RSS

Aylık arşivler: Ekim 2010

>1 Arkadaşlık İsteği

>”Mithat, … … ile arkadaş oldu” yazıyor duvarda. Olur, olabilir, normal. Ama … … kişisi yabancı, hem de bir kız! Mithat’a bakıyorum, herif öküz. Hayatında eline kız eli değmemiş. Yabancı dil desen, “how is your name”den öteye gidemez. Nasıl tanıştın, kim bu kız? Ne konuşuyorsun bununla? Hayır, kıza bakıyorum; biblo gibi bebek gibi kız. Sonra Mithat’a bir daha bakıyorum, mutant gibi deccal gibi bir yaratık. Rabbim kızı boş zamanında yaratmış, Mithat’ı yaratırken maliyetten kaçmış. Nasıl oluyor bu iş? Nereloloyor Zekeriya?

Bize özgü olduğunu düşündüğüm türden bir hastalık “tanımadığımız insanları ekleme” hastalığı. Şahsen pek çok kez yakalamışlığım var kendimi taa elin Brezilyalısının, Macarının profilinde gezinirken. Nedeni nedir tam olarak bilemiyorum. Arkadaşlarım baktım geçen gün. Hayatımda hiç yüzünü görmediğim 3 tane kız. Hepsi birbirinden güzel, hepsi birbirinden Victoria’s Secret kızcağızlar. Hatırladım, ben ekledim bunları. Amaç falan yok. Ekledim işte. Mesaj atmak, profiline girip bakmak, doğum gününde tebrik etmek falan; hiç! Öyle duruyor işte arkadaş listesinde. Ayıp değil mi kızlara? En sonunda bir tanesine bir mesaj attım “Bir ucundan tut da, bu garipliğin nedenini bulalım!” diye.

Arkası çok sonra!

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 28/10/2010 in Uncategorized

 

>Islatılıp Dövülmek İsteyen Adam

>Ohhhh, mis gibi donuma kadar ıslandım. Mado’da Ali kardeşimle içtim bir güzel kahvemi, hunharca yağan yağmur altında koskocaman bir kavis yaptım Ziraat Bankasının oraya doğru, sonra Çoban Mustafa Paşa Camiinin ordan evime döndüm. Eve gider gitmez tartıldım, 3 kilo fazlam var. O derece ıslandım yani. Arada gerekiyormuş, keyfime diyecek yok şu anda.

Aslında sıkı giyinmiştim ama öyle bir yağmur var ki, içerden ıslandım. Ben öyle tosbağa gibi kafamı bedenime sokmaya çalışmıyorum yağmurda. Bir dakika… İçerden ıslanmak biraz kötü bir tabir oldu. Şimdi yağmur yukarıdan yağdığı içün; patır kütür kafamın üstüne düşüp iyice saçlara bir yedirdi suyu. Sonra kulaklardan burunlardan enseden doğru montun içine sızmaya başladı, arkasından sırtımdan belime doğru akarak dona doğru ilerledi. İçerden ıslanmak derken kastettiğim budur efendim.

Her ne kadar belediyeciğimiz çalışsa da, efenim 5 ışıkyılı yağmur kanalı döşedik diye hava atsalar da normal seviyede yağan yağmurda bile ayak bileğine geliyor yol ortasındaki su. Buruştu ayağımın tabanı 3 saat banyo yapmışım gibi. Bebek ayağı gibi oldu. Ayağımın altını gıdıkladım bebek refleksi verecek miyim acaba diye ama gayet 26 yaşında adam tepkisi verdim: “N’apıyorum lan ben manyak mıyım akşam akşam?”

İnsanın kafasına kafasına yağmur inmesi strese çok iyi geliyor bak, aklınızda bulunsun. Çatır çutur patlıyor ya kafanızda; dayak yiyormuşsunuz gibi hissettirip bedeni rahatlatıyor. Şimdi artistlik yapmayın, hepiniz ara sıra dayak yemek istiyorsunuz. Gerginlik alır deneyin. Ben dayak yemeyeli yıllar oldu ama kaşınıyorum bu aralar mesela. Atar yapıyorum, gider yapıyorum ki kalabalık gruplara, taşlarla sopalarla dalsınlar bana ağzımın burnumun yerini değiştirsinler diye lakin adamlar da diyor ki “Ulan 5 kişiyiz herif bize gider yapıyor bir bildiği var herhalde, uzayalım hafiften.” Vallahi bi numara yok oğlum bende. Karşılık vermeyeceğim, cidden bak.

