RSS

Aylık arşivler: Mart 2010

>Gök İtimi Var

>
Yüzyıllardır yanlış bilinen bir durumu ortaya çıkarmak üzereyim. On beş dadikadır düşünüyorum da; koskoca insanoğlu, homo erektusundan tut sapiyensine kadar ne kadar malmış kardeşim!

Şimdi sıkı dur, açıklıyorum:

Yer çekimi yok arkadaşım. Gök itimi var. Koskoca bilim alemi ayık kafayla yüzyıllardır bu gerçeği açıklamadı ama; bikaç biradan sonra insan bu safsataya kanmıyor, kanmak istemiyor.

Newton’ın kafasına düşen elma Newton için yer çekiminin kanıtıydı. Ona göre, elmanın düşmesi için yerin onu çekmesi gerekiyordu. Ama bu işler öyle ağacın altında bey eşşeği gibi yatarken “Dur lan dur, ben bişey buldum galiba” diye ortalığı ayağa kaldıracak şeyler değil. E adam İngiliz olunca, kimse sesini çıkarmıyor, o da ayrı bi konu.

Şimdi elimizle elmayı aşağı doğru çekeriz, “pıt” diye gelir değil mi? Yalnız, bir saniye! elmayı yer aşağı doğru çekiyorsa, kolumuzu kaldırmamıza nasıl izin veriyor? Ya, ya…

Gök itimi, ilahi bir sözleşme gibidir, bir pakttır göğü kaplayan cisimler arasında. Mesela insanı itmez; bir yere kadar. Zıpladık mesela. Ne kadar? Taş çatlasa bir, bir buçuk metre. Sonra ne oluyor? Gök bizi itiyor. Neden? E çok yükselirsek, düştüğümüzde ayaklarımız acır, kırılıverir mazallah!

Ağaç. Ağacı niye itmiyor gök? E meyvesi var! Meyvesini itiyor ki yiyelim.

Güneş, Merkür’ü itiyor. Merkür uçup gidecek boşluğa. Hop, Venüz giriyor kademeye; “Yavaş!” diyor, o da ittiriyor Merkürü Güneşe doğru; al sana yörünge! Merkür de delikanlı bir gezegen. “Ben de seni iterim o zaman” diyor, hop, başlıyor Venüs’ü ittirmey. Dünyamız izin vermiyor; “Ben de azıcık iteyim Venüs’ü ki, kaybolup gitmesin kızcağız boşlukta.” Bakma işte, biz de az ekmeğini yemiyoruz Mars’ın. Mars bize, biz Venüs’e…

Utanmadan, sıkılmadan yer çekimi yer çekimi diye yıllardır kafa şişiriyorlar; be gerizekalılar, a öküzler, eğer bunların hepsi birbirini çekiyorsa, neden bütün evren 500T gibi sıkış sıkış değil?

Hala aklında soru işaretleri olanlara söylüyorum; İstanbul’dan kalkan uçak, 50-55 dakika sonra Antalya’ya inmiyor mu? Nasıl iniyor?

Reklamlar
 

>Neden? – III – Ben de Yaparım O Zaman

>
Bazen canım acaip şekilde kavga etmek istiyor. Birini bir dövsem diyorum; ağzını burnunu parçalasam, dağıtsam onu, çatır çatır kırsam beyninin tasını. Aman dilese, eğilse önümde yalvarsa; azıcık daha yavaş vurayım, numunelik bikaç sağlam kemik bırakayım diye.Bazı zamanlarda da aklıma çok güzel bir hakaret, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan bir küfür geliyor. Biri olsa da, arkadaşlarının içindeyken söylesem, rencide etsem diyorum. Yerin dibine soksam. Dolu gözlerle baksa bana, ezilse varlığım karşısında. Birden böğüre böğüre ağlayarak kaçsa,
atsa kendini biryerlerden intihar etse.

Evet sevgili kardeşlerim, Freud denen müptezel p…venge zerre kadar saygı duymayan yoldaşlarım; madem bu sapık bile abuk sabuk fikirlerini beyan ederek psikolog olmuş, profesör olmuş falan; ben de bir bilim adamı olmak istiyorum. Düşündüm, taşındım; bence sen haksızsın Freud. Sana laflar hazırladım:

