RSS

Aylık arşivler: Eylül 2010

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part V

>BU KEZ BİRAZ ÖZEL OLDU

Geceleri yapılan telefon görüşmelerine gıcık olurum. Neredeyse hiç kullanmayan biri olarak eğer kulağımda telefonla gece vakti beni görürseniz ya gerçekten inanılmaz derecede ihtiyacım olduğu için aramışımdır (ki bu sık yaşadığım bir durum değil), ya birinin gerçekten inanılmaz derecede aranmaya ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için aramışımdır ya da biri beni aramıştır ve her üç olası durumda da mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışıyorumdur. Nedeni basit: Telefonla konuşarak hiçbir şeye çözüm bulamazsınız çünkü. Yüzünü göremediğiniz bir insanın sizi ne kadar ciddiye aldığını, ne kadar dinlediğini bilemezsiniz; beni gece arayanlar kusura bakmasın ama o kırk yılın birinde aradığım iki – üç insandan biri değilseniz; emin olun ki yüzümün ifadesi ses tonumun ciddiyetiyle mutlak derecede zıttır. Bunu bir küçümseme olarak da algılayabilirsiniz, bir karakter özelliği olarak da, ya da herhangi bir şekilde algılayacak kadar s.klemezsiniz; sizin bileceğiniz iş. Benim aradığım kişiler de sıkılıyor, rol yapmak durumunda kalıyor olabilir tabii ki, hatta yapıyorlardır da. İşte benim de aramamamın nedeni bu. Beni arayarak bıktıran kişilerin durumuna düşmek istemiyorum.

Telefon, yüzyüze bir görüşme yapmak için randevulaşma aracıdır. Gece aramalarını bir kenara alırsak, uzaktaki bir arkadaşla hasret gidermek veya canınızın istediği bir kişiyle herhangi bir sorun çözme amacı gütmeyen, hoş sohbet amaçlı bir görüşme yapmak için kullanılabilir. Mesaj da aynı şekilde; kısa bir bilgilendirme için belki kullanılır. Telefonun yoğun kullanımını tehlikeli buluyorum. Dediğim gibi; hayatta en çok korktuğum şeydir bir kimseyi kendimden bıktırmak. Bu hiç mi hiç kaale almadığım bir insan bile olsa depresyona sokabilir beni. O yüzden aramak için yanıp tutuştuğum bir kimseyi bile öyle sık aramam. Elim telefona gider, uykum kaçar, tepinirim olduğum yerde ama tutarım kendimi. Yazarken çok yanlış geliyor yaptığım, doğru da yanlış da olsa alıştım artık bunu yapmaya. Söyleyeceğim; eğer aramıyorsam, s.klemediğimden değil.

BURASI SANA

İnat ve kızgınlıkla, iki muhatabından biri olduğum bir konuyu gecenin onikisinde telefonda çözmeye zorlanmak zaten çok yanlış bir hareketti. Küçük bir ihtimal de olsa sakin kafayla tatlıya bağlanabilicek bir konuydu belki, kim bilir? Karşılıklı olarak ne kadar kıymetli olursak olalım; yıllar boyunca, telefonda veya yüzyüze yapılan onbinlerce görüşmenin tamamının arayanı – ayarlayanı olan senin (bu durumu ilk ve son kez dile getirişimdir), beni alkol aldıktan sonra aramanın kesinlikle cesaret verici veya saygı sınırını aşmayı mazur gösterici bir etken sayılmayacağını anlamış olmanı beklerdim. Ortaya çıkan sonuç benim için de yıpratıcı oldu; sabrımın bir sınırı olduğunu öğrendim. Bir kişi gerçekten bir hata yaptığını biliyor, bu hatayı telafi etmek için görüşmek istiyor, günler boyunca telefonla arıyor arıyor arıyor ve o telefon açılmıyorsa; demek ki o hata telafi edilemez türden bir hataymış. Hatasız olduğumu iddia etmemekle birlikte, karşılıklı hataların ciddiyetini de kıyaslamıyorum. Sadece şunu söyleyebilirim: Benim midem bu tür hataları kaldıramayacak kadar hassas; sen ise kendini, midesinin hassasiyetini umursamayacağım biri haline getirdin canla başla uğraşarak. Kendime zerre kadar saygı duymadığım dönemlerde onlarca seçenekten biri olmayı kendime yedirmiş oluşumun sarsıntısını atlattıktan sonra tekrar karşı karşıya geldiğimizde, benim artık o seçeneklerden biri olmak istemediğim ortada sanıyordum. Yan yana uyanılan sabahlarda bile sana başkasının ismiyle hitap edişime tepki göstermeyişin beni rahatlattı, yalan yok. Şimdi bu kadar kızgın olmak çok anlamsız, sadece sen değil, kimsenin kendisine bir zamanlar kendime davrandığım kadar saygısız davranmasını istemem; o yüzden bu benim “yes” tuşuna son basışımdı.

Ne yalan söyleyeyim, o kadar yıllık yükün yarım saatlik bir telefon konuşmasıyla kalkacağını bilseydim, daha önce bizzat ben arardım. Üzerinden saatler geçmesini bekledim birşeyler yazmak için; alelacele, hışımla yazıp gerçekten yazmak istediklerimi ihmal etmemek adına. O kadar faydalı oldu ki, görselleri yerleştirmek, yazıyı yazmaktan uzun sürdü. Sakinleşmek, sabırlı olmak bu yüzden güzel bir özellik işte. Kendini tutmak. Anafikir bu olsun.

Telefonu bulan adam, bugünleri görseydin bulur muydun o telefonu?

 

>Çalışmayınca Olmuyor mu?

>
Bırak oğlum lan boşver. Referandum falan sıkıldım, işim başımdan aşkın zaten bir boşluk buldum yazıyorum işte. Çatır çatır çatlıyorum lan sıkıntıdan. Çalışmak çok fena birşey.

Daha önce de bahsetmiştim, yazılarımı okuyan neyim varsa bilir kırtasiyem var benim. Okullar falan açıldı; bir sürü küçük çocuk, anne, baba, abla, kardeş, abi cinsi insan doluşuyor sabahın erken saatlerinden gecenin körüne kadar. Enerji sıkıntısı yaşıyorum. G.tü sandalyeye değmeyen bir insan olduğumdan, bedenim gittikçe ufalmasına rağmen ayaklarım çekmiyor yükü. Sinirlenmeyen, sinirleri olmayan bir insan olduğumu düşünürken daha şu saatte birkaç cinayetin, hatta toplu katliamın eşiğinden dönmüş oluşum; çalışmak kavramını ve insan ruhuna etkisini irdeleme ihtiyacı oluşturdu bünyemde. Napak Zekeriya, irdeleyek mi?

Çalışmak zorunda olmak insan için gurur kırıcı birşey gibi geliyor bana. Yani şöyle; tüm insanlık için. Yaşamak için çalışmak zorundasın. Sosyal çevre edinmek için çalışmak zorundasın. İtibar elde etmek için, huzura ermek için, PARA KAZANMAK İÇİN çalışmak zorundasın. Ortalama ömür 60-70 yıl. Bunun ilk on yılı işeyip s.çarak geçirdiğimiz ama buna rağmen annemizin bababımızın ya da bakıcımızın bize sanki şerbet işeyip çiçek s.çıyormuşuz gibi davrandığı ebelek bir dönem. Ardından ilkokul, ortaokul, lise, 2 aylık bir iş, üniversite. Hemen ardından haldır huldur işe gir, askere git, bilmem ne. La oğlum, ömür 60-70 yıl da, gitti işte en güzel zamanı… 40 yıl boyunca yılda 1 ay tatil yaptın, emekli oldun. Yaş oldu 60. Ölmediysen, yine işeyip s.çarak geçireceğin o döneme denk geldin. Bu kez etrafında anne baba yok yalnız; b.kunu papatya gibi koklayıp ossuruğunu şişeleyesin geldiği evladın var. O da seni ya sepetleyecek, ya da köpek besliyormuş gibi bakacak. Bu nasıl iş ya…

Gençlik dönemi, insanın sıkıntıya karşı en dirençsiz olduğu dönem (bazen insan olmadığımı düşünüyorum bu yüzden). İnsanın içinde bir yandan yapmak istedikleri, diğer yandan yapmaya gücü yetecekleri bir sağa bir sola çalkalanırken; düzenin dayattığı mecburiyetler, sokakta sıklıkla gördüğümüz 150 kg basan obez bayanların g.tlerini sıkan dar kot pantolonlar gibi sıkıyor gencecik ruhlarımızı. Pişik oluyoruz sonra; sinirler kaldırmıyor, agresifleşiyoruz, mantığımızı yitiriyoruz, yanlış mıyım Zekeriya? Para lan işte! Para için yapıyoruz hep. Sanki ömrümüzün ennnn güzel yılları 60-70lermiş gibi tüm hayat boyunca eşşek gibi çalışıp o yaşlara geldiğimizde rahat olmaya uğraşıyoruz. Geçiyor tren.

Bak şimdi; ben kafamı dinlemek istiyorum. Dükkana (samimice “tükan” diyorum, “a” ince; “Türkan” der gibi) insanlar geliyor, insanlar geliyor. Bir tanesi geliyor, bakıyor, beğeniyor, “Ne kadar?” diyor, hakkında bilgi alıyor, satın alıyor veya almıyor. İşi bittiğinde muhabbet ediyor bazen, bazen “Ay ne güzel biyer burası”, bazen “Şöyle şöyle şeyler yapsanız daha bi iyi olurmuş, böyle olmamış”, bazen de “Ay ne şeker şeysin sen, sevişelim mi?” falan diyor. Gidiyor sonra. Ne güzel oluyor işte öyle. Başka bir tanesi geliyor, “Sizde x ürünü yok, değil mi?” diyor. Sıkça rastladığım bir durumu örnek gösterirsem, “Sizde kitap yok, değil mi?” diyor mesela. Ense kökünden tek elle kavrayıp, dükkanın yarısını kaplayan kitap kısmına kafasını zorla çevirerek “Bunlar ne aq malı?” demek istiyorum mesela ben. Adam geliyor, Schindler’in listesi gibi listeyi dayıyor burnuma, hazırla bakalım diyor. 1 saat hazırlıyorum. “Ne kadar?” diyor. “Şu kadar” diyorum. “Ha tamam, fiyatını soracaktım zaten.” diyor, gidiyor. Ulan listesinden bakayım, söylesene! Ne sen 1 saat beklersin, ne ben 1 saat uğraşırım! İşte Zekeriya, bunlar bu toplumun emeğe saygısızlığından kaynaklanan şeyler. Bana gelip sinirlerimle mıncık mıncık oynayan bu adam da gidiyor bir yerde çalışıyor her gün. Bu adama da bana yaptığını belki çok daha fazlasını yapıyorlar. O da sinirleniyor tabii, lakin “Bana yapılınca gıcık kapıyorum, demek ki yapmamalıyım bunu başkasına” demek yerine, “Ulan bana yapıyorlar, ben de iflahını s.kecem ilk önüme gelenin” diyerek soluğu bende alıyor. P.zevenge bak!