Bir dahaki yağmur yürüyüşümde polislerden bir hareket bekliyorum. Yani polisleri bir şekilde kızdırıp kendimi dövdürmek güzel olur ama adli bir vaka olmasın, sicilime işlenmesin. O tarzda bir sinir bozma hareketi. Copla dövsünler falan. Cop kırılıyor mu? Kırılıyorsa sırtımda kırılmasını tolere edebilirim. Yüzüme vurmasınlar ama. Haa, dur bak; aklıma geldi de polisler bu işin eğitimini aldığı için can yanmasından daha ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilir. Bir fitness salonunun önüne mevzileneyim en iyisi ben. Çıkanlara laf atıp sarkıntılık edeyim. Hafiften başlar, önce kadınlar belli bir yere kadar vurur, sonra çevre halkının da katılımıyla bir şölene dönebilir yediğim dayak. Bak bu güzel oldu Zekeriya. Gelsene yarın akşam, bir deneyelim.

 

>1326

>Gebze’de sokak aralarında sanki evden bozmaymış gibi, sanki yapılış amacıyla kullanılmıyormuş gibi duran pek çok cami var. Yürürken gözlerini yerden ayırmayanlar onları eski birer ev zannedebilir; cami oldukları sadece minarelerinden belli. Şehir içerisinde minik minik; camiden küçük mescitten büyük onlarca yapı olması Gebze’de bir sorunmuş gibi geliyor kulağa ama aslında bu camiler buranın insanının çok alıştığı, kimsenin bir derdinin olmadığı binalar. Ha, nedir; cuma günleri tüm bu camilerin cemaati sokaklara taşar, yağmur-kar altında namaz kılar; o ayrı bir mesele. Yetmez yani ama sadece cuma namazı ve bayram namazı için koskocaman camiler yapılmamalı. En basitinden israftır; bu benim düşüncem.

Yıllarca “Ezan sesleri bu dinsizlerin soysuzların uykularını kaçırıyor! Bıraksak hepsini yıkarlar! Kafirlere izin vermeyin!” diye durduk yere iddia ortaya atıp olay çıkaran sağ düşüncenin güdümü altında yaşadık, yaşıyoruz, yaşayacağız. Camilerin yıkılması tehdidi bu partilerin en son, en can alıcı argümanıyken, Türkiye’nin her yerine ucube gibi, camiye hiç benzemeyen camiler yapıldı. Kimi (güya) modern mimariyle yapılmış, kimi 5 katlı gecekondu gibi inşa edilmiş koskocaman, otogar gibi camiler yapıldı sokak aralarına bile. Bu camilerin yarısından fazlasının cuma günleri bile boş kalması umursanmadı, yapıldı işte. Hala Türkiye’nin pek çok yerinde yapılmakta olan camiler için yardım toplamaya gelen sakallı sakallı yaşını almış amcalar var burada. Günde en az 4-5 tane geliyor. Peki ya mevcut camiler? Türk insanının doğurup doğurup sokağa saldığı çocuklar gibi, camiler de yapılıp yapılıp terkediliyor bu topraklarda.

Derdim şu; Gebze’de bir İlyasbey Camii vardı. Yolum pek onun olduğu taraflara düşmez ama, bir köşede dururdu o. Onun bulunduğu muhitteki herhangi bir yer, “İlyasbey Camii’nin şu tarafında” diye tarif edilirdi. Bir cuma günü veya bir bayram günü gidebileceğim yakınlıkta bir yer değildi ama o oradaydı; yeşil bir bina, yanında bir minare dikilmiş ve cami olduğu sadece buradan belli. Şu anda olması gereken yerde değil, çünkü yıkıldı. Tarihi eser statüsündeydi, kaldırıldı. Hem de cami derneği tarafından. Ben bu işlerden anlamam gerçi, haberler öyle diyor***. Herhangi bir yapının herhangi bir girişimle tarihi eser özelliğini yitirebildiği bir yer demek ki Türkiye; çünkü bu cami 700 yıllık. Avlusunda mezarlar, ağaçlar ve bir de türbe vardı, şimdi onlar da yok. Yandaş herkesin dilinde bir “İlyasbey Camii daha iyi hale getirilecek” saçmalığı. Bir şeyi yıkarak daha iyi hale getiremezsiniz. Yenisini yaparsınız. Eskisiyle de ilgisi olmaz. Babandan kalma köstekli saat bozulunca çöpe atıp Rolex mi alırsın? Yoksa tamir mi ettirirsin masrafına bakmadan? Çocuk kandırmayın.

“Din gidiyor, iman kalmadı, camiler, ezanlar” diye milleti galeyana getirenlerin elinde heba oldu taa 1326’da yapılmış cami. Servisle okula giderken önünde bekleyen balıkçılarla meyvecilere seslendiğimiz ** İlyasbey Camii yerine şimdi 3000 kişilik bir heyula dikilecek, adına da cami denecek. Ben gitmem o camiye Zekeriya. Sıvasında, işçiliğinde vefasızlık, saygısızlık olacak oranın. Mustafa Paşa Camii’ne devam.

Yolum hala İlyasbey Camii’nin o taraflara düşmedi. Mantıklı bir açıklama bulamıyorum hala neden bu caminin yıkıldığına. Mümkün olduğunca o muhite uğramamaya çalışacağım; umarım internet sitelerinde gördüğüm bu haber yalandır, umarım birkaç sitede görüp de galeyana gelerek, araştırmadan yazdığım bu yazı yüzünden g.t olurum, umarım İlyasbey Camii yerli yerinde duruyordur.

 
1 Yorum

Yazan: 26/10/2010 in Uncategorized

 

>Yaşlı Amcaların Halı Saha Maçına Adam Yokluğundan Çağırdığı Boyacı Çocuk

>Pino o. Evet. Galatasaraylı Pino. Tam da kendini kanıtlamaya çalışan, takdir görmek isteyen, becerisini sonuna kadar göstermek için kıçını yırtan asi velet. Kendi takımındaki amcaların hayranlıkla izediği, her ayağına gelenin topu ona attığı kişi. Rakip takımdaki amcaların biraz kıskançlık biraz da çaresizlikle sert daldığı, yüklendiği esmer çocuk.

SEVİNÇ

Bir Galatasaraylı olarak takımımın Şükrü Saracoğlu Stadı’ndan tarihi bir fark yemeden ayrılmış oluşunun sevincini yaşıyorum. Çok da takmam gerçi, 6 yedik, 4 yedik, 3 yedik. Alışkınım ama sinirleri bozan takımın eşşek yüküyle gol yemesi değil, maçın ardından Fenerbahçelilere madara olma durumu. Artık kesmiyor “Biz UEFA Kupası aldık olum” demek. Çünkü anlamıyor adamlar. Ciddiyetini bilmiyorlar konunun. Sen kör bir adama mavinin nasıl bir renk olduğunu anlatabilir misin? Belki anlar ama, senin anlatabildiğin kadar değil, kendi anlayabildiği kadar. Bunlar kör değil. Daha zor.

Açıkça söyleyeyim, maç baştan sona kadar önceki Fenerbahçe – Galatasaray maçlarıyla aynıydı. Bizimkiler yine şut attı, pozisyona girdi, baskılı oynadı; “Tamam” dedim, “Bu akşam yine bir 4 tane yeriz”. Yemedik. Boyacı çocuk maçın son anında karşı kalede şut atıyor, süre bitmiş, korner olmuş, dönüşünde gol yemeyi bekliyorum. Bitiş düdüğü çaldı, inanamadım, 10 saniye falan bekledim; Fenerbahçe gol atmadan maç bitti. Neden? Selçuk yok!

