RSS

>80 Çocuğu – III – Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına

08 Tem

>
TRT’nin sorumlu yayın anlayışından ileri gelen çizgi film arası programları vardı kısa kısa. Ormanlarla ilgili olanı hatırlar mısınız? Embesil bir çocuk elinde sopayla fidanları döver, baba sigara içer izmariti ormana atar, anne çöpleri orta yerde olduğu gibi bırakır… Sonra, kurak bir arazide hepsini başlarını avuçlarının içine almış şekilde otururken görürüz; peltek anlatıcı “Ormanlarımıss, hayatımıss,…” diye konuya girerken. “Ellerimizi Yıkayalım” sinir bozuculuk konusunda çağının çok ilerisindeydi: Kapkaranlık bir ekran, bıy bıy bıy konuşan iki tane piç, bir de anlatıcı:

P1-“Ona kadar sayıyorum, çıkmazsan beni yok bil! Bir, iki, üç…”

P2-“Tamam tamam çıktım, hadi ver artık o sandviçi!”

P1-“Ben yoruldum, gidip biraz oturalım.”

Sonra sesler kesilir, siyah ekrana dan dun sesler çıkararak bir sürü el ve parmak izi yapışır. Tam bitti derken ZBAM! diye bi tane daha iner ekrana iyice altınıza s.çtırır sizi. Sonra anlatıcı gelir:

-“İşte, yine yanlış yaptınız; tuvaletten çıkarken ellerinizi yıkamadınız. Yıkamazsanız şöyle olur böyle olur…” diye kafa ütüler. Sonuç? Tuvaletten çıkarken ellerimi hatta ayaklarımı bile yıkıyorum ama hala burnumu koluma siliyorum, onu n’apcaz? Herşey tuvaletten çıkınca el yıkamak mı?

Ya o uyuz tavşanla kaplumbağa? Kaplumbağayı Erol Günaydın seslendiriyordu, tavşanı hatırlamıyorum. Bir postacının başından geçenlerin anlatıldığı animasyon vardı, yanlış hatırlamıyorsam stop motion tekniğiyle çekilmiş; ondan sonra çıkardı genelde. Tavşan olacak dengesizin rabaların üzerinden sırıkla atlamaya çalıştığı sahne hala tüylerimi diken diken ediyor aklıma geldikçe; arabanın biri sol tekerleğinin dışıyla gelişine vuruyordu buna… Çok rahatsız…

Ve işte beni diş fırçalamaktan soğutan o şarkı:

Günaydın, günaydın!
Haydi kalk uyaaaan!
Gel katıl bize,
Gir aramıza!

Bir fırça,

Bir macun:
Tam iki dakika!

Babaannemin hayatta olduğu dönemlerde yaz sabahlarımız çizgi diziler izlemekle geçerdi (akşamlarımız da pembe dizilerle; Yalan Rüzgarı, Hayat Ağacı, Cesur ve Güzel, Köle Isaura, Dallas, Hanedan, Zenginler de Ağlar, vs vs…). Heidi vardı, dedesinin adı bi garipti, Almeu mu, Almöi mi öyle acaip birşey. Peter vardı; hanzoydu, harroydu ama inceden yazardı Heidi’ye keçilerin memelerinden süt içerek. Alkolik bir köpeği vardı Heidi’nin; Müslüm gibi takılırdı sağda solda. Hey gidi… Candy benim gözümde hiç şeker bir kız olmadı. Evdekiler sanki onu benden daha çok seviyorlar gibi gelmeye başlamıştı çünkü. Nils ve Uçan Kaz diye birşey varmış ama annem bahsederdi ondan, ben hiç hatırlamıyorum; aynı “Değiş Tonton!“u hatırlamadığım gibi. Babaannemle annemin salya sümük izlediği bir de Arjantinli bir çocuk vardı: Marco. Annesinden uzakta, bir orada bir burada sürten bu depresif çocuk her bölümün sonunda annesine ulaşır gibi olur, sonra acılar içinde bir sonraki bölüme kadar beklerdi. Emrah’ın daha minik bir versiyonu. O dönemlerde ben ebeveynimin televizyonu rahat bırakmasını bekler, rahat bıraktıktan sonra da televizyonun başına geçer Redkit, Rüya Taşı, Benjamin, Tenten çıksın diye tırnaklarımı kemirirdim.

