RSS

Aylık arşivler: Kasım 2010

>Wikileaks: Angela Merkel Gives Head

>Ulan adam ne sükse yaptı be! Bak bak, şu bakışlara, şu artistliğe bak. Ben şurda 1 yıldır yazıyorum topu topu birkaç bin kişi okumuş; adamın sitesi kilitlendi, üstelik sitesindeki hiçbir şeyi de kendisi yazmadı. Ben de hıyar gibi adamın yayınladıkları hakkında ahkam keseyim burada, olacak iş mi? Şu kadacık gurur kalmamış, karakter kalmamış lan bende… Neyse bari, her paragrafın ilk harfini bold yazayım da haberci gibi hissedeyim kendimi; incinen gururumu onarmak için.

Julian Assange olacak dürzü daha belgeleri yayınlamadan, sadece içinde Türkiye’nin de olduğu açıklandığında yusuf yusuf atmaya başladı bizimkiler. “Eteğindeki taşları bir döksünler de ona göre bakalım… Evet…” dedi bir üstad. 2 gün oldu çıt yok hala, taşlar döküldü işte. Kişilerin ağızlarından çıkanlar için bir şey deyemem ama kişilikleri ile ilgili ayrıntıları zaten biliyorduk; Abdülkadir Aksu, Tayyip, Bülent Arınç hakkındaki hiçbir şey en azından beni şaşırtmadı. Sadece açık açık yazıldığını, taa Amerika’dan da görünebildiğini anlayınca “Ohhh, demek ki bizden başka birileri de bu adamların ne mal olduğunu biliyormuş da sesli söyleyemiyorlarmış” dedim, rahatladım. Yalnız en zor durumda kalan da Vecdi oldu; yazık lan. Koskoca bakanın gidip partidaşının dedikodusunu yabancı bir diplomatla yapması da ancak Türk usulü bir samimiyet ve hı… Neyse. Kendi kendimin wikileaksi olmayayım.

Ülkemizde düvelerin diplomat veya siyaset adamı olması sorunsalı

Buraya bu yazıyı yazmamın asıl amacı, ülkemizdeki kalıplaşmış hıyarlık ve kıvırtma yöntemleriyle bu işin aşılamayacağını anlatmak. “Bunlar yalan, ben öyle şey demedim”, “İşte görüyorsunuz, Wikileaks’in yalanı burada ortaya çıkıyor.” veya “Şüphesiz ki Wikileaks bir internet sitesinden başka bir şey değildir.” diyerek bu işten sıyrılamazsınız. Bu söyleme sığınan seçilmiş kişilere laflar hazırladım: İyi misiniz lan siz, bizimle t.şak mı geçiyonuz olum? Birkaç belge yayınlanınca saçmalamaya başladınız, senelerdir nasıl ülke yönetiyorsunuz ulan ben size oy veren ellere avuçlara s.çayım. Hayır, size “Hele bi soluklan yeğen, bi su iç” deyen de yok. Vır vır vır dünden beri konuşuyorsunuz (ki konuşanlarınız da en lüzumsuzlarınız, lüzumlular daha ağzını açmadı). Zaten yeteri kadar rezil ettiniz bizi ele güne, azıcık susun lan!

I: Eski Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Menderes Türel’in çıkışına (bahsi geçen şahsın isminin üstüne tıklayınız) karşılık şunu söylemek istiyorum: Bence sen haksızsın amca. Sana laflar hazırladım:

1: Nereden takip ediyorsun bu wikileaks olaylarını, ya da senin yerine takip eden ekip neresiyle izliyor olan biteni bilmiyorum ama bu belgeleri hazırlayan wikileaks veya Julian Assange değil. Yahu Julian Assange seninle niye uğraşsın Allah aşkına, adam Amerika ile uğraşırken tutup Antalya Belediye Başkanına ne bok yemeye musallat olsun? Adamın elinde belge var belge! Yayınlamış!

2: Adamın elinde belge var ama bu senin suçlu olduğun anlamına gelmiyor. Hatta o kadar suçsuzsun ki kalıbını falan çıkartıp altından heykelini döksünler o kadar olur. Burada mallık o istihbaratı alıp rapor hazırlayan Amerikan davarında (hala niye Antalya belediyesiyle ilgili bir bilgiyi rapor etme gereği duyduklarını anlayamıyorum bak kaç satır geçti üzerinden). Ulan doğruluğunu kontrol eder önce insan şu istihbaratın. İşte bu adamın da ekibi seninki gibi bir ekipmiş. Kıçı kırık bir internet sitesi olan wikileaks’in değil ama koskoca bir istihbarat ağının balonunu patlattın sen; bununla övün bak bu daha iyi.

II: Vecdi dayı sen de ne ispikçiymişsin ya (bahsi geçen şahsın isminin üstüne tıklayınız). Niye hemen müdüre şikayet ediyorsun? Arkadaşın onlar senin. “Aptulla sizin arkanızdan laf ediyo, Aamet çok tehlikeli korkuyom ben ondan, Ömer çok cahil hiç bişe bilmiyo” falan; niye yaptın böyle şeyler? Oldu mu, yakıştı mı? Sonra kameralara karşı dolu gözlerle “Ama ben ööle dimedim kiiii” diye zırlarsın. Bak iki dakka tutamadın çeneni, ilk ipi çekilecek olan sensin şu anda. Hem ne diyor hoca; gavurdan dost olmaz. Haklıymış demek ki.