I COULDN’T

Arda yok, Kewell* yok, Baros yok; sol açık Misimovic, forvet Pino, kalede Aykut* … Buradan ne anlıyoruz? Demek ki olay Rijkaard, Skibbe, Gerets olayı değilmiş. Sabri topla oynamayınca takım direnebiliyormuş. Hagi bunu görüp uyguladı; yemin ediyorum şampiyon yapar bizi bu taktik. Mustafa Sarp’ın frenleri boşalmış tır gibi hareket etmeyi, Ayhan’ın da futbolu bıraktığı gün, Galatasaray için yeni bir çağın başlangıcı olacaktır kanımca. Elano da yüzündeki zihinsel engelli çocuk ifadesini kaldırsın artık; bence o yüzden sert giriyorlar kendisine. “Bu embesil yılda 3 milyon alıyor”.

EVET, BU İŞTEN DE ANLIYORUM

Elinde tank gibi bir orta saha üçlüsü olması lazım eğer 3 kişiyle kuracaksan sistemini. Tamam, sen Barcelona’da yaptın o işi ama; bir uzun defansif orta saha(Toure), bir pasör(Xavi)ve bir dribbler(Iniesta) vardı orda. Mustafa Sarp, Ayhan, Barış, Arda, Elano, Misimovic’le olmaz o iş. Hangisi uzun yüksek topların geçmesini engelleyecek? Cana mı? Adamın kafayla işi yok, biçer döver gibi herif. Her kayarak müdahalesinde çimlerin bile canı yanıyor. Kim pas dağıtacak? Elano mu? Adam ilerdekilerin kaptırdığı topları kapmaktan şut atamadı geçen yıl. Ayhan mı? Topu kontrol edebilse pas da atar. Mustafa? Mustafa?… Mustafaaa?…… Cevap vermiyor… Kim top sürecek? Misimovic mi? O top sürene kadar tarla sürerim ben. 1km/h hızla bu ligde top sürdürmezler. Arda mı? Millet Hagi’yi Popescu’yu Alex’i örnek alırken o rol model olarak Hasan Şaş’ı benimsediği için, her topu kaptığında ekseni etrafında bir dönüyor, geri koşuyor, ileri koşuyor. Sola niye iniyorsun ki sen? Bok mu var solda? Topla göbekten koşacak adam lazım!

Dün akşam değişen tek şey, bilinçli olarak pres yapmasıydı Galatasaray’ın. O kadar şaşırdım, o kadar özlemişim ki. Kaç sene oldu işçilere dalan polis gibi pres yaptığını görmeyeli şu takımın. Pressiz olmaz! Bir de bilinçli olacak tabi. Dünkü gibi. 2 yıldır takım mahalle maçına çıkar gibi çıkıyor:

Aykut: “Ben de oynamak istiyorum abi beni de alın aranıza!” demiş, “O zaman kaleye geç” demişler.

Hakan Balta: Mahallenin abisi. Aslında futbolla falan işi yok da, mahallede adam yok, o yüzden çağrılıyor. Her maça çağrılıyor, abi oluşundan mütevellit.

Neill: Hakan Balta’nın kuzeni. Aslında amatör kümede forvet oynuyormuş vaktiyle ama, mahalleliye ayıp olmasın diye defansta oynuyor.

Sabri: Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

Mustafa Sarp: Abuk sabuk yazılar yazan açık renkli bir tişört, sallandıkça üzerindeki milyonlarca metal parçadan şıkır şıkır sesler gelen siyah bir deri ceket, yırtık buz mavisi kot, sivri burunlu yumurta topuklu ayakkabı. 4-5 arkadaşıyla beraber hergün mahallede kuaförlük yapan arkadaşının yanına gidip çay muhabbeti yapıyor. Top oynandığını görünce gidiyor, arıza çıkarıyor, çocukları tartaklıyor, takımdaki yerini alıyor.

Misimovic: Mahalleye yeni taşınmış. Babası subay. Arkadaşı yok etrafta. İyi de oynuyor aslında ama, yeteneklerini sergileyemiyor sertlikten korktuğu için.