Futbola olan derin muhabbetimin nedeni Tsubasa’dır her Türk çocuğu gibi. Koş koş bitmek bilmeyen futbol sahaları beni benden alırdı. İki bölüm boyunca top sürdükten sonra ufuktan yavaş yavaş beliren kaleyi görünce yerimden fırlar, “Versene topu Misaki’ye! Kaçıyo adam sağdan!” biçiminde taktikler verirdim. Hayrettin gibi bi kalecisi vardı Nankatsu’nun ilk başta. Wakabayashi’nin takıma katıldığı günü dün gibi hatırlıyorum. Oliver Kahn gibiydi o. Profesyonel, varyete yapmayan iyi bir kaleciydi. Sonra Wakashimazu diye bir soytarı peydah oldu; tam panayır topçusu. Direklerden direklere uçmalar, perende atmalar falan; o da Schmeichel’dı işte. Kojiro Hiuga (Cristiano Ronaldo) vardı; kollarının yenini yukarı doğru katlardı. Öküz gibi, Allah yarattı dememden vururdu topa. Misugi (takımının forması sarı kırmızı ve maviydi; o da Hagi’ydi işte) vardı başka bir lisede, kalbi delikti çocuğun. Bi maçta kalbi teklemişti de nasıl üzülmüştüm bak… Misaki (Guti gibi oynardı) kankasıydı Tsubasa’nın. Tachibana mı, Tachiwara mı, ikiz kardeşler vardı uyuz olurdum (Brian – Michael Laudrup). Topa birlikte vururlardı. Ischizaki tam bir kazmaydı (Recep Çetin). Taki vardı, kanattan ha babam koşar, alakasız yerlere ortalar keserdi, kırk yılın birinde düzgün bir hareket yapar maç kazandırırdı ama (Sabri). Tsubasa ise, “Ulan bu takımda benden başka adam yok, aq kazmaları bi halta yaramıyorlar” demez, umutla pas verirdi sağa sola. İşler iyice kötüye gittiğinde alırdı sazı eline ancak; tam bir Messi.

Ablamla beraber seyredip altımıza s.çtığımız, yeryüzünün gelmiş geçmiş en büyük yapımlarından biri var ki, çok kısa kescem çünkü hala tırsıyorum aklıma geldikçe: Clementiné. Yıllar sonra buldum, indirdim ama izleyemiyorum. Korkmak bir yana, ya çocukken aldığım keyfi alamazsam? Ne zaman izlersem izleyeyim aynı zevki alacağım çok az çizgi film var. Mesela Tom & Jerry. Ya da Wickie. Sonradan öğrendim ki, 1974 yapımıymış ve bahsettiğim tüm o çizgi filmler gibi o da Japon malıymış. Kurban olduğumun Japonları… Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ile olan muhabbetim Wickie ile başlamıştı benim. Gemiyle biryerlere giderlerken “Gemilerde talim var”dan başlayıp “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına”ya kadar repertuvar şovu yapardı Vikingler. Wickie’nin aç bir kurttan kaçtığı bölüm vardı, bulun izleyin harika bişey! Wickie’nin çözüm düşünürken burnuyla oynaması kadar eğlenceli başka birşey varsa, o da Muppet Show’daki müzik grubunun davulcusu Animal’ı dinlemektir benim için. Yaşlı Amcalar var tabii bir de locada oturan; onlar da yıllardır tadını hiç kaybetmedi benim için. Bir de La Linea, bahsetmeden geçilmemeli. TRT 3’teki Batman serisi de, gerek pembe telefon, gerek gay tipli Robin, gerekse dayak sahnelerinde her darp için ayrı bir ses ve görüntü efekti uygulamasıyla kalbimde ayrı bir yere sahip.

Efendim, bir liste olarak verdiğim çizgi filmlerin içerisinde belki birileri yıllardır aradığı bir tanesini bulmuştur, belki geçmişe dönmüştür tam olarak bilemeyeceğim ama bu yazım anlamında başarısız yazı dizisini sizin için yapmadım sadece. Tek emelim, yıllar önce TeleOn’da yayınlanan ve uzayda geçen bir çizgi filmin ismini bulmak. Bir şerif vardı, uzayda at koştururdu; siyahi biriydi sanki. Çok hızlı koşması gerektiği zaman bir puma gücü gelirdi buna, çok güçlü biriyle dövüşmesi gerektiği zaman ayı gücüne sahip olurdu ışık efektleriyle falan. Bir onu arıyorum, bir de yıllar önce TRT’de kısa bir çizgi film serisi yayınlanmıştı; adını tam hatırlayamıyorum ama “Uzay Çocuğu 2000” ya da “Milenyum Çocuğu” gibi birşeydi. Çok fena yanılıyor da olabilirim isim olarak. Post-apokaliptik bir dünyada geçiyordu sanki. Eğer bir gün biri bu yazıyı okursa, gösterdiğim çabaya karşılık şu çizgi filmlerin linklerini bana bir göndersin; çok mesuud olurum…

Hepinize iyi günler efenim, uslu birer çocuk olduğunuzda Şirinleri görebilmeniz dileğiyle.

 

One response to “>80 Çocuğu – III – Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına

  1. Anonymous

    01/11/2010 at 11:43 PM

    >yayçep le ileriye hep ileriye tarımda berekete.işte yayçep sizlerle haydi koşun gelin bize peşpeşe yayçep yayçep

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: