach3 ile tersten tıraşladıktan sonra gayet kuvvetli bir bant yapıştırmak. Gerisi Allah’a kalmış; 3 gün sonra da rahatsız etmeye başlayabilir, 3 yıl da sürebilir ama uzun vadede g.tünüzün üstüne oturamayacağınızı garanti ediyorum. Acıya katlanabiliyorsanız gerekli ameliyatı anestezisiz olabilir (denendi; %100 çalışıyor) ve utancın doruklarına çıkabilirsiniz. Amelyat olmak gibi bir planınız yoksa, kılın dönmeye başladığını anladığınız andan itibaren gün içerisinde sıcak duş alın bir kaç kez. Süreci oldukça hızlandırıyor.

Önümüzdeki ayların dileyen herkese çareli-çaresiz bir çok hastalık getirmesi dileğiyle. Beter olun.

 

>Google’ın Annesi

>Blogumun 1 aydır kapalı olmasıyla ilgile değil sıkıntım; 6 aydır bir açılıp bir kapanması ve bu konuda Google’ın hiçbir s.kim yapmaması. Hani aklıma geldikçe yazıyorum bir şeyler, insan doluyor, yazmak istiyor. Google’ın elimden aldığı sadece blogum değil; içimi döktüğüm günlüğümü, “Midas’ın kulakları eşşek kulakları / Dişleri inci, kiraz dudakları” diye haykırdığım kuyumu elimden aldı p.zevenkler. Tamam, şimdi rahat rahat girebiliyorum ama ne olacak benim domain? Ne olacak 1 kelime yazmamı bekleyen milyonlarca hayranım? Bunları düşündüğün var mı a Google?

“Son bir ayda neler neler oldu aq.” Böyle demek isterdim ama bir s.kim olduğu yok. Zaten tam da bu yüzden blog yazma ihtiyacı duyuyor insan. Belki de bloga gereğinden fazla misyon yüklemişim; yine bir alışkanlığı tutku haline dönüştürüp yokluğunda ızdırap çekmişim tam olarak bilemiyorum ama Blogger; senin ananı avradını s.kerim. Kapat aq şu yasadışı Digiturk yayını yapan blogları, geri ver etki alanı adımı da adam gibi, içimden gelerek bir şeyler yazayım.

Türkiye’de yaşayan ve her haltı kafasına takarak kendine eziyet eden bir insanım. Türkiye lan! Kafaya takılacak o kadar şey var ki! Yani her gün de insan “Şu konuda şöle düşünüyorum, evet şöyle şöyle yapın ki adam olun, akıllı olun” yazamaz. Gazeteleri, televizyonları kaplayan o abuk sabuk şeylerin bünyeme yaptığı etkiyi kusayım ki, kendi dertlerim kalsın sadece aklımda. Bak dün akşam yine ağrıdan g.tümün üstüne oturamıyorken (yapılacak seviyesiz şakaları duymazdan geleceğim) kendimi “Vay anasını arkadaş, CHP’nin yaptığı revizyona bak, n’apıyo bunlar aq?” diye düşünürken yakaladım. Çok afedersiniz ama s.kmişim partisini de seçimini de ama insan kafaya takıyor! Ya da ben insan değilim (ikinci olasılığı tercih edecek pek çok dostum var, ne güzel).

Bakın neler oldu: Libya’ya gittik. Japonya’da deprem. Nükleer santral sızıntı yapıyor. Tayyip “Evde de doğalgaz var n’olmuş yani” dedi. ÖSYM s.çtı. Aptulla tatmin oldu. Gazeteciler yine hapiste. Seçimler geliyor. CHP Ergenekon sanıklarını aday gösterdi. Galatasaray kümede kalma mücadelesinde. Kayıp çocukların katili yakalandı.

Beynimde hepsi birbirini s.kiyor şu yukarda saydığım olayların. Bir kavga, bir gürültü; sorma yani. Cinnetin eşiğindeyim. Halbuki benim kendime dert edinecek iki ayrı işim, 3 ayrı koldan çözmeye çalıştığım sağlık problemlerim, sağlamaya çalıştığım bir huzurum ve kendimi vakit ayırmak zorunda hissettiğim ve gayet de memnun olduğum huzur noktalarım var. Bunların neredeyse hiçbirine beynimde yer ayıramıyorken, kafamda grup seks yapan ülke ve dünya meselelerine mesir macunu yediren Google’ın ta kendisidir. Çabuk yap düzelt şu yediğin bokları! Yazacak çok şey var.

 

>Yaşamak Bu Değil

>İbrahim Tatlıses’i oldum olası sevmem. Şarkılarını dinlerim ara sıra, o ayrı bir şey ama mikrofonu şarkı söylemek dışında amaçlar için eline aldığında hiç dayanamam. Neler duyduk o ağızdan; küçücük kıza sahneden “o.ospu” demeler, Yıldız Tilbe’yi p.zevenklerin elinden kurtarmalar, adına şarkılar yazdığı eski karısını tehdit etmeler, canlı yayından küfür kıyamet konuk kovmalar falan. İnsan ne oldum delisi olunca şansını çok zorluyor bazen.