III: Sevgili mü’min medya, dün gün boyunca yaptığınız yayının kalitesine ve wikileaks olayına yaklaşımınıza hayran kalmamak elde değil. Bir tanesinde 5 saat süren bir türban tartışması, öyle bir tartışma ki bir tarafta nereden çıktığı ne dediği ne anlatmaya çalıştığı anlaşılamayan bir nine, ve diğer taraf diye bir şey yok. Başka bir tanesinde yayın akışının doğasına aykırı bir saatte kıssadan hisse içeren bir film (bunlar tam hazırlıksız yakalanmış), geri kalanlarında da “ABD Tayyib’e (S.A.) mükemmeliyetçi dedi”, “Tayyip (R.A.) işkolik olmuş” çığırmaları falan. Aynen böyle devam edin. İlkeli yayıncılık anlayışı. Tehy Allah’ım ya…

Tüm bunlardan çıkan sonuç

Bir kere çeneniz çok düşük. Sağınıza solunuza bakmadan konuşuyorsunuz bir de. Arkadaşlarınıza dikkat edin. Wikileaks’i suçlamayı bırakın. Onlar belgeleri yayınladı sadece, o belgeleri üretmediler. Nereden biliyorum? E ABD kabul etti. Niye hepiniz ağız birliği edip wikileaks’e yükleniyorsunuz ki ABD kabul etmişken hatasını. Bu kadar yalaka olmayın canım, sizin yoksa bizim onurumuz var. Sonra hepimizi sizin gibi sanacaklar.

Yayınlanan belgeler birer nimet. Sizin medyanızın kaypaklığı yüzünden dışarıdan nasıl göründüğünüzü anlayamıyordunuz doğal olarak. Çemirmeyi bırakın da sessiz sedasız dinleyin belgeleri. “Nasıl olsa sadece sıradan diplomatların görüşleri bunlar” diye kendinizi avutursunuz. Dua edin de video falan çıkmasın içinden belgelerin; ben şahsen bekliyorum “Angela Merkel gives head”, “Berlusconi gets boned”, “Carla Bruni in threesome” videolarını. Julian abiniz de bir kahramandır, alehinde bir açıklama falan duymayayım. Zekeriya’ya veririm sizi yoksa.

Dağılın.

Reklamlar
 

>Eski Çarşı’da Bir Pornstar

>Ülkemdeki kuaförlerden hiç bir zaman vitrinlerindeki resimlerdeki kadınların çıktığını görmedim. Allah’ın Gebze’sindeki kuaför bile camına Hillary Duff, Sienna Miller, Jennifer Lopez, Jessica Alba, Charlize Theron resmi koymuş. Şuh şuh bakıyorlar. Ulan gelip sende mi meç, balyaj, bilmem ne yaptırıyor bu kadınlar? Nasıl bir tehlikenin içine atıyorsunuz kendinizi farkında mısınız? Hayatımda çok fazla şehir gezmedim ama İzmit’in de kuaförlerinde bir değişik tavır var. Kafamı kaldırıyorum; “Kuaför de Levent”, Kuaför de Bülent” falan filan. Camlar İbrahim Toraman, Tarkan, Ricky Martin fotolarıyla süslenmiş. Harro styla. O “de” ne oluyor ulan o “de” ne? Nasıl bir ruh halinin, nasıl bir sersem s.kin mahsülüdür o “de”, neden bir artikel manyaklığı var hepinizde?

Gebze’de kafamı kaldırmadan yürümüşüm 27 yıldır; kaldırınca anladım ki hiç bir şey kaybetmemişim. Binaların 2. katlarından sonrası bomboş Gebze’nin en işlek sokaklarında bile. Birkaç tane muhasebeci, diş hekimi, sigortacı falan işte böyle olsa n’olur olmasa n’olur ofisler var. Arada da birkaç tane kuaför. Ulan bir baktım, yine Hillary Duff, Julia Roberts falan; yanında bir de Phoenix Marie. Erkek adam bilir, pornocu bu. Hiç mi araştırmaz insan Allah cezanızı versin. Tam da Çarşı Camii’ne bakmış sırıtıyor. Genç beyinleri kirletiyorsunuz, çocuklar belki daha sabah abdest aldıydı, hiç düşünmüyor musunuz bunları? “Tamam, bu karı güzel; büyütün fotoğrafını” deyip koymuşlar vallahi. Yalnız tek sıkıntı pornocu olması ve camiye bakması değil. Hatta bunlar sıkıntı değil ya, neyse.

Şu an dünya üzerindeki saçları sırma gibi, yüzü şirin mi şirin, beton ve yılan türevi ünlülere sesleniyorum: Türkiye’deki kuaförleri dava edin. Fikrimin payını isterim tazminattan bak, dava edin şunları. Siz Amerika’da Oscar alayım diye g.tünüzü yırtarken, o set senin bu set benim diye oradan oraya koştururken elin hanzosu sizin resminizle reklamını yapıp; tesettürlü kadının kimseye gösteremeyeceği saçını boyuyor, okula gidip sivilceli abazan arkadaşlarının yanında işve yapacak kıza fön çekiyor, Citroen Berlingo’dan düğün arabası yapan dengesizin müstakbel eşinin saçına birşeyler sıkıyor (adını bilmiyorum, ne spreyi o?). Hollywood’da bir gören olsa reklamda figüran bile olamazsınız lan aklınızı başınıza toplayın.

Arada işini iyi yapan kuaförlere seslenmek istiyorum: Aferin, aynen böyle devam edin. “Esin” güzel isim. Evet, “Dallas” da şık, iddialı. Camınızda densiz resimler yok. En azından pornocu yok. Çarşının ortasında da değilsiniz. İyi iyi. İsterseniz ünlülerin resimlerini koyun siz ama dikkat edin; Hillary Duff olmasın. Kadının Amerika’da, hatta Google görsellerde bile bu kadar fotoğrafı yok. Ha, bir de gözünüzü seveyim pornocu koymayın. Koyacaksanız da Rebecca Linares koyun, bir şeye benzesin.

 
 

>Lezzet Dudakları II: Meydan Pilsen

>
Bu akşam sizin için kendimi feda ettiğim mekan Gebze Meydan Pilsen. Size bardan sesleniyorum. Yani seslendiğimi düşünüyorum: Kafam o kadar güzel ki; bağırıp bağırmadığımı, seslenip seslenmediğimi yarın sorup soruşturarak öğrenebileceğim ancak.

Efendim; Gebze Meydan Pilsen, Mustafa Paşa Camii ile Atatürk Meydanı arasında kalan kısımda, Deniz Ticaret’in yanıbaşında bir Efes pabı. O kadar şahane, o kadar içten bir yer ki; normal bir hafta içi günde birkaç bişey içmek için gelip kah Fashion Tv, kah PowerTürk eşliğinde bira, rakı veya votka yudumlayabileceğiniz bir yer. Gebze’deki her mekan gibi buraya da kadınlar giremiyor. Yani bu yönde bir yasak yok; lakin girerse iyi sonuçlar doğurmayacağını tahmin ediyoruz.

Meydan Pilsen; koskoca Gebze’de alkol alabileceğiniz tek düzgün yer. Çok da şık bir menüsü var. Menüdeki en şahane seçenek et sote. O kadar acı olabiliyor ki, ertesi sabah g.tünüzden kan gelebiliyor; tavuk sote de aynı şekilde. İnanılmaz derecede acı ama bir lezzetli ki ellerinizi bileklerinize, kollarınızı da dirseklerinize kadar yiyebilirsiniz. Acının sebebi aşçı veya aşçının koyduğu pul biber değil; maalesef market alışverişini yapan, barmen ve aynı zamanda mekanın ortaklarından biri olan Okan. Kendisi biraz ayarsız ve ileri derecede acımasız olduğu için, biberlerin en kanırtanını, en acısını seçmeye and içmiş. Çok kaliteli bir de garson ekibi var: Hızlı konuşmasından pek bir şey anlaşılamayan Şükrü, kafayı bir dünya yapmış müşterilerle kurduğu verimli diyaloglarıyla tanınan Turgay ve kafası her daim müşteriler kadar güzel olan Vijdat. Özellikle menünün en alengirli seçeneğini Vijdat’a sipariş vermeyi deneyin. Çok eğlenceli bir deneyim olacaktır.

Meydan Pub’ı Meydan Pub yapan asıl özellik, barda dönen muhabbet. Barın ardında Okan veya büyük başkan Onur’un olması durumu pek etkilemiyor. Aslında Onur başkan olduğu zaman bara pek uğramıyorum; çünkü kendisinde agresif bir tavır var sanki. 2. biradan sonra bünyeme yerleşen densizliği Okan gibi soğukkanlılıkla değil de, halinden tavrından beklediğim gibi sağlı sollu yumruklarla karşılayacakmış gibi bir görüntüsü var. Yine de çevreden duyduğum kadarıyla şeker gibi biriymiş kendisi. Neyse; Okan barda durduğu zamanlarda kendisinin türlü dengesizlikleriyle karşılaşma şansını da elde etmiş olacaksınız. Meydan Pub’a Okan’ın bulunduğu bir günde gelip bara oturursanız kolonyayla ıslatılıp ateşe verilmenin, biranıza votka karıştırılıp t.şşak geçilmenin keyfine varabilir, kendisiyle iddiaya girip kaybetmenin mutluluğunu yaşayabilirsiniz. Dünyanın en antipatik Fenerbahçelisi olmasına artı olarak, bar müdavimleriyle girdiği +18 diyaloglarla da keyfinize keyif katacak, yeri gelecek sizi gülmekten altınıza s.çırtacaktır; emin olun.

Son olarak, Meydan Pilsen’de yapmanızı kesinlikle tavsiye edeceğim şey; kendinizi mekandakilere sevdirip bir bar müdavimi olabilmektir. Bar müdavimi olduğunuzda Yunus’un derin futbol bilgisine, Barış’ın üniversite maceralarına, Olcay ve Apo’nun muhabbetine, Deniz’in aşağılayıcı konuşmalarına, Emre, Süleyman, Ali Ceylan ve benim Vijdat’la girdiğimiz anlamsız diyaloglara, Zekeriya’nın sakarlıklarına, Okan ve Tombiş’in PES atışmalarına; en önemlisi de Eko’nun bol mezeli, rakılı sofralarına kaynayabilirsiniz. Gebze’de s.k gibi geçen bir günün ardından, kafanızdaki binlerce problem ve onlarca sorunu silip atabilecek, çözümü olan veya olmayan dertlerinizin üzerini bir geceliğine de olsa örtebilecek bir yer varsa, o da Meydan Pilsen’dir.

O kadar reklam yaptım; 1 yıl içkiye para vermem, haberin olsun Okan.

Hepinize iyi akşamlar.

 

>Ducati Bizi Işınla

>Reklamın iyisi kötüsü olmaz mottosunun niçin sadece Türkiye’de geçerli olduğunun açıklamasının yapılmasını istiyorum. Reklamın iyisi bal gibi olur. Reklamın iyisi olmayınca akılda da kalsa ben o ürünü kullanmam. Kullanana engel olur, gerekirse canını yakarım. Mal mıyız lan biz? İyi reklamı haketmiyor muyuz? “Nası olsa s.ke s.ke bu ürünü alacaksınız, reklam yaptık ama dostlar alışverişte görsün diye, yoksa reklama bilem ihtiyacımız yok” dercesine yapılmış reklamlar yüzünden televizyon izlemiyorum 15 yıldır. Gündemden koptum.

Televizyonu açtığım zaman otistik çocuklar gibi sadece reklam izlerdim eskiden. Yalan yok, televizyon izlemeyişimin nedeni reklamların kalitesizliği değil; evde bir tane televizyon var ve o televizyonda da gündüz Esra Erol, gece de NatGeo izleniyor. Evde olup da bu yayınlara maruz kaldığım günden bu yana Türkiye’de abazanlığın yaş ve cinsiyete göre değişmediğini, Esra Erol’un çok feci bir hatun olduğunu, Goddard Yüksek Çözünürlük Tayfölçeri’nin ultraviyole ışığında çalışmak üzere tasarlandığını ve çiftleşme dönemindeki erkek bir filin dişi fil sandığı gergedana tıklamaya çalışırken belini kırarak öldürmesinin hiç de az rastlanan bir durum olmadığını öğrendim. Arada çıkan reklamlardan da Türkiye’de reklam sektörünün amacının tüketiciyle t.şak geçmek olduğu kanısına vardım.

Öncelikle 11880 ve 11818’i kullanmayacağım. Niçin ikisi için de çalgılı çengili ve bol embesilli reklamlar hazırlandığını anlayabilmiş değilim. Bilinmeyen numaraların gırnata ve darbukayla ilgisi var, orası kesin ama sormaya çekiniyorum; herkes biliyor da ben bilmiyormuşum gibi hissediyorum. YapıKredi reklamındaki komik olduğunu zanneden hıyarağası da ancak g.tümdeki kıl dönmesi kadar komik. Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı Pepsi reklamı kadar s.kik bir reklam da uzun zamandır yoktu; hayranları beleş konuşsun, ödemeli arama yapmasın, gizli gizli annesinin telefonundan kendi telefonuna kontör atmasın diye reklama çıkmış, öyle diyor artis. Fiat da “Babam öyle diyo”dan beri piçli reklam çekmiyordu yanlış hatırlamıyorsam, küçük çocuklara ağız dolusu küfür etmeyeli çok olmuştu. “Kaçalım kaçalım koşalım” diyen o insan artığından beri içimde ukteydi veletlere sövmek. Aklıma geldikçe içimde fırtınalar koparıyor, seri cinayetler işlemek istiyorum bir yandan Michael Jackson gibi dans etmeye çalışıp diğer yandan “Ziyanı yok” diye g.tünü yırtarkenki hali gözümün önüne gelince. Kesin konuşmayayım ama, eğer bir gün görürsem bir yerlerde ve tanırsam; polis çağırın, jandarma çağırın. Öldürürüm ben onu.

Neyse efenim; piyasanın durumu bu olunca, bir el atmak farz oldu. İlk önce Türkiye piyasasında hak ettiği konumda bulunmayan bir marka olan Ducati için bir reklam projem var. Masrafsız da. Bembeyaz bir ekran izlerken, dış ses “Ducati, bizi ışınla!” diyecek. Ekranın bir yanından Ducati marka bir motorsiklet hızla girecek, diğer yanından çıkacak. Göremeyeceğiz bile. Sonra aynı dış ses sloganını söyleyecek markanın: “Ducati. Sizi ışınlar.”

İkinci projem, hala kendisine yaratıcı bir reklam bulamamış bir marka olan Martini’ye. Türkiye’de çok fazla kullanılan bir içki değil. Bira ve rakının oldukça gerisinde. O yüzden reklam yüzü olarak tanıdık, bilindik bir kişi oluşundan mütevellit Berdan Mardini’yi seçtim. Parası neyse verin çocuğa. Şimdi Martini reklamlarındaki o elit ortamlar, yılan karılar Türkiye’de yok. Martini müşterisini rakı ve biracılardan çalacak. “Hep CHP’ye oy verdim ,bu kez de AKP’ye veriyim” diyen insanların bulunduğu bir ülkede “Hep bira içiyorum, bu akşam da Martini içeyim” denebilir gayet.” Bir meyhanede buluyoruz kendimizi reklam başlar başlamaz. Yavaş yavaş hareket eden kameranın görüş açısına Berdan Mardini giriyor. Sol altta küçük bir yazı: “Berdan Mardini – Turkish singer, actor”. Elindeki midye dolmayı ağzının iki yanından pirinçleri döküp saçarak lüplettikten sonra Martini’sine uzanıyor, lakkır lakır içiyor. “Ohhhhh” diyor sonra, ve kameraya doğru elindeki Martini’yi kaldırarak “Well done, Martini” diyor. Böylece hem Türk alkol piyasası canlanmış, hem Türk futbolu kazanmış, hem de Rusların sıcak denizlere inme emeli suya düşmüş oluyor.

Monitörü birden fazla görmeye başladım Zekeriya. Ben bir kusayım.

 

>İntihar Kılavuzu: Müntehirin Bileklerindeki Ahkam Kesikleri

>Şimdi; intihara meyilli biri olmakla itham ediyor beni Mustafa. Her ne kadar “Manyak mısın oğlum lan ne alakası var?” diye çemirsem de haklı hissedecek kendini bu yazıyı okursa eğer. Mustafa emin ol baltayla falan kendimi öldürmek gibi bir fikrim yok şu an (ki bilirsin, öyle naif yöntemler tercih etmem böyle bir konuda) ama günlerdir şu meth denen ekşi sözlük yazarının intiharı olayını düşünüyorum. Öyle bir takıldı ki aklıma, çıkmıyor aq. Psikolojik sorunları olabilir insanların, Türkiye’de psikolojik destek alması gereken en az 50 milyon insan var. Ben de o takribi 50 milyon kişiden biri olduğumu düşünmesem psikoloğa gitmezdim mesela ama psikiyatrik derecede problem sahibi olmaktan hep korktum. İşte bu meth de beton gibi bir antidepresan kullanıyormuş. Allah’ım, sen kimseye verme böyle hastalık, e mi? Hayatında bir kez antidepresan kullanıp ebesininkini tersten gören bir insan olarak intihar konusunu ahkam kesikleri içerisinde bırakmak istiyorum şu an.

Şimdi ekşi sözlüğe girip bakınca adamın 10 sayfalık nick altının tamamının 13 Kasım ve sonrasında yazıldığı görülüyor. Yalnız biri demek ki bu adam. Depresif. Öncelikle içine kapanık ve yalnız olduğunu düşünen insanların dikkat çekebilmek amacıyla yapabildikleri en radikal eylemdir intihar girişiminde bulunmak. Zaten her insan kendini depresyonda bulduğunda, anlaşılmadığından, yalnız bırakıldığından dem vurduğunda aklına ölüm gelir (“E öleyim de kurtulayım aq” gibi). Gerisinde bıraktıkları tarafından duyulan pişmanlığın hayalini kurar. Kendisini ciddiye almayanları vicdan muhasebesiyle başbaşa bırakabilmiş, kendisine sağken hiç zaman ayırmamış insanların derin bir acı ve suçluluk duygusuyla kendilerini sorgulamasını sağlayabilmiştir intihar edince; öyle düşünür yani. Bunalımdaki bir insanın duygu yüküyle çok da yanlış bir düşünce sistemi değil aslında ama bir de ne kadar süre etkili olduğu muamması var.