Ben kendi işimi yapan biri olarak vır vır konuşup çıtı çıtı klavye ağlatıyorsam, özel sektördekiler ne yapsın? Patronun yöneticinin altında bir yandan işini yapıp bir yandan kapris çekmek, çay getirip götürmek, patron çocuğunu okuldan almak, müşteri yağlamak, müşterinin çocuğunu çişe tutmak, büyük hissetmişse g.tünü silmek falan. Mesela Ayşegül’den bahsedelim Zekeriya. Bir öğretmenin iş tanımının ne kadar geniş olduğunu ondan öğrendim. Satın alma, kayıt, popo silme, yemek yedirme, sekreterlik… Aldığı da kuş kadar maaştı. İsyan etti kız (hata!). Şikayet etti, söylendi. N’oldu? Şut. Ben şutlanmıyorum mesela, rahatım o konuda. Şimdi de girdi bir yere, haftada 7 gün iş. Küfür gibi, cumartesi sabah 9, akşam 9 Zekeriya! Çüş! Maaş? Biraz daha irice bir kuş, o kadar. Yine memnun değil; ama memnun olmak zorunda. Neden? Düzen böyle. S.kerim böyle düzeni. Bak mesela, ben de yanımda birini çalıştırıyorum. Ulan yorulacak, söylenecek, memnun olmayacak diye g.tümden ter akıyor akşama kadar. Böyle yapıyorum, çünkü az maaş veriyorum. Az maaş veriyorsam, çok çalıştırmaya da hakkım olmaz, değil mi? Herkes benim gibi olacak değil; hatta hiç kimse benim gibi değil gençler. O yüzden, çalışacaksınız, ve çalışma hayatına ne taraftan girerseniz girin, ilk önce kişiliğinize katmanız gereken özellik “sabır” olacak; anafikir bu.

Yazının buralara gelmesi 2.5 saat sürdü şu anda. Siz buraları okuyana kadar (okuduysanız eğer) düzensiz olarak alışverişe gelen şizofren müşterim geldi; sadece adımı öğrenmek için gelmiş. Yarım saat içerisinde caddenin başına kadar 4 kez gidip gelerek her defasında yine adımın ne olduğunu sordu. Her seferinde de bir başkası kimliğinde hem de. Onun ardından bir adam elinde listeyle geldi ve listede “Matkap ve tesbih” yazıyordu. Yok dedim. Az önce de Gebze’nin ne kadar ilkel, medeniyetsiz bir yer olduğundan yakınan bir bayan buradaydı, 5 dakika boyunca geri dönüşümlü malzemeden yapılmış defter ve kağıt satmadığım için azarlandım. Gitmeden önce de incelediği raflardan birkaçını yıkarak müthiş bir finale imza attı. “Durun, siz toplamayın önemli değil” dediysem de inatla toplamaya devam etti, ben de üstelemedim zaten. İşte, çalışmak zor iş. O yüzden:

1: Arkadaşlar, yoldaşlar, dostlar, kankiler. Sabırlı olun. Yorulmayın. Ne kadar bitkin, ne kadar perişan olursanız olun, kendinizi eğlendirmek için vakit ayırın. 4 saat uyku yetiyor da artıyor bile. 5 saat uyuduğum gün lanet ediyorum kendime artık; “Yuh aq!” diyorum, “Gitti eğlenmelik saat!”, çünkü kendinize ayıracağınız saat mutlaka ve mutlaka uykunuzdan gitmek zorunda. Ne kadar sinir bozucu, ne kadar yorucu olsa da, Zekeriya’nın da dediği gibi aynı birer hayvan gibi çalışacaksınız, yolu yok.

2: Lan! İşverenler! Ayşegül’ün hakkını verin, sigortasını kendine ödetmeyin. Bastırmayın bana ofisinizi. Yolunu da verin kızın. Zekeriya’yı da işe alın. Maaşı bol olsun. Yönetici falan yapın. Oraya da getirtmeyin beni. Gelirim.

3: Dinden imandan çıkarmayın insanı. Kitap var. Kalem var. Takke yok. Simit yok. Kırtasiye burası.

Sabah saat 8.30’da beraberimde getirdiğim kahvaltımı yapmak istiyorum artık. Açım a dostlar.