Sıfırdan dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmiş başarılı bir adamın hikayesini “kıroyum ama para bende” şekline çevirmesine tanık olduk yıllarca. Nasıl olduk? Televizyonda, sinemada izledik kendisini; “Çocuğuma flüt alamayacak mıyım ulan!” diye ağladığı dayalı döşeli rakı masalarında gördük, bu bir tezat değildi. İçinden geldiği ve temsil etmek durumunda kaldığı kitleyi gösteriyor ve hakikaten onların yaşadığı ve dışarıdan anlamsız görünen sıkıntılarını anlatmaya çalışıyordu, beceremedi ayrı. Arada bir kaç über fantastisch saçma film dışında hep benzer işler yaptı. Sürekli gündemde kaldı, zaten şarkıları yeterliydi gündemde kalması için ama öyle bir pompalandı ki ayarı kaydı ilerleyen dönemlerde.

Bir adam gayet bahtsız olabilir, eyvallah. Bok atarlar, önünü kesmek isterler, ezmeye çalışırlar. Bu bir olur, iki olur. Şimdi düşünün, senelerdir İbo nelerle anılıyor: Uyuşturucu operasyonları, yaralamaya azmettirme, tehdit, kaçakçılık, vs. vs… Yine de insanlar buna tepki gösteremiyor tabii ki. Televizyonda yanında polislerle polis arabasına bindirilirken bile gören insan “Helal olsun” diyor. “Adama bak” diyor. “Adam inşaat işçisiyken nerelere gelmiş” edebiyatı, “Oxford vardı da biz mi okumadık” mottosu, “E adam koskoca İbo, olacak o kadar şeysi” biçiminde saçma bir anlayış. Bu sempati biçimi bir yerden tanıdık gelmiyor mu size de? Cehalete ve görgüsüzlüğe duyulan sempati: “Çalıyor ama yapıyor be hacı”…

İbrahim Tatlıses, bu ülkenin insanına cehaletin ve yolsuzluğun çok da kötü bir şey olmadığı düşüncesini pompalayan kişidir. Zamanla öyle bir benimsedi ki bu görevi, “Hatta iyi de bir şey” algısı var şu an toplumda. O kadar s.k kafalı bir insanım ki, bugün insanların seçim tercihlerini iş verecek olanlardan değil de aş verecek olanlardan yana kullanmasında bu adamıın payı vardır. Hadi bakalım aq, bu da ortaya attığım sosyolojik bir sav. Uğraşın durun. Abdullah Çatlı delikanlılığın simgesi oldu; yaptıkları ortada. Haluk Kırcı üniversite öğrencilerini boğup kafalarına bir de mermi sıktı; en son gördüğümde omuzlardaydı ve Türkiye onunla gurur duyuyordu. Zaten hakkında ne kadar yolsuzluk iddiası olan adam varsa hepsini meclise soktuk, o ayrı bir hikaye. Dur dur, daha bitmedi biraz daha s.çıcam; adam kız arkadaşını kesti doğradı, paramparça etti; ve hafifletici sebepleri var bunu yapmasına neden olan. Babası yardım etti; “E evlat tabi” dendi. Bu ülkede bu tür insanlara anlayış gösteriliyor, bu tür insanlar yüceltiliyor, seviliyor. İnsanlar ya benzemek istedikleri kişilere sempati gösterir bu şekilde, ya da benzedikleri kişilere.

İşin bir de şu boyutu var; hiç de bu konulara eğilen çıkmadı. Yani bir şey dedi mi bilmiyorum bu konuda Hıncal; ama deseydi duyardık yani. Defne Joy Foster’ın ardından ahlak zabıtalığı yapıp da “su testisi su yolunda” yorumu yapan Hıncal’ın bu konuda dili niçin g.tüne kaçtı mesela? Anlayamadım. Yok, eğer Hıncal da “Ayıp yatakta olur”culardansa keşke etmeseydi o lafları Defne’ye. Döner dolaşır kendine girer adamın.

Kafam çok karışık Zekeriya.

Edit: Yarın bir gün gazetede görüverirsiniz bu saldırının Ergenekon işi olduğunu. İşte o zaman bir anda geçmişi tertemiz, hiçbir kötü işe bulaşmamış pür-i pak biri olarak bilinçlere yerleşiverir. Geçmişinde yaşadığı tutuklanmalar, olaylar bir anda örgüt işi olur. Azmettirenler de komünist ülkelere muhbirlik yapan gazeteciler ve sivil toplum kuruluşu gibi görünmeye çalışan din karşıtı kültler çıkar mutlaka. Birkaç da general. Kaldıysa.