1: Neden intihar?
Kendimce düşünüyorum şimdi insan ne gibi nedenlerle intihar edebilir diye. Hmmm… Evet aslında çok fazla neden yok: Bunalım, depresyon, çaresizlik hissi, vs vs. Başka bir adı var mı bilmiyorum; bunların hepsi aynı şey. Sadece oluşma nedeni kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Sevgiliden ayrılma, sevgisizlik, ilgisizlik, ekonomik problemler, yakın birini kaybetmek gibi eksikliklerden doğabiliyorken; ihtiyaç olarak addedilen şeylerin gereğinden fazlasına sahip olmak da aynı şekilde depresyona neden olabiliyor. Örnekli olarak açıklamak gerekirse; haddinden fazla ekonomik refah sahibi bir kişi için hayatındaki diğer ihtiyaçlar (sevgi, ilgi, saygı,…) aslında normal seviyede bile olsa yetersiz gelebiliyor bazen (“Her şey ne kadar sahte, insanlar yalancı!” diye gev gev öten o antipatik güruh bunlar işte) ve bir depresyona neden olabiliyor bu. Depresyonda da ilk çare olarak sahtelikten, ilgisizlikten ve önem verilmeyişten mütevellit “Benim değerimi bilmiyonuz olum, aha ben gitsem hepiniz boku yersiniz” düşünce yapısı oluşuyor ve “Lan? Ben olmasam? İyi fikir aslında” biçiminde kabaca tabir edilebilecek intihara meyilli ruh hali ortaya çıkıyor.

2: İntihar eden kişi niçin intihar nedir?
Öncelikle intihar edeceğini söyleyen veya ima eden kişiye “İntihar çözüm değil yavrucuğum” diyenlere bir lafım var: Sakın bir kelime daha etmeyin, bi s.kim bildiğiniz yok. İntihar eden kişi (“intihar eden kişi” çok uzun, o yüzden “müntehir” kelimesini kullanıyorum bundan sonra) için intihar bir çözüm yolu değildir, bir cezalandırma yöntemidir. Müntehir değersiz addedilmiştir, ilgi ve sevgi görmemiştir; bu konuda hiçbir hatası yoktur o yüzden. O aslında çok iyi, mükemmel, sevilesi bir insandır ama ilgisine mazhar olmak istediği kişiler ileri düzeyde saygısız, g.t ve şerefsizdir. Hiçbir haltı haketmeyen bu kişilere gösterdiği derin sevgi ve ilgi bu kişilerin kendisinden başka kimseden göremeyeceği düzeyde olduğu için onları yokluğuyla cezalandırmaktır niyeti. Bir başkasını cezalandırmak için kendisine zarar vermek elbette mantıklı bir hareket değildir ama müntehir zaten intiharı kafasına koyduysa kendisi psikolojik olarak rahatsızdır, sağlıklı düşünemiyordur çünkü kafasında kurduğu neden – sonuç ilişkisinde tutarsızlıklar var. Anlatacağım yavrum, acele yok.

3: Müntehire edilmemesi gereken laflar
Aslında müntehirin etrafındaki insanların iyi niyetle müntehiri vazgeçirmek için sarfettiği sözler, müntehir için motive edici olabiliyor. Az önce bahsettiğim “İntihar çözüm değil” klişesi mesela. E çözüm değil tabi. O da biliyor. Zaten anlaşılamamaktan yakınan bir insana “Aha işte bak, yine anlamıyonuz aq” dedirtmekten başka bir işe yaramıyor. Bir diğer sakıncalı söz “Kafaya takmaya değer mi?” veya “Canın bu kadar kıymetsiz mi?“. Bunu söyleyen adama şunu söylemek lazım: Ulan aq malı; zaten müntehir için kendisi dışındaki insanların değerleme vasıfları yetersizdir. Yani adamı intihara sürükleyen şey, zaten kendisi için değerli olan bir şeyin kendisini değersiz görmesidir. Sen yine adamı haklı çıkararak iyiden iyiye kararını desteklemiş oluyorsun. Kaldı ki bu iki s.kik cümle barındırdığı ton itibariyle son derece küçümseyici, aşağılayıcı cümleler. Müntehirin aklını kurcalayıp duran “Acaba onlara gereğinden fazla mı değer veriyorum, yoksa ben onlara ne kadar değer verirsem vereyim benim ilgimden çok daha fazlasını hakedecek düzeyde insanlar mı, değersiz olan ben miyim yoksa aheyyy!” sorunsalının cevabını vermiş oluyorsun. Agresif tavırlar da oldukça faydasız, hiç tarzı olmayan müntehirleri bile gaza getirici etkiler yapabilen bir davranış biçimidir. Adam camdan aşağı bir bacağını sarkıtmışken “Saçma sapan hareketler yapma lan, gel içeri s.ktirtme sülaleni” derseniz; normalde ancak koala kadar kanı kaynayan, ancak Fethullah Gülen kadar sinirlenen o naif kişinin “Haessktir lan” deyip bir panter gibi aşağı atlayışına tanık olabilirsiniz. Son olarak da kendinden ve çevresinden örnekler veren gözlemci yardımseverlere değinelim. “Ali bak benim de var bir sürü derdim, hiç intihar ediyor muyum? Hadi ver o bidonu” veya “Ayşe gözünü seveyim çıkar şu namluyu ağzından. İntihar etme. Geçenlerde bizim üniversiteden Nesrin de intihar etti, öldü” türünde kurulacak cümlelere alacağınız yanıt yine “Ama anlamıyorsun, benim durumumu çok farklı” olacaktır.

4:Bir kişinin intihar edeceği nasıl anlaşılır?
Aslında hem kolay, hem zor. Yalnızlıktan, anlaşılmamaktan, zor durumda bulunmaktan yakınan herkes; evet herkes intihar etmeyi düşünmektedir. Bu yazıyı okuyanlar da, okumayanlar da intihar etmeyi bir veya birkaç kez düşünmüşlerdir. İntihar hakkında düşünmek bir intihar sebebi olamaz, hatta intihara meyilli olan insanların çok azı intihar eder. Ayrıca intihara meyilli olmak da ne oluyor ki aq? “Hmmm… Kız terketti. Hayat çok fena. Kredi kartı borçları da birikti. Napsam ki. İntihar mı etseeem, yoksa bi posta 31 çeksem keyfim yerine gelir mi?…” tadında bir şey geliyor gözümün önüne “meyil” lafını duyunca. Saçmalama Mustafa.