Ben yokken, erkek olanlarınız yandaki yavruyla ilgilensin isterse. Bayan olanlarınız da buna benzemeye çalışsınlar bence. Hali hazırda buna benzeyenler de bi mail falan atabilir bana.

Hayırlı işler.

 

>Referan’doom’ II – HAYIR

>
“-Çönkö ölkem İiran gibi olson istimiyorom taam ma? Ben oyomo Ototürk’ün partisine veriyorm. Hoyorcıyım o yüzden bebi$im. Ölkemizde işşizlik choq ajjayip boytlara gelde, insanlar açlıktan masa sandalye felan yiiyo. İşçi hakları bir mayıs bölölö bölölö…”

Önce o uggları çıkar ayağından. Git bir elini yüzünü yıka. S.ktiret makyajı falan. Konumuz sensin, Louis Vuitton çantan da sana girsin.

Kitleyi bu şekilde tarif etmek haksızlık evet evet farkındayım evet evet. Sinir bozayım dedim. Yine de bu tür şahıslar var, biliyorum, biliyorsunuz, biliyorlar ve pusulanın “Hayır” tarafına dan dun girişirken bunlarla aynı görüşte olduğum aklıma gelseydi elim titreyebilirdi, yalan yok. Evet, ne diyordun?

-“Benim babam dedı qı, bunlar gerrci dedı babam, o yüzdan. Ben bu iktidarı istomoyorom bu iktidar choqq rerörerö…”

Sen genel seçim için oy kullanmadın yavrum. Referandum bu. Anayasa değişikliği referandumu. Otur biraz şimdi bişeyler iç.

Hayırcıların elit kesimden çıkıyormuş gibi görünmeleri çok ilginç aslında. Cepheleşen toplumun dinamiklerine göre de sonuç olarak hayır çıkmayacağı gayet açıktı ama umut Marie Antoinette’nin pastasıdır ne yapalım? Hayır demek için Atatürkçü olmak gibi bir gerekçe ileri sürmek o kadar ahmakça, o kadar ezik bir gerekçe ki; Atatürkçü olmasam mı diyebilir insan eğer bu küspelerin yaptığı gerçekten Atatürkçülük olsa. Söyle bakalım Atatürkçülük nedir?

-“Ototörkçülük demek, devletçilik, devrimcilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik; bak laiklik choq choq önamli benim için $ekerim.”

Beş oldu.

-“Haaa evet. Neydi yaaa… Yaaaa söyleseneeee!”

Senin ta an…

-“Hah Cumhuriyetçilik! Bildim baq :)”

Aferin. Lakin Atatürkçü olmak bunlara inanmak demek değil sadece. Kendisi öyle söylemiş olabilir vaktiyle; Atatürk’ün Atatürkçü olun demesi de pek olası bir durum değil ama her dediğini de Hadis-i Şerif gibi almayın. Mesela ben Atatürk’ün “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır.” gibi bir laf ettiğini hiç sanmıyorum. Şimdi, bizim “Atatürk İlkeleri” olarak bildiğimiz bu ilkeleri Atatürk “Ben söylüyorum, ben buldum, benimseyin!” diye söylemedi. Bunlar bir millet olmanın gereği kardeşim. İnsan olmanın gereği, çağdaş olmanın gereği. Atatürk gibi bir liderin en son isteyeceği şeydir bu ilkelere o söylediği için bağlı kalmak. Nerde kullandın oyunu?

-“Yaaa, soorma yaaa… Biz arkadaşlarla yazlıqtaydıq, kullanamadım yaaa… Berk’le Orçun kal dedıler, Gülçin hemmen atladı saaten. Yannız mı döniyim yaane? :(“

Sadece bu da değil, aslında bayram ardına eklenen bu referandumda hayırcı geçinen insanların tatillerinden dönememeleri çok dikkat çekiciydi. Birinci kısımda bahsettiğim ciddiye alma olayı bu işte. Hani gidiyordu memleket elden? Hani İran oluyorduk? Şimdi olmuyor muyuz? Hala oluyoruz. E p.zevenk, iki gün evvel mangalda kül bırakmıyordun; oyunu kullansana?

Ciddiyetsizliğik aslında Hayır cephesinin başı olan CHP’den geliyordu. Şu an hala bir ciddiyetsizlik varsa yine oradan geliyor zaten. Baykal dönemi zaten adam adama muhalefetle geçti, göz açtırmıyordu vallahi. Savunmada hiç gedik vermedi ama bir şekilde hep kaybetti Baykal ve CHP. Ha baygınlık geldi Baykal’dan artık millete. Baykal’ın aklı çıkıyordu: “Ulan kazayla bi iktidar falan olursak s.çtık ha!” ruh haliyle muhalefeti yürüte yürüte tiksindirdi kendinden. Kimsenin dediğinin altında kalmıyordu, herkese çakıyordu lafı; köpeğe atsan kudurur ama deyimler sözlüğünde “Lafla peynir gemisi yürümez” başlığının yanına Baykal’ın resmini koysalar ilkokul çocukları bile anlar artık. Kasedi çıktı, yine karlı çıkacaktı ki arkasını kollamayı unuttu. Hop, Kılıçdar Kılıçdar Kılıçdaroğlu. Tamam adam bürokrasiyi yemiş yutmuş, çok feci CV’si var ama emekli olmamakta direnen veznedar giyim kuşamıyla, çıkmayan sesiyle, naif tavrıyla, zayıf hitabetiyle bu adam Özhan Canaydın gibi birşey CHP için. Her yerde elindeki raporlardan kağıtlardan birşeyler okuyarak başkan olunsaydı Van Gaal FIFA başkanı olurdu. Bari seçmen listelerini kontrol etmen gerektiğini de yazsaydın bir kenara; sen oy vermeyi unuttun, cemaat s.çtı be hacı! Sen oy vermezsen kim verecek? Yine de en azından en büyük hezimeti sen yaşamadın: Osmaniye’den bile evet çıktı! Beli kurt beli gibiydi bunların Orta Asya’dayken, Sibel Can beli oluverdi aradan geçen zamanda!

Madem cepheleşen bir toplum içerisinde yaşıyoruz, cepheleşmeyi öğreneceksiniz aga. Neden sol amip gibi bölünüp çoğalırken, sağda ne kadar çakal varsa birleşip iktidar oluyor her yenilik gerektiğinde? Bu iş akademisyenlerle, bilimcilerle, sanatçılarla olmuyor demek ki. Bak; adam İmam Hatip’te okumuş, 2 yıllık bitirmiş, Başbakan olmuş. Sen elinde belgeyle çıkıyorsun ortaya, şu yolsuz ahanda belgesi, şu ahlaksız ahanda ispatı diye; sandığa gömüyorlar seni. Adam ne var ne yok satıyor, geri kalanı cebe atıyor, “Ananı al git” diyor, sonra yine iktidar oluyor. Akıllı olun; seveni s.kerler, s.keni severler. Koskoca adamlarsınız hala öğrenemediniz. Popülist olacaksınız, başka yolu yok. Siz hala ekonomik paketlerle, işçi hakkıyla bilmemneyle gelin. İşçi kendi hakkını aramıyor bu ülkede. Ulan daha birkaç sene evvel Cem Uzan döner – ekmek dağıtarak yüzde sekiz oy aldı bu memlekette; siz hala plan projeyle iktidar devirmeye çalışın. Uzaydan mı geldiniz oğlum siz?

Sonuç olarak; kimi “Ben Atatürk’ün partisine oy veriyorum” dedi, kimi “Başkan öyle dedi, hayır diyecem” dedi. Yanlış dedi. Madem okumadınız, azıcık düşünün. Hiç bir mantıklı neden bulamadınız mı “Hayır” demek için? Generalleri içeri atıp, teröristleri davul zurnayla karşılayan adamların yapacağı anayasa değişikliğine ben “Evet” demem abi, olay budur.

“-Ay evet $eqerim ben de on…”

Sktrgit!

 

>Referan’doom’ – Giriş

>Ne moralim bozuldu, ne de umutsuzluğa kapıldım. Moralim hiçbir zaman düzgün olmadı memleket konularında, umut da zaten hiç yoktu bu memleket için. İçimdeki tek his “Beter olun pezevengin evlatları” hissi şu anda. Beter olacaksınız da. Keşke neden beter olduğunuzu anlayabilecek olsanız. Hoş; neden beter olduğunuzu anlayabilcek olsaydınız bu hale getirmezdiniz kendinizi ama keşke hazır iş işten geçmişken bir bilinç gelse de üç kuruşluk çıkarlar için neleri heba ettiğinizin farkına varıp kafanızı duvarlara nasıl vurduğunuzu görebilsem.

Öncelikle hassasiyet sahibi bünyeler için şunu söylemek istiyorum: Mevzu evet veya hayır değil. Mevzu, evet veya hayır derken göz önünde bulundurulan kıstaslar. Beni tanıyan insanların gayet iyi bileceği gibi hayır dedim, bir neden göstererek evet diyeceğini beyan edenlere de saygı duydum. Tabii ki görüşlerini değiştirmek için çaba da gösterdim, saygı sınırını aşmadan. Görüşümü değiştirmeye çalışmalarına da izin verdim, kendimi aşağılatmadan. Ortaya çıkan sonuç ise sandığın başına gidip de evet-hayır kısımlarından birine mühür basmakla ilgili bir sonuç değil ne yazık ki bu referandumda; düşman gibi mevzilenen evet ve hayır taraftarlarının içinde bulunduklarını düşündükleri savaşı ne kadar ciddiye aldıklarıyla ilgili. Eğer takatim kalırsa, işin “Evet mi doğruydu hayır mı?” kısmına çağdaş Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun içimdeki sıkıntı ve farkındalığıyla değinmeye çalışacağım kendimce. Benim görüşlerim olmaktan ileri gitmeyecek şeyler olsa da; ölseniz de geberseniz de başından sonuna kadar doğru olacak, aksini hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim. Olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım alabildiğine uzun bir yazı olacakmış gibi görünüyor şimdiden: neye evet veya hayır dediğini okumaya üşenen yüzde doksanlık kesim tribünleri terketsin bu nedenle.