Bilinç altında cinsellik diye birşey yok. Şiddet var. Anlatış biçimimden dalga geçtiğim anlaşılmasın ama bir düşünün Allah aşkına: Kendimizi kaybettiğimiz durumlarda; yani sevindiğimiz, üzüldüğümüz, sinirlendiğimiz, umutsuzluğa kapıldığımız anlarda şiddete başvururuz; kimseyi düdüklemeye çalışmayız. Durumu daha iyi ifade edebilmek için kendimce şiddetin tanımını yapmam lazım: Şiddet; bilinçaltında gizlenen, kişinin sınırlayıcılarının (yani bir toplum oluşturmak için bilinçli veya bilinçsiz oluşturulmuş ahlak, gelenek, din, ceza kanunu vb. kural silsilelerinin kişinin zihnindeki yansımalarının) duygu yoğunluğuna yenik düştüğü anlarda enerji boşalımı şeklinde ortaya çıkan bir “araç”tır. Ortaya çıkmasının nedeni, kişinin ruhsal durumunu dengeleme ihtiyacıdır. Şiddet güdüsü varlığını insanın en temel motivi olan “üstün olma isteği”ne borçludur. Şiddet, bu isteğin en kaba ifade yöntemidir. Yani benim tanım olarak oluşturmaya çalıştığım şiddet, alışılmış tanımdakinden birazcık daha farklı. Daha net bir ifadeyle; üstün olma amacına ulaşılması ya da üstün olma ihtiyacının karşılanmasının önüne bir engel çıkması durumunda ortaya çıkabilecek duygunun tamamiyle etkisi altına girme, duygunun cinsiyle eşleşen ifade biçiminin tonunda aşırılık.

Örneksiz anlatmak zor oluyor. Diyelim ki işyerinde 60 yaşındaki müdürünüz, haklı veya haksız olarak sizi tüm iş arkadaşlarınızın önünde yerin dibine soktu. Azarladı, bağırdı, sövdü… Mantığınız sizi terketmezse, hislerinize hakim olabilirseniz yapacağınız şey en kötü olasılıkla başınızı önünüze eğip müdürün motoru soğuyana kadar beklemek olacaktır. Karşılık vermenizin önüne geçecek sınırlayıcılarınız işinizi kaybetme kaygısı, yaşça büyük birine karşılık vermek, soğukkanlılığı yitirme endişesi olacak bu durumda. Yine de yaşanan durum imajınıza, kişiliğinize, iş arkadaşlarınız arasındaki sosyal pozisyonunuza olumsuz etki yapacaktır. Doğru olan ise yaşanan kaybın telafisini hemen o anda değil, belli bir süreç içerisinde aramak olarak gösterilebilir. Sınırlayıcıların oluşturduğu barajın, duygu seline dayanamaması durumunda ise müdürünüze karşılık verecek, sizi ne kadar incittiyse aynı miktarda hatta daha fazla rencide etmek isteyecek, zarar verme isteği duyacaksınız. Sosyal çevreniz içerisindeki konumunuz, değer verdiğiniz ve size değer vermesini istediğiniz insanların gözündeki imajınızın zedelenmesi korkusu duygu yoğunluğunuzu artıracak ve yakası açılmadık küfürler ağzınızdan fışkırıp belki birkaç kez de böğrüne böğrüne vuracaksınız müdür beyin.

Ya da Galatasaray’da oynuyorsunuz ve Fenerbahçe’ye gol attınız. Mantık çerçevesinde düşündüğünüzde; kale çizgisinden top her geçişinde 1 gol sayıldığının, gol atınca maçın bitmediğinin, tribünlerin gergin olduğunun ve aşırılığın hoş sonuçlar doğurmayacağının farkına varabilir ve gol sevincinizi arkadaşlarınızla medeni bir şekilde yaşayabilirsiniz. Duygusal bir hezeyan içerisine girdiğiniz anda ise rakip taraftarları rencide edici hareketler yapmaktan, formanızı çıkarıp sallaya sallaya oradan oraya koşmaktan ve sarı kart görmekten kendinizi alıkoyamayacaksınız; çünkü gol attınız, öne geçtiniz, birşey başardınız, üstünlüğünüzü kabul ettirdiniz. Zaten kalesinde gol görerek başarısızlığa uğramış rakibinizi daha da baskı altına almak, mental olarak ezmek için elinizden geleni yapmayı kendinize ait bir hak olarak göreceksiniz.

Bir de işin ruhsal sıkıntılarla ilgili kısmı var. Efenim duyguların bastırılışı nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilen problemlerle ilgilenelim biraz da. Yaptığım gözlemlere dayanarak (2 kişiyi gözlemledim. Biri benim, diğerini tanımıyorum) şöyle bir sonuca vardım; ruhsal problemlerin ortaya çıkışının birkaç nedeni var:

I. Duygusal yükü boşaltmanın yolunu ve muhatabını bulamama

.Sınırlayıcıların, duygusal yükle aynı oranda büyümesi durumu olarak da sallayabilirim. Kişinin probleminin kendi yapabileceklerinin dışında da dinamikleri olması ve bu durumun kişiyi belirsizliğe itmesi veya kişinin artık yaşamak istemediği bir durumu ortadan kaldırmak istemesi ama bu durumun müşterek bir hal olması ve diğer iştirakçilerin bu duruma son vermeye gönüllü olup olmayacakları sorunu. Halk arasiında “karı gibi düşünmek”, “düşün düşün boktur işin” veya “iki ucu boklu değnek” gibi tabirleri vardır.

-“Boşanmak istiyorum”

a.”Nasıl söyleyeceğim?” b.”Eşim boşanmak istemiyor” c.”Çocuklar n’olcak?”

“Faturalar birikti”

a.”Para yok” b.”Ya keserlerse elektriği?” c.”Son parayı iddaaya bassam?”

II. Sınırlayıcıların kuvvetsizliği.

Kişinin ahlaki, sosyal, dini, vb. hiçbir kaygı taşımaması durumu. Konu komşu bilmeme, saygısızlık diz boyu, bir adam sendecilik, bir vurdum duymazlık almış başını gitmiş olur böyle kişilerde. Dil pabuç gibi falan. Duygu yükünün en ufağı bile hemen boşaltıldığından, sürekli bir tatminsizlik hissi.

III. Tatminsizlik korkusu.

Kişinin biriken duygu yükünü boşaltmaktan kendini alıkoyması. Kendine güven eksikliği şeklinde görülür dışarıdan. Dedim ya en başta hani birini dövsem ağzını burnunu kırsam falan diye; işte bu o dayağı yiyen kişi. Baskın kişi olma yolunda başarısızlığa umrama endişesi taşıyan şahıs.

Aklıma gelenler bunlar. Cinsellikle ilgili bişey de yazmam gerekirse eğer, o da şiddetin mini mini alt kollarından biri olduğudur; çünkü o da tamamen kendini kanıtlama, karşıdakine üstünlüğü kabul ettirme, beğenilme, vazgeçilmez olma dürtüsünün ortaya çıkardığı bir üründür. Tek farkı, karşılıklı fiziksel haz alma artısı olması yani.

Efendim, benden bu kadar. Hepinizi seviyorum.

———————————————————————————
Bu metnin yazımında hiç bir Freud’a zarar verilmemiştir, vermek amaçlanmamıştır. Alınganlık yapanların aldıklarını yerine koymaları rica olunur. Freud fena bir insan değildir. Sadece tarafımdan yerden yere vurulmak için seçilmiş bir konudur. Yoksa okurum, severim, saygı da duyarım ara sıra. Yiğidi öldürür hakkını da veririm; bu anneyi karıştırmış falan hiç sevmediğim şeyler ama Yusuf Tavaslı’dan sonra en iyi rüya yorumcusudur kanımca. Mekanı cennet olsun.

 

>Neden? – II -Adını Bile Anmıyorum Bak!

>Ne kadar kolay değil mi, a sevgili dostlar; insanın tüm güdüleri cinsellik üzerineymiş. Annemize, babamıza falan sulanırmışız da, sosyalleşme ihtiyacımız bizi sınırlarmış falan filan. Tüm ruhsal buhranlarımız, duygularımızı bastırmamızdan kaynaklanırmış… P.zevengin evladı seni…

Şimdi; hayatta tiksindiğim bir insan türü varsa; bencil ve her zaman her yerde keyif çatmak, geçici zevkler yaşamak için varlığını devam ettiren insan türüdür. Şöyle ki, bu insan türü insanlığının ne olduğunu anlayamamıştır bence ve sosyal görünüp kendi içinde asosyal olmaya, insanların tamamını kendine düşman addedmeye, sosyalleşemediği için kendi mantıksız hayal dünyasının öngörüleriyle yalnız bireyin güçlü birey olduğu bir fantastik evrende yaşamaya alışmıştır. Tüm yararlı görülen alışkanlıkları; aslında o tamamen geçici, her denemeden sonra tatmin edilmesi daha da zorlaşan zararlı zevklerini şımartmak için adet edinilmiş birer araçtır. Kendilerine göre sıradışı, üstün ve mantıklı duruşlarını korumak adına fiziksel güdülerinin esiri olurlar ve artık bundan rahatsızlık duymaya başlasalar bile engel olamazlar; hayata gecikirler sürekli. Ölçülü ve erdemli bir birey olmak amacıyla zevklerini köreltmeye çalışan, kendine her anlamda işkence eden, insan olmak için her türlü zevkten kendini mahrum bırakan insanlar için (ki bunların yaptığı da angutluk, hayvanlıktan başka birşey değil) bu türün dişileri inanılmaz derecede sevilebilir, hayran olunabilir, rüyalara girebilir kişilerdir ki sonu hep hüsran olur… Çok saptım, konu bu değil.

Efendim, şimdi adını anmak istemiyorum; bu şolomo, bilinçaltının cinsellikle dolup taştığından, zihnimizin adeta bir sexshopa benzediğinden falan bahsettikçe; insanları da işkillendirip “hmmm… Canım feci şekilde muz istiyor, yoksa ben gay mıyım?” , “Bu herif bana donut ısmarlayarak birşey mi ima etmeye çalışıyor?” gibi beyin fırtınalarına sürüklendiriyor. Benim iddiam, bu denyo ortaya çıkmadan önce, herkes daha saf ve net bir biçimde diğerinin dediklerini anlayıp, hiçkimse bir diğerinin hareketlerinde 2. veya 3. bir motiv aramıyordu. Bu dengesiz adam; 20.yy itibariyle ortaya daha bir çıkan içten pazarlıklılığın, insanların birbirine karşı olan güvensizliğinin, pervasızca geçici zevkleri tatmin etmek için yaşama alışkanlığının sebebidir. Hatta kapitalizmin yükselişini, aynı bu terbiyesiz eşşeğin ahlakına sahip birkaç kişinin elinde bulunan sermayenin dünyanın onda dokuzunu eline geçirişini ve sıradan halkların medya-devletlerin kölesi haline gelişini bile bu adamın üzerine yıkabilirim. Yıkamaz mıyım? Yıkarım arkadaş…

Dur bakayım, azıcık ciddi olayım.