5: İntihardaki inanılmaz mantık hatası
Müntehirin asıl niyetinin kendisini hiç mi hiç s.klemeyen insanlara bir ceza vermek, onları suçlu durumuna düşürüp akıllarını kurcalamak olduğundan bahsettim az önce. Şimdi sevgili müntehir kardeşim; sen zaten bu kişilerin vurdumduymazlığından, s.klemezliğinden, kadir kıymet bilmezliğinden yakınmıyor musun? Sen kendini 38 kez aynı yerinden bıçaklayıp öldükten, “Ayşe, Fatma, Hayriye; sizin yüzünüzden intihar ettim Allah belanızı versin” diye notunu da bıraktıktan sonra (Önce notu bırakıp sonra ölmen gerekiyor tabi) bu şahıslar seni yine s.klemeyecek ki. En iyi şartlar altında 1 haftada bir zamanlar senin var olduğunu bile hatırlamayacak.

-“Ayşe, Müntehir intihar etmiş lan!”
-“Ayyyy, deme yaaa. İçim bi fena oldu bak. Daha dün mesaj atmıştı seni bir kez olsun görmeden ölmek istemiyorum diye.”
-“Buluştun mu peki?”

-“Ay yok be, ne buluşçam. Cüneyt falan duycak sonra.”
-“$eqrm kitseq mi acbaa cnazsne?”
-“Ne bileyim kanka, gitsek mi?”

-“Gidelim yaa, sonra da Cüneytlerle buluşur bişeyler içeriz.”

-“Tmm bn twitliyorum hmen o zman beb$im :D”

Sonra bir de şu var; sen öldüğünde birileri elbette üzülüp ağlayacak ama o üzülüp ağlayan azınlık da zaten senin ceza vermek istediğin çoğunluk içerisinde olmayacağı için masum insanların asabını bozmuş olacaksın. Hani nerde mantık? Öküz?

6: İntihar etmeyi düşünüp edemeyenlerin önündeki engeller
İntiharı az önce de dediğim gibi hepimiz düşünüyoruz. Ama hepimizin engelleri var. Benim için engel Tanrı’ya olan inancım mesela. “Lan 27 yıl dayanamadım dünyaya, sonsuza kadar cehennemde mi yanayım?” diyorum şahsen. Bir başkası için engel gün gelip de herşeyin istediği gibi olacağına duyduğu inançtır belki. “Ya ben intihar ettikten sonra yıllardır oynadığım sayısal kuponu tutarsa? Yok lan yok, intihar etmiyim en iyisi.” diyebilir insan. Ya da korkar müntehir; “Oğlum intihar edersem babam ağzıma s.çar neler düşünüyorum ben?” gibi. Allah muhafaza, insanın son olarak bir tane engeli kalmalı intihar etmemek için. Yoksa ediverir vallahi. O nedenle, saçma sapan, alakasız da olsa müntehire intihar etmemesi için nedenler sunmak lazım. Öpüp okşamak, sevmek lazım. Şeker de yiyebilsin.


7: Neden intihar etmeye çalışan
kişi sürekli vazgeçer?
Çünkü zaten ilgisizlikten yakınmaktadır. Elinde megafonlarla polisini itfaiyesini kendisini köprüden indirmek için canhıraş bir uğraş içerisinde görünce, kendisini köprüye çıkarıp trafiği tıkattıran neden ortadan kalkmış oluyor. Zaten o adam köprüye gidene kadar sürekli kendisini intihardan vazgeçirecek bir nedenin karşısına çıkması için dua ediyor. O polisler, yakınların bir andaki yoğun ilgisi hayata bağlıyor adamı. Polisin kendisini kucaklayan tavrını gerçekten değer verildiğini düşünerek karşılıyor; halbuki trafiği tıkamış herif. Polis ne yapacak? Suyuna gidecek herifin. Beline bir tekme vuracak değil ya! Şaka bir yana, zaten ruhsal dengesi yerinde olmadığı için o sahte ilgiye sahte olduğunu bile bile sarılıyor adam. Kendini kandırıyor. Ölmeyi hazmetmek kolay mı lan?

8: İntihar ederken tercih edilebilecek ölüm biçimleri
Kendini bir yerlerden atmak her zaman başarılı olmadığı gibi çok da acılı görünüyor dışarıdan, ya da kendini asmak. Ben de Amerikan filmlerindeki polislerle aynı görüşü paylaşıyorum acılı ve hayvani intihar biçimleri için: İnsanın kendinden nefret etmesinden kaynaklanıyor olabilir. Yine de acı çekmeye gerek yok. Kendine saygısı olmayabilir insanın, o zaman cesedin çeksin cezayı. Sen çekme. Bu şekilde kendinden nefret edenlere acı çekmeden ölmek için trenin önüne atlamak, hızarla kesmek, pimi çekilmiş el bombası yutmak, Kadıköy’de Galatasaray formasıyla naralar atarak dolaşmak gibi önerilerim olabilir. Heyecanı atıp motive olmak için dinlenecek müzikler de önemli. Metal müzikler intiharı daha heyecanlı hale getirir diye düşünüyorum. Yine acısız ama sessiz sedasız ölmek isteyen huzur düşkünleri için ise önerim elbette zehir veya ilaç. Bol alkolle alınmasını tavsiye ediyorum.