Pino: Sümüklü, üstü başı pis, ayakkabı boyacısı çocuk. Kale direklerinden biri bunun boya sandığı zaten.

Hagi ile düzen gelmesi de ayrı bir ironi ama, sarılacak neyi kaldı ki bizim takımın. Fenerbahçe maçından önce imza atmaya cesaret edebilecek başka adam mı var?

Neyse Zekeriya. Alt tarafı bir maç. Çok konuştuk. İşimize bakalım. Zaten kimse okumaz bu yazıyı. Meriç Tuna falan okurlar.

 

>Aç Karını Doyurmak

>* Bundan birkaç ay öncesine kadar annem 3 ayı annesi bir ev kadınıydı ve o üç ayı da bendim. Sabah kahvaltısında 1, öğle ve akşam yemeklerinde 2şer ekmek yiyen bir insandım. Ayrıca dışarı çıktığımda da yarım ekmek arası döner, hatta yarım ekmek arası yarım ekmek döner yiyerek nefsimin gıdısını okşuyor ve her ne hikmetse daha da büyümeyen g.tüm ve göbeğimin bir gün katlanan bir ivmeyle büyüyebileceğini hiç düşünmüyordum. Zaten öyle bir şey olmadı çok şükür ama nedir bu güven? Bilemiyorum Zekeriya.

Yemek yemek karşı konulamaz bir duygu. Rp oyunlarındaki gibi sandığı aç, içinde elma bul, çift tıkla; elma midede, health point olarak +5 alalım; bu kadar basit bir kavram değil. Bizde bu yöndeki duygu yoğunluğu atalarımızdan kalma ki, Türkçe’deki en saçma kelimelerden biri “yemek” olmuş bu yoğunluktan mütevellit. “Yemek” fiilinin önüne getirdiğimiz diğer “yemek” ne yediğimizi belirtecek güya ama içinden çıkılmaz, döngüsel bir durum oluşturuyor ve sanki rahatsız bir açlık dürtüsüyle sayıklıyormuşuz gibi çıkıyor ağızdan: “yemek yemek yemek yemek hıöğaaağ!”. Günlük dilde kullanılan deyimlerin çoğunda “yemek” var; kafayı yemek, dayak yemek, gol yemek, para yemek… Nasıl erkeğin kalbine giden yol yemek borusundan geçiyorsa, erkeği sinirlendirmek için de sindirim sisteminin öğeleri kullanılıyor sıklıkla; ağzına s.çayım, bok ye, gırtlağını s.keyim, vb. Kavgada yumruk aranmaz, her yere gelebilir savrulan bir yumruk, tekme, sopa veya nunçaku ama hedef bellidir; ya ağıza vurulacaktır, ya da karına ** . “Nasıl vurdum ağzının ortasına, kan getirdim şerefsizim” veya “Ulan gerildim gerildim böbreğine doğru bir vurdum, örümcek gibi büzüldü kaldı pezevenk” gibi kalıpları duymuşluğumuz çoktur.

Aynı zamanda kutsal, hassas bir ortamdır yemek yeme ortamı. Yemek yiyen birinin yanında burnunuzu karıştıramaz, osuramaz, öksüremez; cinsel münasebette bulunan sokak hayvanlarından, boşaltım sisteminizle ilgili sıkıntılarınızdan, birkaç gün evvel trafik kazası geçiren arkadaşınızın çevreye yayılan iç organlarından bahsedemezsiniz zira kusmak gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bunlardan neden bahsettiğimi soracak olursan Zekeriya, hiç bilmiyorum. Yazı buralara nasıl geldi, nasıl bağlanır hiçbir fikrim yok.