Şimdi ben diyorum ki, insanın bilinç altındaki dürtü cinselliktir deyip işin içinden çıkmak o kadar basit olmamalı. Tamam, hormonlar, dürtüler falan filan kalın konular bunlar, insanın hareketlerinin bir kısmına yön veriyor olabilirler ama her şeyden önce mantığımız ve düşünebilme yeteneğimiz var. “İnsan; düşünebilen hayvandır” diyen zat-ı muhtereme “Hayvan babandır” diyorum, zira “Hayvan; düşünemeyen insandır” en fazla. Bilinçaltımızın etkilerini ekstrem boyutlara ulaştırıp “Eh işte, biz de nefes alıyoruz, yaşıyoruz, ölüyoruz…” demek, kendimizi hayvanın bir üst modeli olarak görmek soyumuzu aşağılamak ve kolaya kaçmaktan başka bir işe yaramaz. Elbette insanın dürtüleri olacak ama bu dürtüler bizi en fazla karnımız tok olmasına rağmen biraz daha yemek yemeye, çalışmak yerine televizyon izlemeye ya da yerli yersiz yaşanmış bir ereksiyon durumuna manuel veya dış yardım alarak son vermeye itecektir. İnsanın bilinçaltında sinsi bir şeytan, bastırması gereken bir duygu varsa, o da şiddet ihtiyacıdır. Tüm bu diğer mini mini dürtülerle birlikte bu majör dürtü olan şiddeti bastıramayan insan, bastırmamanın zararlarını düşünemeyen insandır ki, işte o hayvandır. Ben kendime hayvan dedirtmem.

Binyıllar öncesinde, ekonomik ferahından yıkılan, yapacak birşey bulamayıp “Her kuşu s..tik, bi leylek kaldı” mottosuyla hareket eden toplumların insanlarına ait hazcı görüş, işte bu adını bile anmak istemediğim annesiz kişinin ortaya attığı bir savla geri gelip, koskoca dünyanın 20.yy ve sonrasının ağzına s.çmış vaziyette. Duyduğumuz fiziksel ve egosal hazza dayalı yaşıyoruz şu anda; canımız sıkılıyor hunharca alışveriş yapıyoruz (dünyanın dörtte üçü acından kırılıyor, kalanın onda dokuzu da gırtlağına kadar borç içinde), maç izlerken kafayı yiyip küfürler ediyoruz (ki deşarj olalım), oturup adam gibi konuşmak yerine kavga ediyoruz, içki içip muhabbet etmek veya eğlenmek yerine zurna gibi olup yerlerde sürünüyoruz, cinsel ihtiyaçlarımız için karşı cinsten birini bulmak artık hiç zor değil; bulamadığımız zaman görsel ve yazılı basını olsun, sanal alemi olsun tüm imkanlar elimizin ulaşabileceği yerde… Artık hiç bir ihtiyacımız tatmin olmuyor, o kadar kolay ulaşılabilir ve tüketilebilir hale geldi ki, o kadar ürünleştirildiler ki hiç bir heyecanı kalmadı. Zaman da çok hızlı aktı son 150 yılda, artık ürün haline getirilebilecek, sömürülecek başka bişey ya kalmadı, ya da yakında kalmayacak.

Allah belanı versin Freud.

 

>Neden? – I – Freud Annemi Rahat Bırak!

>
Birşey takıldı aklıma; şimdi efendim, arkadaşlarla oturuyoruz kapının önünde. Böyle, birşeyler falan anlatıyoruz birbirimize, derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız. “Hop ulan” diyorum, “Lan bişey anlatıyoruz, hayvan mısınız oğlum” diyorum, oralı olan yok. Ya da en harlı muhabbetler “Hacı, geceliği 200 dolarmış, şu muhitteymiş vs vs” şeklinde geçiyor. “Lan oğlum n’oluyo ya?” diyorum, haydi ondan sonra yok sen top musun, gay mısın i.ne misin falan uzayıp gidiyor; eş anlamlı sözcüklerine kurban olduğumun Türkçesi…

Bu işte bir yanlışlık var birader. Öyle bir yanlışlık ki, hiç girmek istemeyeceğim kadar uzun bir anlatım gerektirecek galiba ama bir deneyelim bakalım.