Bu topraklara demokrasi hiç uğramadı. Tarihin hiç bir döneminde; Yunan, Roma, Selçuklu, Osmanlı ve bugün. Bugün de demokrasi adına birşeyler yapıyor olmak değil referanduma gitmek. Saddam da referanduma gitmişti Irak’ta vaktiyle; halkın yüzde doksanaltısının desteğinin arkasında olduğunu gördü sonuç olarak. Sadece bizim topraklarımızda olmayan birşey değil tabii ki demokrasi; aslında dünyanın hiçbir yerinde olmayan birşey. Bu her ne kadar felsefi bir konu olsa da dünyanın bilinç ve eğitime önem veren kesimlerinde insanlar durumun farkında, bu insanlar sadece demokrasiye en yakın biçimle yönetiliyor olmanın sorumluluğuna katlanıyor. Uğruna yaratıldığı ve dünyaya yollandığı dinin sorumluluğunu bile cuma sabahları televizyona çıkan din soytarılarına, mahalle aralarında elinde Yusuf Tavaslı’nın Yasin-i Şerif’i ile “Ben Şeyh’im” diye gezenlerin iki dudağı arasına teslim eden ülkem insanı için Türkiye’nin şu anki demokrasi anlayışı bile çok büyük, çok sıkıcı bir sorumluluk.

Demokrasi taraf tutmak değil ulan. Demokrasi insan olmanın sorumluluğunu taşımak demek. İçinde bulunduğumuz sistem dünyanın pek çok yerinde tedavülde olan bir demokrasi küspesi. Daha önce sosyalizmin bir yönetim biçimi olamayacak kadar felsefi olduğundan, sosyalizmi bir ideal değil bir düzen olarak ele almanın onu iğfal etmekten başka birşey olmadığından bahsetmiştim acizane.* Demokrasi de öyle birşey: Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi demek değil mi? Eğer evet diyorsanız, bizim her dört yılda bir yeni bir diktatör seçişimizi demokrasinin neresine sığdırıyorsunuz? Bu ülkeye seçimle gelen adama bakın: Menderes. Hiçbir şey anlatmaya gerek yok, “Vatan Cephesi” denen şeyi bir araştırın yeter. Sanayileşmedeki geriye gidiş, etkileri bugünlere kadar gelen eğitim ve bilinç karşıtı duruş (bu konuda da “Köy Enstitülerini” araştırıverirsiniz) ve Amerika’nın koltuğunun altına boynu teslim ediş daha sonra araştırmanız gereken konular. Bu ülkede iktidara gelen her hükümet için demokrasi ancak ve ancak batan geminin suyun üzerinde yüzen parçaları. Gemiyi batıran demokrasiye sarılıyor. “Ulan ben neden fakirim? Ben, benim çocuğum, amcam dayım niye işsiziz ulan?” diye sormayı bile akıl edemeyen sürü ise demokrasiyi duyunca bir sevinç bir coşkuyla sesin geldiği yöne doğru koşmaya başlıyor. Çünkü demokrasi demek yeşil kart demek, bir gecede 3 kat çıkılan gecekonduya oy karşılığında tapu almak demek, beleş erzak demek, af demek, kanalizasyonu hatta elektriği olmayan kentte fıskiyeli banklı park demek, daha inşaatı bitmemiş fabrikada çalışır görünüp maaş almak, emekli olmak demek. Bir şartlı refleksler ülkesi burası. Seçim propagandaları başlayınca bir üşüme geliyor ilk önce. Sonra midesi kıyılıyor insanın, dolaba bakıyor; boş. Tam isyan edecekken geliveriyor hepsi kapıya.