9: Usulüne uygun intihar nasıl olur?
Öyle intihar edeceğim diye sağa sola duyuran adam kolay kolay intihar etmez. Onun umudu vardır. O adam intihar etmez demiyorum, eder. Eder ama çevresindeki insanların gerçekten kendi algıladığı gibi öküz olması lazım. Asıl intihar, has intihar haber verilmeden edilendir aga. Eğer kişinin bunalımı çevresel değil içsel etkilerdense veya sorununun çözümüne dair hiçbir olumlu gelişme olmayacağına kani ise o adam intihar eder. Sessiz sedasız. Hiç kimseye duyurmaz. İşin ilginç yanı, bu tür intihar vakaları yalnızlık, ilgisizlik, sevgisizlik nedeniyle olmuyor genelde. Hep seveni çok olan insanlar sessiz sedasız intihar ediyor. Ne derdi var bunların? Onu ben değil de profesyonel biri anlatsın bir zahmet. Her şeyi benden beklemeyin.

Sonuç olarak; bir adam intihar edecem diyorsa bu onun intihar edeceği anlamına gelmediği gibi, intihar etmeyeceğinin de garantisi yok elbette. Günümüzde sözlük olsun, facebook olsun pek çok platformda intihar etmemek için umut arayan müntehir arkadaşlar yakın çevrelerinin de asabını bozuyorlar. Benim kişisel tercihim başımın hemen arkasına yerleştirilmiş mutfak tüpü ve namlusu ağzıma sokulmuş bir süperpoze tüfek olurdu. Ortalığı velveleye vermek yerine de bir veda blogu yazar, intihar edeceğim günden 1 gün sonra yayınlanması için ayarlardım (Ehhehheeee, aldı mı okurları bir telaş?)(Hiç sanmıyorum). Şimdi bunları yazdım diye kimse telaşa kapılmasın. Ya da kapılsın çok s.kimdeydi. Ama ben Mustafa’nın dediği gibi intihara meyilli bir insan değilim. İntihara meyilli olan Zekeriya’dır. Bende meyil falan yok. İntihar edeceğim dedim mi, ederim(bak!).

 

>Çalışmayınca da Gayet Rahat Olabiliyormuş

>İlkokul 1. sınıfı Eşrefbey İlköğretim Okulunda tamamladıktan sonra babam dinmek bilmeyen gözyaşlarıma ve türlü edepsizliklerime duyarsız kalarak beni Osman Gazi İlköğretim okuluna yollamıştı. Mahalledeki işyerlerinin arasına sıkışmış tek ev bizimki olduğundan, hayatımda edindiğim ilk arkadaşları terketmek çok koymuştu bana. Bir de yeni okulumda bir yıldır beraber okuyan çocukların arasına düşünce ayrımcılığı, hor görülmeyi, dışlanmayı, dayağı tattım. Sonradan iyi arkadaş olduk hepsiyle ama, beni dövenleri de zamanı gelince bir güzel dövdüm hıncımı da aldım.

Eşrefbey’de gestapo sistemi vardı; koridorda heyula gibi bir nöbetçi öğretmen, zilin çalmasının üzerinden 1 saniye geçmiş olmasına rağmen hala sınıfa girmemiş anarşist veletlerin kıçına kıçına vururdu. Bahçe duvarları o kısacık boyuma oranlandığında gökyüzünü görmemizi engellemek için yapılmış gibi duruyordu falan filan. Osman Gazi’ye geçince her ne kadar sevilen bir çocuk olmasam da, teneffüslerde beraber kaçıp bakkala gittiğim arkadaşlarım oldu bir anda. Kendimi Zorro gibi, Tenten gibi hissediyordum her atladığımda bahçe kapısından. Arkadaşlarım bakkaldan leblebi tozu, çatapat falan satın alıyor, bakkal amca da saçma sapan bir yere koyduğu kasadan para üzerini verirken bizimkiler ceplerini sakızlarla dolduruyordu. Okulun bahçesine dönüldüğünde o sakızlar ortak bir havuza aktarılıyor, herkese eşit bir şekilde paylaştırılıyordu o havuzdan. Ben hariç; çünkü ben her seferinde telaş yapıyordum, bir tane sakız alamadan bakkal para üstünü veriyordu. Sonunda hırsızlık maceramız bakkal amcanın seri tokatlarıyla sona erdi bir gün. Sakızlardan çalabildim en sonunda, ama kapıdan çıkar çıkmaz ağlamaya başladım; geri dönüp “Amcaaeeee, ben bu sakızları çaldım, bana hırsızlık yaptırdı bunlar!” diye hönkürdüm adama. Adam da hepsini bir güzel içeri aldı, çatır çutur tokatladı; bendeki sakızlara dokunmadı hem de. Bembeyaz tenlerde kırmızı kırmızı parmak izlerinin oluşmasını izlerken çiğnediğim sakızdan çıkan Buruşlii resmine takıldım ister istemez; “E adam Buruşlii sakızı satıyor, Buruşlii gibi adam dövmesi normal” diye düşündüm çocuk aklımla. Akşama kadar çocukların yüzünden silinmeyen kızarıklıklar da Kızılmaske’nin yüzüğünü hatırlattı bana. Bir suç işlediler ve bir gün boyunca yüzlerinde taşıdılar suçlarını. O günden sonra dayak arsızı oldum uzunca bir süre.

Neyse, tepeden tırnağa hırsız bir toplumuz. Halkın her kesiminde, her her iş kolunda, her yaş grubunda hırsızımız var. Siyasetçisi, bürokratı, bilim adamısı, sanatçısı, işvereni, işçisi… Zaten siyasetçiler bu genel özelliğimizi belli ediyor. Hırsız değilse bir adam, halk onu seçmiyor. Namuslu, onurlu adam iktidara gelmiyor. E halk n’apsın namuslu, haysiyetli adamı. Gerizekalı ki o. Mal o. Halk kendi gibi olanı seçiyor. Şarkıcılarımız duyuyor güzel bir şarkı dünyanın ta öbür ucunda, hop; yeni albümünün çıkış parçası yapıyor yerli melodiler ekleyip. Adam profesör olacak, makaleyi internetten copy-paste ile hazırlıyor (intihal diyoruz buna); sanki çok büyük ahlaksızlık, görülmemiş terbiyesizlik gibi gazetelere haber oluyor. E o adam salakmış işte. Bir sürü var aynısını yapan. Bu yakalanmış sadece. Bir farkı yok ki.