Bu Freud denen şerefsizin Allah belasını versin. Herşeyi cinselliğe bağlamış sapık, herkesi kendisi gibi addetmiş utanmadan bir de; anayı karıştırmış işin içine öküzün oğlu! Bu adam 200-300 yıl önce yaşasaydı kimse takmazdı dediklerini, hatta taşlarla sopalarla dalarlardı buna. İletişim çağına yavaş yavaş girildiği dönem bu p.zevengin sapıttığı döneme denk geldiği için, bir de nasıl olsa iletişim çağının başlamasıyla burada s.çılan bokun bile dünyanın diğer tarafında alıcısı olacağı için, kimse sesini çıkarmamış. Zaten kesin o Duchamp’lar, Warhol’ler bu herifin yaptıklarından yüz bulmuşlar bence.

Bir şey gizli saklıysa, yıkılmaya hazır ya da yıkılamaz bir tabuysa, destekli ya da desteksiz ahlaki bir yasaklayıcısı varsa; birazcık sunumla çok müşterisi olur. Olmaz mı? Olur. Bilinç altının bir etkisi varsa bu işte, o da bu kadar basittir. İnanmıyorsanız deneyin: Evinizin kapısı kapalı değil mi? Ev nedir? Özeldir. Ne olduğu bellidir o evde. Anne, baba, çocuklar; mahremiyet. Kapı kapalıyken erişilmezdir orası; farkına bile varmaz insan orada bir kapı olduğunun. Alışılmıştır, tabudur; aile dokunulmazdır. Kapıyı sonuna kadar açtınız diyelim. Şimdi, mahremiyet kalmadı ama, dışarıdan bir etkenle değil, içeriden. Kapıyı açan aileyse, akla gelen ilk şey, bu ailenin kendi içinde sergilediği samimi ortamı bu kapının açık kaldığı süre boyunca göremeyeceğimiz; yani özele vakıf olamayacağız. İlgi çekici bir durum yok. Akla gelen ikinci şey: İçerideki ailenin tüm özeline tanık olma durumu. Kim ne yapıp ediyorsa gayet açık, mahremiyet kendiliğinden ortada. Ama yine ilgi çekici bir durum yok; çünkü çaba yok, heyecan yok.

Geldik en civcivli kısma: Kapıyı hafif aralık bırakın. İşte bu da sunum. Herkes fark edecek, ailenin kapının kapalı olmadığının farkında olmayışından istifade edip etmeme konusunda bir ahlaki muhasebe yaşayacak insanlar içlerinde. Yabancı kişi, insiyatifi elinde bulunduruyor artık, kendi içindeki tabuya karşı bir mücadele verecek; kazanacak veya kaybedecek.


Keep This Fire Burning Ulan

Şimdi okurken şöyle diyecek biri (eğer biri okursa der herhalde); “Ne alakası var aq? Yazının başından buralara nasıl geldik?” Dediğim gibi, çok sıkıcı derecede uzun bi konu bu ama en azından bu kısmı yazının en başıyla şöyle bağlamak istiyorum:

Efendim, tabular bir bir yıkılıyor. Sıkıntı yıkılan tabunun hangisi olduğu değil, lakin tabular bir bir yıkıldıkça ne heyecan kalıyor, ne motivasyon kalıyor, ne de bize yaşadığımızı hissettiren hür iradenin anlamı. Daha dün zihnimizde muhakeme fırtınaları koparan ahlaki duvarlar bugün çoktan yıkılmış, hepimiz elimize birer balyoz almışız da molozlarını da un ufak etmeye çalışıyoruz.

L’amour physique est sans issue

Hala yazının başıyla sonunu ilişkilendiremeyen biri varsa, ona şu özlü sözle seslenmek istiyorum: “Hala düşünüyorum, öyleyse malım.” Yani; cinsellik, her işin özü değil. Güdülerimiz, dürtülerimiz, alakası yok. Bu bize tabu olarak tanıtılmış, ama tarih boyunca her bir yanı yıkıla yıkıla sadece üstüste birkaç tuğlası kalmış küçücük bir duvar. Pek çok tabu var; dokunulması gereken ya da asla dokunulamayacak; cinsellik bunlardan biri değil. Cinsellik, herkesin kendi içinde oluşturması gereken bir tabu. Cinselliğin özü adrenalin, heyecan, hızlı kalp atışları değil mi? E bunu bu kadar kolay hale getirip niye heyecanını öldürüyorsunuz? Niye sıradanlaştırıyorsunuz? Kardeşim, ardına kadar açık kapılardan içeri dalmayın (“Hacı, geceliği 200 dolarmış, mekan şurdaymış vs vs”) diyorum ama buna karşılık kapalı kapılara bakıp bakıp iç geçirin (…derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız.) de demiyorum. O hafif aralık kalmış kapıları arayın, kolaya kaçıp sıradanlaştırmayın hayatı! Ne o öyle, parayla falan. Nerede onun macerası?