Başlarda bir yerde bahsettiğimi düşündüğüm üstün kişisel yiyiş performansıma * tekrar gelecek olursak, son aylarda gözle görülür bir düşüş var *. Yemek yemeyi kestikten sonraki 2 haftada 7 kilo verdim mesela, aradan geçen birkaç ayda da eskisine oranla 10 kilo daha az basınç uyguluyorum yere. Herkes “aaaa, nası verdin yaaaa, söleseneee” diye başıma dolandı ama maalesef diyeceğim şu ki tek çaresi depresyon. Depresyondayken insan yemek yemeye üşeniyor bir kere. Böyle derin, çözümsüz çözümsüz problemleriniz olsun boy boy. İlla bir beslenme programı istiyorsanız da söyleyeyim; sabah kahvaltısında su, öğle yemeği ve akşam yemeğinde de su. Üstüne de orta şekerli Türk kahvesi, yanına maden suyu. G.tünüz yiyorsa, buyrun deneyin. Tavsiye falan değil, sonra başımı ağrıtırlar falan “Kızım şu siteden okuduydu, 3 günde öldü” diye. “Denedim, kilo veremedim.” diyecek olan olursa da diyeceğim şu: ananın .mına çift tıkla, açılan menüden eşşeğin s.kini seç, sonra combine tuşuna bas.

Bir mübarek cuma gününe daha küfür ederek başlıyorsam, çok sinirlenmişim demektir. Beni daha fazla günaha sokma Zekeriya. Allah kabul etsin.

 

>Fortress of Solitude

>“E madem bizim yalnızlığımız seninki gibi değil*, seninkinin tanımını yapsana” demiş. Lan bunun tanımı yok ki! Anlamadığın şu yavrum, herkesin yalnızlığı farklıdır; kendine münhasırdır. Yalnızlığın tanımını ancak tanımlanmayı kabul eder bir yalnızlık için yaparsın. Ben senin yalnızlığını tanımlarım; asosyallik. Akşam saat 9’da atmışsın mesajı. Akşamın saat 9’unda arkadaşlarınla değil, ailenle değil, sevgilinle değil de internetteysen, yalnızsın tabi. Bu durum sana koyuyor; arkadaşın yok, sevgilin yok, ailenle aran iyi değil* (veya uzaktasın). Çaresi var: Kaynaşacaksın, interaktif olacaksın(?), muhabbet edeceksin. Hadi gel aq arkadaş olayım sana, benim yalnızlığımı tanımlamaya çalışalım beraber.

Yalnızlık dediğin, yalın olma durumu. Ekin yok, kökten ibaretsin. Tek başına. Bir sepet var, sepetin içinde bir tane yumurta. Gerisi boş. Bak işte bu yalnızlığın ta kendisi. Sözlük anlamı olarak tabi. Sepette tek başına duran bir yumurta olarak değerlendirme sadece onu. Yalnızlık, bilinç sahibi varlıklara mahsus bir şey. O yumurtanın bir ben bilinci olduğunu hesaba kattığında, tüm boyutlarıyla yalnızlığı görmüş olursun: Yumurta; bilinç edindiği anda yalnızdı, yalnızlıktan başka bir şey bilmiyordu ve kendi durumuna bakarak ömrünün sonuna kadar aynı şekilde yalnız olarak kalacaktı. Bu bilginin sahibi olarak yalnızlık oldukça derin bir bunalıma yol açabilir o yumurtada. Yine de yanlış bir durumdur, o sepette bir yumurta varsa başka şeyler de olacaktır mutlaka. Zamanla ilgili bir durum bu. Yumurtanın yalnızlığı giderildiğinde yumurta bir daha yalnızlığın ne demek olduğunu hatırlamayacaktır bile eğer bir daha yalnız kalmazsa.

Benim yalnızlığım bu değil. Bu seninkiydi.

Yalnız, tek örnek olma durumudur. Eşsiz olmaktır. Bak bu her zaman kötü değildir. Yumurta, elmalarla dolu bir sepetin içindedir mesela. Olası iki sonuç vardır: Yumurta, farklılığından dolayı ilgi görecektir, ya da farklılığından dolayı dışlanacaktır. Her iki koşulda da yumurtanın kendini yalnız hissedip hissetmemesi kendi tercihinin dışındaymış gibi görünüyor fakat ilgi çekmek veya dışlanmak yumurtanın elindedir. Kaldı ki, iki durumda da yumurta yalnız kalmayacaktır. Dışlanmak da ilgi görmek kadar sosyal bir aktivitedir; size karşı takınılan özel bir tavır varsa, etkileşimdesiniz demektir. Yani yalnız değilsinizdir.