Beyni olmayan, muhtaç bırakılan bir toplumun bireyleri kendini yalnızlaştırır. Herkes kendi kavgasındadır çünkü. Devletin ve ordunun güçlü olduğu bizimki gibi ülkelerde bu insanlar emeklerinin karşılıklarını alamadıkları, karınlarını doyuramadıkları için bir araya gelemezler; çünkü yaptıkları sosyalistçe, hatta komünistçe bir davranıştır ki hal-i hazırda bu iki kaka kelimenin ne kadar zararlı olduğu, komunist veya sosyalist olmanın godoşlukla, Allah’sızlıkla aynı anlama geldiği bilinçlerine işlenmiş ve hatta bu gomonis şerefsizlerin tek emelinin önlerine gelen herkesi kendileri gibi godoş ve oğlancı yapmak olduğundan mütevellit görüldükleri yerlerde dövülerek öldürülmeleri öğütlenmiştir. Bu yol kapandığından, insanlar kutuplaştırılmaya müsait haldedir artık bu memlekette. Yeri gelir mezhep üzerinden kutuplaşılır, yeri gelir ırk üzerinden, yeri gelir Atatürkçülük üzerinden. Öyle bir kutuplaşma hevesidir ki bu, öyle bir karışır ki kana, siyasi görüşlerinden dolayı aileler görüşmez olur, esmer tenli adamlla aynı kaldırımda yürümemek için yolun karşısına geçilir, top tepikleyip eşşek yüküyle para kazanan adamlar için cinayet işlenir. Ne olursa olsun, kişi hangi tarafı seçtiyse canla başla savunur orayı. Neden? Zerre kadar değeri olmayan varlığı bir anlam kazanmıştır çünkü; artık bir bütünün parçasıdır, bir çarkın dişlisidir, işe yarıyordur kendi mantığı çerçevesinde. Dahil olduğu bir grup, kafa yormaya gerek olmadan sadece kaba kuvvet ve kalabalık olmanın verdiği saygısız güvenle savunacağı bir kale vardır arkasında. İnsan olmanın gerekleri önemsizdir; çalışmak, öğrenmek, kendine birşeyler katmak… O kadar kolay ki: Sadece hangi tarafta olduğunu söyleyerek bir çevre edinmekte, kendisi gibi insanlardan saygı görmektedir kişi. Kendince bulunduğu tarafı yüceltecek nedenler bulur ya da karşı taraf aşağılık olduğu için bu taraftadır. Günümüzde hepimizin gördüğü insanlardır bunlar: Baykalcının karşısındaki Tayyipçidir, mollanın karşısındaki komünisttir, Gülbencinin karşısındaki Hülyacıdır, Galatasaraylının karşısındaki Fenerbahçelidir. Emel, nasıl olursa olsun karşı tarafı ezmektir. O yüzden Tayyip attan düşer Baykalcı tepine tepine güler, Baykal’ın seks kaseti ortaya çıkar Tayyip ise işin aslı nedir montaj mıdır ortaya çıkmadan karşı propaganda malzemesi olarak kullanır bu kasedi, Galatasaray İtalyan takımına yenilir Fenerbahçeli bayram eder… O yüzdendir ki “Evet’e basın” diyen adam istiyor diye evet diyecek olan adam, isteyenin gerekçesini bile dinlemeden – okumadan şartlar kendini; okusa da anlamayacağı için kendince daha basit, daha anlaşılabilir nedenler bulmaya çalışır. Geri kalan ise “Hayır deyin” diyen adam istedi diye sorgusuz sualsiz hayır’a basacaktır oyunu; “Hayır deyin” diyen adam kendileri gibi elittir, diğerlerinin temsil ettiği bağnaz ve kültürsüz insan örneğinin karşısındadır. Niçin hayır dediklerini bilmeleri gerekmez bu yüzden.

Bizim ülkemizin kültürüne bölünme sokuldu bir kere. Aslında her alanda kutuplaşma hep oldu bu ülkede ama son birkaç yıldır çok farklı bir boyuta geldi: Düşman olduk birbirimize. Kutuplaşırken bokunu çıkardık, ayı gibi kutuplaşır olduk. Hangi tarafı tutarsak tutalım, gerici olalım ilerici olalım statükocu olalım; düşman olmak bizim işimize yarayacak birşey değil. Kimin işine yaradığını bilmemiz de önemli değil; bizden başka herkesin işine yarar. Peki bizi bu hale kim getirdi? Binyıllardır cepheleşen, kutuplaşan bu toplumu bir level yukarı taşıyıp artık düşmanlaşır hale getiren kim? Aslında biliyoruz ama bundan da bahsedeceğim.

Yazıyı buralara kadar okuyabilen varsa şu an herhalde “Nasıl yazı lan bu aq? Sıçtı herif herşeyi birbirine kattı” diyordur. Sıçacağım tabi. Sıçmazsam neyi temizleyeceğim? Daha sonra devam edelim Zekeriyacığım. İyi geceler.

 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi Part IV

>İSTİKLAL’DE BÜYÜK SATIŞ

Eşşek kadar adam olmama rağmen (ki bu kalıbı çok kullanıyorum, inanamıyorum galiba büyüdüğüme) sözlükte şuku topladıkça, bloğumun okunduğunu gördükçe bir şımarıyorum, bir yılışıyorum ki o kadar olur. Hatta bloğuma yapılan ilk yorumu arkadaşlarıma gösterdim, ablama baskı yaptım girilerime artı bassın diye (basmadı lan); çevre halkı benim aniden sosyalleşen asosyal ayı tavırlarımdan fazlasıyla şikayetçi durumda. Öylesine rezil, öylesine laçka haldeyim ki; herhalde girilerimin perişanlığına bakıp özelden mesaj atanlar verdiğim cevapları görünce kız olduğumu düşünmüşlerdir. Durum böyleyken, hiçbir şey yazacak halim yok ama bekleyenlerimiz varmış; kırk yılın birinde yazdıklarımızı okumak isteyen insanlar çıkmış, onları da soğutmayalım kendimizden. Bir değişiklik, bir tarz yapalım bari:

Efendim, bugün size İsveç konsolosluğunun yanıbaşındaki Gloria Jean’s’den sesleniyorum (reklamdan para almadım). Sıcak, samimi ortamı ve dayanılmaz lezzeti şu an hiç mi hiç s.kimde olmayan bu mekana körlemesine girdim zaten. Hayatımda ilk defa Gloria Jean’s’de bişeyler içiyorum. Starbucks’ı da burasıyla beraber ele alırsak, bu tarz café olayları benim damak zevkime göre değilmiş. 10 gün önce buluşmak için sözleştiğimiz ve bir gün önce nerede ne zaman buluşacağımızı kararlaştırdığımız arkadaşımla planı nihayete erdirmek adına taa Gebze’den, bir medeniyetler ittifakı projesi olan 500t ile 4.Levent’e geldim. Ramazan günü Şifa Mahallesi’nde otobüsü beklerken gizli kapaklı içilen sigara, otobüse binince çiğnenmek amacıyla üretilmiş olmasına rağmen tepki görme korkusuyla damağın tavanına sıvanmış sakız, aradan geçen birkaç kilometrede yerini pervasızca cak cak sakız çiğnemeye, çantadan çıkarılan su şişesini kımız içen Erol Taş gibi sağa sola saça saça kafaya dikmeye terk ediveriyor. İşte böyle bir vasıta 500t; doğu ile batı kültürü arasında bir köprü. Neyse efendim; 4.Levent’te inilir inilmez yakılan sigara, pıt pıt vurarak düşürülen köz, “lan hayvanın evladına bak lan sigarayı plastik çöp torbasına atıyor” bakışları arasında tehlikesiz izmariti çöpe sokuş ve ardından metro. Aa bak aklıma geldi, hemen önümden metroya doğru ilerleyen adam bu abdest lavabosu gibi çöp tenekesinin içerisinden bir kağıt alıp cebine koydu, şaşırdım bak. Sonra, metroyla Taksim Square. Arıyoruz arkadaşı. Nerde? Kadıköy… Bir arayıp söylemek, bir mesaj atmak falan tabii ki yok. Bir gün öncesinden de tahmin edip kendisine de belirttiğim gibi g.t gibi ortada kalma durumu hayata geçmiş oldu böylece; bekliyordum böyle birşey olmasını ama tabi insan beşer, kuldur şaşar. Uzun zamandır sinirlenmediğim kadar sinirlendiğimi itiraf ediyorum burada, yine uzuuuun uzun saçma sapan konuştum telefonda. Kızdırmayın oğlum beni. Saçmalıyorum kızınca, haklıyken haksız oluyorum. Alışılmadık bir durum değil; beklenmedik bir amcanın misafirliğe gelmesi durumu yaşanmış, acil müdahale gerektiriyormuş falan filan. Yahu can kurban amcaya, başımla birlikte, ona birşey demiyorum. E telefon var be.

Çaresizce yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya incelenen telefon rehberi: iki kişi var civarda. İlkini aradım (Emre), belki pes eder kapatır diye umdu ama direndim; yedinci çalışta açtı telefonu. Napcan dedim, evdeyim dedi. Çıkmican mı dedim, Zekeriya var onu ara dedi. Sktir git başımdan dedi kısacası. Desin o birşey değil. Ama Zekeriya sinemada kardeşim. 2 saat var çıkmasına. “mnsktymnin” diye söylene söylene sırtımda laptop, don, atlet, defter, kitap yüklü heybeyle başladım İstiklal’de ilerlemeye. X ışınlı bakışlarla smultane olarak sigara içip internete girebileceğim bir yer bakıyorum. Ulan bir kalkın yer verin asabım bozuk! Yok. Mal gibi bakıyorlar suratıma. Yürü Allah yürü, en sonunda geçtim sigarasından, bari internete gireyim diye geldim Gloria Jeans’e. Gururlanmasın yani, mecburiyetten geldim.

Şu an kendimi Mehmet Yaşin gibi hissetmiyorsam ne olayım. Buranın Latte’si çok köpüklü, kahverengi – beyaz falan. Büyük boy olunca biraz sıkıntı oluşturabiliyor. Yarısına gelmeden barsaklarım bir buruldu ama kalkamıyorum, yalnız bırakmak istemiyorum makinemi. Hizet güleryüzlü, çalışanlar ilgili falan ama gelgelelim ben sevmiyorum latte falan. O yüzden benim gibilere diyorum ki gelmeyin Gloria Jean’s’e. Starbucks’a da Kahve Dünyası’na da gitmeyin. Ben yaparım size kahve. Fal da bakarım. Bir kuruş para da almam. Mis gibi Türk kahvesi var, ne lattesi, espressosu lan?

Zekeriya geliyormuş, o yüzden bitsin bari. Günün anafikri olarak da şunu söyleyeyim; s.klemeyin hacı. Takmayın kafaya. Eloğlu takmıyor. Sinir falan yapmayın, sonra “ben haklıyım, sen haksızsın” derken g.tünüzle minare devirebiliyorsunuz. Sonra da “vay efendim niye bana saygısızlık değil mi bu, ben böyle mi yapıyorum insanlara” gibi kendinizi yemeyin, ağzınıza s.çarım. Çok ezik bir davranış o. Azıcık saygınız olsun kendinize. Sonra titizleniyor insan, herkesin yaptığının altında bir mana arayıp mikro boyutlarda saygısızlıklar keşfediyorsunuz muhatap olduğunuz insanlardan size doğru gelen. Şunu belirteyim: Siz de aynen onlar kadar saygısızsınız. Sadece size saygısızlık ettiğini düşündüğünüz kişilere değil, saygısızlık etmeyenlere saygısızlık yapıyorsunuz. Onlar size çemiriyor mu? Hayır. Siz de çemirmeyin.

Aha Zekeriya.

Hadi iyi akşamlar.