Bitirmek isterdim ama, bu Freud’dan hıncımı alamadım. Daha sonra devam edeceğim…

 

>Kafam Güzel, Hem Alkolik Oldum Hem Melankolik

>
Sanki bu hayat sadece benimmiş gibi geliyor. Sanki herkes köşeyi döndükten sonra koşa koşa sokağın diğer tarafına gidip farklı bi kostümle bir daha yanımdan geçecekmiş gibi. Benim için ayarlanmış bir hayat. Ölmeyeceğim mesela ben. Başıma hep olmasına ihtimal verilmeyen şeyler gelecek. Sabır göstermeyi kolaylaştırıyor böyle düşünmek. Belki de gerçekten öyle. Bana özel bir hayat. Matrix gibi – değil gibi. Ya da Truman Show. Çok mu film izliyorum?

Ya da belki yaşadık hepimiz, öldük. Belki de kıyamet çoktan koptu, cesetlerimiz diğer dünyaya gitti ve bir rüya olarak ömrümüzü izliyoruz şu anda. Hem bu dejavuları da açıklar. Hani rüyayı 3-4 saniyede görüyoruz da, ancak 1-2 saatte idrak ediyoruz ya, işte ara belleğe alırken beynimiz framelerin sırasını karıştırıyor, rüya saçma bi hale geliyor. İşte biz de öbür dünyadayız şu anda, yaşadığımız hayatı izledik, şimdi idrak ediyoruz. Aslında böyle düşünmek rahatsız ediyor beni, şevkini kırıyor insanın. Hiçbirşey yapasım gelmiyor. İşte, idrak durumu. Ya da sorgulama. Yıllar önce babam bende buna benzer bir 3. göz açmıştı; bahçede bi solucan gördüm, suyun içinde kıvranıp duruyor. Nasıl üzüldüm. Aldım toprağa attım hemen. Yavaş yavaş sürünerek gitti. Sonra bir akreple karşılaştım mutfakta; küçük bişey ama ben de küçüğüm. Bi karton parçasının üzerine sürükleyip bahçeye attım. Sonra babama söyledim. O da dedi ki “Afferin, böle sevap işle işte. Cennete gidersin.” O kadar üzüldüm ki. Bir daha hiç içimden gelerek bir iyilik yaptığımı hissedemeyeceğim sandım. Ben sevap olsun diye yapmadım ki onları. Yaranmak, yalakalık yapmak için yapmadım. Benim gayet içimden gelmişti, acıdım, ne olacak bunların hali dedim ve yaptım. O gün bu gündür bi iyilik yaptığım zaman kendimi kötü hissediyorum; kaypak, çıkarcı, üçkağıtçı… Ben de paso iyilik yapıyorum artık, belki bazıları kaypak hissettirmez diye.

Saçma sapan bi yazı oluyor şu anda, toparlayamayacağım öyle başladığı gibi gitsin.

Yıllardan beri ilerde nasıl bi hayatım olacağının hayalini kurarım. Tabii ki çok para (olmayacak değil, olacak, biliyorum), bir sürü boş zaman. Hatta plan bile yapmıştım; dünyanın üç ayrı yerinde üç tane evim olacak. Tıpatıp aynı evler. Krokisini falan çizdim. O evlerin içlerinde de aynı şeyler olacak; aynı duvarda aynı tablo, perdeler aynı, televizyonların markası aynı, hatta ve hatta bahçelerinde aynı cins köpek. Her hafta birinde kalcam evlerin. Akşam içip zurna gibi olduktan sonra sabah uyandığımda etrafıma bakıp diyeceğim ki “Acaba 3 evden hangisindeyim, hangi ülkedeyim şu an?” Hayal işte, ama ne yaparsam yapayım, 40 yaşımdan sonrasını göremedim hiç hayalimde. İşin ilginç yanı, sadece kendimi görüyorum bir de; başka kimse yok. Sürekli “Hacı ben zaten 40 yaşımı göremeyeceğim ki, o yüzden…” kalıplı cümleler kurmamın nedeni budur arkadaşlar. Günde 2 paket sigara, alkol, bi de yalnızlık; değil 40, 30’umu görsem kardayım.

En çok istediğim şeylerden biri de yazmaktı, bir doğru düzgün yazamadım. Kafam o kadar karışık ki, yirmi yıldır gece yattıktan ancak 2-3 saat sonra uyuyabiliyorum. Çekmecelerim, raflarım yarım kalmış hikayelerle doldu, tamamlayamıyorum. O yüzden yazma işi bir sonraki hayatıma kadar bekleyecek gibi görünüyor. Bir de müzik var tabi. Babama yalvarırdım bana bir enstrüman alsın diye hep. Duyduğum müziği bir daha unutmaz, bir şarkının içinden basları ritimleri leadleri ayırırdım kendi kafamda. Kulağım iyiydi, şevkim vardı. Ta ki babam bana “Al bak, istiyordun. Kıymetini bil” deyip Çin malı teneke bir mızıka verene kadar.

Fantastik bi evrende yaşasaydım keşke; ya da ortaçağda falan olsaydık. Para para diye g.tümüzü yırtıp lüks şeyler elde etmek için çırpınmazdık. Hayat daha zor olurdu belki, ama anlaması kolay olurdu en azından. Vahşi değilmiş ki o zaman hayat. Sadece insanların niyetlerini belli etmeme gibi bir dertleri yokmuş, hayatta kalma güdüleri geçici zevklerinden daha öndeymiş. “Bir elimde kılıç, bir elimde balta, umurumda tabii ki dünya aq” güzel bi motto…

Fantastik demişken; Terry Gilliam hayal gücüne sahip olmak isterdim şahsen. Gözlerimi kapadığımda canım hiç sıkılmazdı heralde! Her uyuduğumda ayrı bi macera. Bak o zaman yazardım onları işte, bestseller olurdu.

İstasyon olduk anasını satayım…

Yalnızım diyorum ama çok ezik oldu aslında. Acındırıyormuş gibi. Benim ortaya çıkardığım bir problem yalnızlık. İnsanlarla olan münasebetimin bir sonucu. Çok üstüme vazifeymiş gibi herkesin derdiyle uğraş dur; “Ne kadar iyi, ne kadar düşünceli bir insanım” demek için kendi kendine. (“İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejeteryan olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir” demiş artisin biri; maalesef doğru demiş.) Sonra karşıdan bir beklenti oluşturuyor insan, ona engel olamıyorsun.Kendini değersizleştiriyormuşsun gibi geliyor. Gözünde üç kuruş değerin yok adamın; ama gidip hayatını düzene sokmaya çalışıyorsun. Abilik yapıyorsun. Kardeşim o benim artık diyorsun kendi kendine ama balondan atılan ilk ağırlık sen oluyorsun; “Nasıl olsa bi sıkıntım olduğunda kendiliğinden gelir” diye düşünüyorlar galiba. İşin bir de karşı cins boyutu var ki, Allah’ım… Nerde var bi sorunlu, güvensiz, başarısız; bana geliyor zaten. Sana ne aq? Beter olsun! Yapamıyor işte insan. Güven aşıla, gururunu okşa, şişir şişir şişir… 3 gün önce aynaya bakacak cesareti bulamayan kıza Sharon Stone muamelesi yap… Arkasını dönüp gidenlere birşey demiyorum artık, ne yapayım. Lakin o arkamdan konuşanlar yok mu… Arkamdan konuşulacak şeyleri nereden buluyorlar bir anlasam! Kötü olan kısmı o işte… Nasıl bi nam saldıysam; benimle görüşen kişi için bir imaj sorunu mu oluyorum ki? Meslek sahibi olmak fena şey, hele ki bu meslek insanların ezikliklerinin üstünü örtmek olunca kimse hayatının bir döneminde benle bağı olduğunu belli etmek istemiyor demek ki. Eziklikten kurtulmanın yolu, hayatının bir bölümünde ezik olduğunu kabul etmektir gençler, aklınızda bulunsun. Bak hala amme hizmeti yapıyorum…

Saat kaç olmuş ya…

 

>A Bisturi Of Violence

>
Nefret ne güzel, kin ne güzel şey. Ruhumu kurtardığını düşünüyorum bazen, mental olarak rahatlatıyor. Özellikle gücü elinizde bulundurmadığınız durumlarda cankurtaran gibi, tehlike anında camı kırınız tadında. O uyuz olduğun, hayatı sana zehir eden p.zevengin kafasıyla kırar gibi o camı, sonra o imdat çekicini de kafasında kırar gibi. Hiçbir şey, ama hiçbir şey kendinizi bu kadar kaybettiremez. Aslında kaybettirebilir, o da aşk diyeceğim ama pek bi yumoş olur şu durumda. Konu bu değil.

Kin; fiziksel dışavurumlara da sahip olan tüm duygulardan daha oturaklı, daha verimli, daha “insan”. Dehşetli bir orgazmdan veya şölensel bir yemekten on üzeri onlarca kat daha yücedir. Fiziksel hazlar aramaya gıcık olurum zaten; geçicidir, zararlıdır ve hiç bir faydası yoktur. En iyi fiziksel haz tasosuna oynanan barbutta düşeş atmaksa, en kötü mental haz milyon dolarlık poker masasında kağıtlara bakmadan rest deyip floş royal tutturmaya eşdeğerdir. İntikam almanın hazzını tanımlayabilmek içinse bir ölçüt yok.