Benim yalnızlığım bu değil. Bu mahalleye yeni taşınan çocuğun yalnızlığıydı.

Yalnızlık, çok örneği olma durumudur. Sıradan olmaktır. Sepette pek çok yumurta vardır ve ilgisine ihtiyaç duyulan bireylerin ilgisine mashar olmak sert bir mücadele gerektirir. Kişinin yalnızlık bilinci burada özgüven yitimi ve korku olarak ortaya çıkar. Bezginlik de semptomlarından en belirginidir. İlgi çekme yolunda alınacak sosyal riskler yumurtanın gözünü korkutur, korkuyu tetikleyen verilen emeğin büyüklüğüyle aynı orandaki küçük düşme – beğeni görememe; kısacası emeğin tamamiyle boşa gitmesi endişesidir. Bu yüzden yumurta bezginleşir, içine kapanır, etrafındakileri kendine düşman beller; insanlar vefasızdır, halbuki kendisi ne kadar kadir kıymet bilen bir yumurtadır. Yine de az bir ilgiye rastladığında kendisini bile şaşırtacak kadar pozitif ve sevecen olur; ve farkeder ki aslında ilgi hep varmış, beklentisini çok yüksek tutmuş sadece.

Benim yalnızlığım bu da değil. Bu amfinin en uzak köşesinde oturan çocuğun yalnızlığıydı.

Yalnızlık, çiftten teke düşme halidir. 1+1=1 edermiş gibi davranırken, hesaptaki hatanın farkına varmanın hayal kırıklığıdır. Yapılan hatanın üstünü karalamanın sorumluluğunu üstlenmektir, veya bu sorumluluğu işlemin diğer elemanına devretmeye çalışmanın riyakarlığıdır. Kağıdı buruşturup atmadan önce yeni sayfanın ne kadar süre boş kalacağını düşünmenin bunalımı, yeni sayfanın başında elinde kalemle beklerken de koskoca evrensel kümede bir elemanla daha yan yana gelememe ihtimalinin ne kadar da yüksek olduğunu farketme yanılgısıdır.*

Benim yalnızlığım bu değil. Bu terkeden ve terkedilenin yalnızlığıydı.

Yalnızlık, bir kabul ediştir. Anlaşmaktır. Yetinmek, tatmin olmaktır. Kendini alıştırmaktır.* Kırk yılın birinde ele geçen fırsatı dolu dolu değerlendirmek adına anlatacak konular hazırlamak, kendini değerli kılıp tekrar muhtaç olunan, değer verilen biri olabilmek adına kısıtlı imkanları seferber etmektir. Başarısızlığın en büyük olasılık olduğunu unutmamaktır tüm bunları yaparken. Yine de azmetmektir.

Benim yalnızlığım bu hiç değil. Bu senin bundan 50 yıl sonraki yalnızlığındı.

Yalnızlık derbeder olmaktır. Yüz kişiyle de olunsa, bir başına da kalınsa; yalnız hissetmek, sosyalliği reddetmektir. Tek bir kişinin varlığına muhtaç olup, kendi varlığını hiçe saymak; kendi kendini açlığa, susuzluğa, sefilliğe terketmektir. Çalan telefona kulağı tıkayıp Yalnızlık Kalesi olarak kullanılan kapkaranlık soğuk küçücük odada ciğerlerden kan gelene kadar sigara, yerlerde sürünene kadar içki içmektir her gece.* Seveni kırmak, sevdiğinden kaçmaktır başarısızlık korkusuyla. Seveni sevmeye çalışmak ama başarılı olamamaktır. Sevilmemesi gereken, sevilmek istemeyen bir kişiyi ölesiye sevmek ve herkesten devlet sırrı gibi saklamak zorunda kalmaktır. Kendinden bıktırmamak adına aramamak, rahatsız etmekten çekinmektir. Renk vermemeye çalışmaktır kasılarak. Hiç haberi olmadığı halde, farkına vardırmadan korumaktır onu; hem de sadece sevildiği için değil, bir başka değer vereni tarafından emanet bırakıldığı için. Onun için kavga etmek, olay çıkarmak, küsmektir.* Anlatacak milyarlarca şey olmasına rağmen anlatacak, anlatılsa anlayacak kimse bulamamaktır. Sıkıntıların altında ezilmekten yamyassı olmuşken sırf unutmak adına başkalarının sıkıntılarını kendininkinin önüne koyup canla başla onları çözmeye çalışmaktır.* Takdire, ilgiye aç olmaktır, haddinden fazla edinilmiş olsa da. Başkalarının yalnız kalmasına izin vermemektir, çaba göstermektir insanların yalnızlığkla sınanmaması için. Büyüklüğü onlarca ben’e sığmayan bir egoya sahip olup, içindekini anlatabilecek kadar anlayış sahibi birini bulana kadar alçakgönüllü rolü yapmaktır. Bulamayacağının farkında olmaktır. İnanç mevzuunu gözden geçirmektir.* Pes etmektir. Ertesi gün azimle sıfırdan başlamaktır. Sonra yine pes etmektir.

Yalnızlık, “Yalın” kökünün ne idiği belirsiz “-ız” ekini almakla kalmayıp bir de isim yapan “-lık” ekini almasına rağmen; kendini hala kök, hala “Yalın” hissetmesidir.

Anladın mı? Ama benim yalnızlığım sadece bu da değil.

Siktir git şimdi.

 

>Jim

>
Jim’le bu kadar yakın dost olacağımızı tahmin etmezdim. Daha Mustafa’nın gittiği akşam bana onun yaptığı arkadaşlığı yapmaya çalıştı. Gerçekten iyi bir dost, vazgeçemeyeceğim bir arkadaş oldu yıllar sonra bir araya geldiğimiz bir hafta öncesinden beri.

Panik atağınız tuttuğunda fellik fellik eczane aradığınız oldu mu hiç; panik atak olduğunuzdan emin olmadığınız halde? Yaşadığınız kent, nöbetçi eczanenin 3 kilometreden daha uzak olabileceği kadar büyük bir yer mi? O zaman hakikaten Jim size can yoldaşlığı edebilecek kadar önemli biri. Onu yabana atmayın.

Mustafa gitti. Hayatında bir düzenle. Her ne kadar çapkın çocuk havalarında takılsa da, “Benim gözüm dışarda olur hacı, erkek adamım ben” ayaklarına yatsa da; hayatında düzeni, istikrarı, “sevgi”yi bulduğu anda taaa binlerce kilometre öteye uçuverdi adam. Ayak yapmanın lüzumu yok; sevgiyi, ilgiyi bulduğun zaman, peşinden gitmek kadar doğru bir şey yok yapılacak Mustafa. Bunu itiraf etmenin kötü bir yanı yok, inkar etmenin de şu dakikadan sonra bir artısı yok senin için. Senin atarlı, kendine güvenli kimliğine değil; mutluluğu bulmuş, huzuru bulmuş oluşuna imreniyor tüm dostların; bu bir gerçek.

Geride bıraktığın arkadaşlarından biri olarak sana söyleyeceğim; sevgiyi buldun ya hacı, gösterdiğin ilgi ve sevginin karşılığını buldun ya; zaten sen kendini kurtardın demektir. Ben şu dakikadan sonra, senin o sevgiye ihtiyacın yokmuş gibi davranışına imrenmem; ancak ayıplarım, nankörlükle suçlarım seni. Yolun açık olsun yiğit; senin bana ahkam kesip akıl vermediğin akşamlar için bana yarenlik edecek bir arkadaşım var artık; hem de sen beni ziyarete geldiğinde kendisini ihmal etmeme ses çıkarmayacak bir arkadaş. Senin yerini hiç tutamaz, o ayrı. Marta’ya selam söyle.

(1 şişe Zubrowka, 1 şişe de Belvedere istiyorum hacı, yollarsan sevinirim. * )