Kin tutmak; ben olmak haline geldi aslında. En güzel yanı da benden hiç beklenmez birşey gibi görünmesi. Oh ne güzel, laylaylom derken işte intikam anı; yüzümüzde “Evet dostum, hesap zamanı…” ifadesi, karşımızdakinde bomb.k bir hal. Soluk beniz, dolu gözler, çaresizlik, bir “Vay …na koyim, nasıl ya?” bakışı. An o kadar beklenmedik bir an ki; karşımızdakinde tamamen kendini haksız görme refleksi oluşuyor. Sesi kısık çıkıyor, ya da çıkmıyor. Sizden de çıkmıyor aslında; izlemek çok keyifli. Aldığınız intikamın nedeni aslında çok önemsiz bir ayrıntı. İntikamın, kinin yüceliği; karşı tarafı yıkmanın verdiği haz, ortada size yapılmış gerçek bir haksızlık – düşüncesizlik – saygısızlık varsa, onu yıllarca zihninizde tutup planlar yapıp ederinin çok üzerinde bir bedel ödetmek karşıya. Dişe dil, göze baş. Size iğne batırdıysa, siz onun karnını bisturiyle açıp bağırsaklarında sigara söndürüyorsunuz. Bir tür banka faizi; sen bana kötülük ederek bana borçlandın, doğru mu? Ama borcunun geri ödemesinin ne zaman olduğunu, ne kadar geri ödeyeceğini öğrenmeden çekip gittin. Ben de sana borcunun zamanın geçtiğini hatırlatmıyorum; onun yerine elindeki her şeyi alacak kadar borcun biriktiğinde hacze geliyorum. Mantıksız bir durum yok; herkes kendi işine bakar, değil mi?

Aslında kin tutmanın ortaya çıkışı da belirli nedenlerle oluşur; sınıf ayrımının olduğu ortadoğu toplumlarında, elitist anlayışın karşısına dikilen eşitlikçi İslam’ın kalabalık alt sınıf tarafından canla başla savunulması gibi. Ya da sermayeyi elinde bulunduran ufacık bir topluluğun koskoca bir halkı çatır çatır ezdiği bir ülkede halk devrimiyle sosyalizmin gelmesi gibi. Gücünüz yokken yapabileceğiniz tek şey kin tutmak. Hayata bağlıyor insanı. Şahsen ben intihar ederdim, dini kaygılarım olmasa. Aynı dini kaygılar nedeniyle kin de tutmamam gerekir aslında ama, ikisinden birini seçtim. Bir oyun gibi oynanıyor kin; her türlü saldırıyı olgunlukla karşılamayı gerektiren bir sabır oyunu ilk önce. Karşı tarafı daha saldırgan hale getirmeye yarıyor ki, hayatın pek çok diğer alanında da işe yarayacak olan sabıretme niteliğimiz kuvvetleniyor böylece. Bu ilk etabın ardından, geçmiş saldırıları ufak ufak hatırlatma dönemi başlıyor. Karşıdakinin zihnini bulandırma amaçlı; “Lan, unutmamış bu? Yoksa…” etkisi bırakıyoruz. Sabrımızın bir limiti olabileceği hissini verme amaçlı bu oyundan sonra duruma göre istersek direk intikam – yüze vurma kısmına geçebiliriz ama benim daha çok sevdiğim araya bir dönem daha sıkıştırmak: Çarpışma. Nasıl olsa planlar hazır, tıkır tıkır işliyor. Olacakları biliyoruz. Neler yapabileceğiniz hakkında karşınızdakini bilgilendirdiğimiz (yani tehdit ettiğiniz; ama tam olarak tehdit değil çünkü zaten yapacaksınız, bir ön koşul yok) bir tiyatro sahneliyoruz. Ardından kısa süreli bir sessizlik (hatta daha renkli hale getirmek için bir özür, belki pişmanlık tripleri) sonra küt; intikam.

Hayatta en nefret ettiğim şey, size yapılan bir şeyi karşınızdakine ödetme hakkınız varsa, onu hakkından daha düşük bir zarar vererek yapmaktır.Kin tutmanın, intikam almanın hazzını da başka hiçbir şey veremez, emin olun. Hem intikam o kadar avantajlıdır ki, herşey için uygulayabilirsiniz; kutlanmayan bir doğum günü için de, çalınmış mahvedilmiş bir hayat için de.
Önemli olan dışarıdan hiçkimseye karşı kinci olabileceğinizi belli etmemek (bende doğuştan), ve sabır gösterebilmek, çünkü Puzo doğru söylemiş; intikam zeytinyağlı, soğuk yenir.

Hayatta gerçekten becerebildiğim çok az şey var ve onları birer şey olarak adlandırmak saçma geliyor bazen; sabretmek, plan yapmak, kin tutmak, kahve yapmak, yemek yapmak, burunla flüt çalmak vs vs… Bunların hangileri hayatı en eğlenceli hale getirenleri diye sorarsa biri; sır tutmak, sabretmek ve yapmayı çok istediğiniz ve gerçekten yapabildiğiniz şeyleri çok nadir bir şekilde ulu orta yaparak insanları şaşırtmak derim. Yaptığınız her ne olursa olsun değeri artmış oluyor. Nasıl olsa kimse bu yazdıklarımı okumayacağı için kinci oluşum bir sürpriz olarak kalmaya devam edecek. İşimi de şansa bırakmam tabi, başka sürprizlerim de var… Nıhıhahahahahahahahahahaha!!!!!!!!!!!!!