Bu ülkede yaşamak öyle kolay değil. Kurtlar sofrası burası aq. Paranızı yere düşürseniz almak için eğilmekten başka bir yol bulmanız gereken bu ülkede varlığınızı sürdürebilmek için bazı ahlaki değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekiyor. Hayattan zevk almak için bir zaruret buralarda ahlaksız olmak. Para kazanmak için, başarılı olmak için, yaşayabilmek için. Hangi sektörde olursa olsun. Üretmek için çaba sarfetmeye gerek yok, kopyalayın, benzetin, çalın.

Gelelim konuya; aslında oldukça ilginç ve Türkiye’de daha önce denenmemiş türde bir proje “Naro ve Teco: Priapos’un Peşinde“. Birkaç yıl önce Van Damme’ın oynadığı “JCVD” isimli bir film vardı, hatırlarsınız belki; yaşı ilerleyince kariyeri düşüşe geçen Van Damme kendini oynuyordu bu filmde. İşte “Naro ve Teco: Priapos’un Peşinde” filminde de Nuri Alço (Naro) Coşkun Göğen (Teco) ve Eray Özbal kendilerini oynayacaktı. İlgilenip konusuna bakarsanız ne kadar özgün ve başarılı bir fikir olduğunu anlarsınız. Maalesef sadece anlayacaksınız. Çünkü Orçun Benli, Şükrü Üçpınar ve Alptekin Öztürk’e ait bu güzelim projenin sadece “Aaa ne güzel lan, Türk sinemasının kötü adamları bir arada” kısmına takılarak ve “Biz elimizi daha çabuk tutalım hacı” mantalitesine sarılarak fikir intihali yapan birkaç adam nedeniyle bu proje hayata geçemeyecek. Çünkü bu projeye dahil edilen tüm oyuncular, daha hızlı davranıp senaryoyu kolpalayan çakalların “Günah Keçisi” projesinde yer alacak ve kadroya Şahin K da dahil edilecek. Çünkü bu yeni proje Türk sinemasının geçmişinden bugüne bir bakış atmak yerine tamamen sansasyon ve gişeye yönelik olacak. Bu yüzden senaryoya Şahin K sıkıştırılmakla kalınmayacak, bu iftihar edilemeyecek uluslararası meşhur Türk’ün kişisel şovu haline getirilecek. Bu yüzden kaliteli, sinemaya sinemasal bir tat almak için giden seyirciye hitap etmek yerine “La olum, şu Alamancı pornocu oynuyo la filimde, gidip bi bakak la” deyen seyirciciğin cebindeki paraya gözünü dikecek. Ülkenin sanat anlayışı bile ne hale gelmiş lan Zekeriya… Elle tutulur hiçbir yanımız kalmadı.

Neyse, ne anlatıyordum? 5. sınıftan sonra Gebze Anadolu Lisesi yılları başladı. Hazırlık sınıfında ilk sınavım Türkçe sınavıydı. İlk sıra arkadaşım Gökhan’la beraber eşşek gibi, hayvan gibi kopya çektik. İkimiz de 88 aldık, ikimiz de sınıfın en yüksek notlarını aldık. Ödül olarak hocanın vaad ettiği Tadellenin pakedini açarken hiç elim titremedi lan. Bir lokmada yuttum onu. Üzerine bir de geğirdim. Çok da iyi yapmışım.

 

>Lezzet Dudakları – I: Çarşının Ortasındaki Mado

>Bu akşam size Gebze Yeni Çarşı’daki Mado’dan sesleniyorum. Aslında uzun zamandır buradan sesleniyorum size ama hiç duyduğunuz falan yok. Kapalı mekan, ondan herhalde. Neyse; yaşadığım kuburvari kentten adımımı dışarı atmayalı bugün tam 5 hafta oldu. Ne güzel 500T’ye binip gidiyordum arkadaşların yanına; hiç olmazsa it gibi sağda solda sürtüyorduk. Her gün aynı sokaklarda gezip aynı yerlerde kahve içeceğime, haftada bir günlüğüne de olsa farklı sokaklarda gezip farklı yerlerde içiyordum aynı kahveyi. Zaten belli bir mekana dadanıp tüketme hastalığım var benim. 1 aydır Mado’dan çıkmıyorum. Ondan önce Ellade’yi tükettim, bir de Pusula’yı. Anlatmaya Mado’dan başlayayım dedim ben de.

Efendim, Gebze’nin Yeni Çarşısının ortasında, Halk Bankasına gelmeden hemen sağda bulunuyor Mado. İki katlı. Üst katında sigara içilebilecek bir balkonumsu kısım da var. O kadar sıcacık bir ortam ki burası, hemen başınızın üzerinden aşağı doğru bakan ısıtıcılar beyninizi kaynatıveriyor içerden. Duvarlardaki Filicori afişleri ve tavandan sarkan sonradan görme bir zevkin ürünü avizeler loş ve basık mekanda içinizi daraltabilir. Alçak, minicik masaları ve kıçınızı sığdırmakta zorlanacağınız koltuklarıyla adeta bir konfor yumağına benzeyen balkon kısmı benim kullandığım tek kısmı Mado’nun; geri kalanı için bir şey söyleyemeyeceğim.

Gelelim menüye. Menü oldukça geniş. Şimdi içindekileri saymanın bir alemi yok, zaten menüdekilerin yüzde seksenini bulamıyorsunuz gittiğinizde. Şu var mı? Yok. Bu var mı? Yok. E bi profiterol ver bari o zaman. İçecekler de ayrı bir konu; latte mi istediniz? Milkshake tadında, soğuk geliyor. En güzeli Türk kahvesi. Öyle bir tantanayla getiriyorlar ki Türk kahvesini, padişah gibi hissediyor insan. Falına bakılamıyor yalnız, nostaljik zarflı fincanlarda geliyor kahve, tabak yok; tepsiyle geliyor. Yanında bir bardak su ve o gün en az hangi tür çikolata satıldıysa ondan koyuluyor bir tane.

Yaklaşık 1 ay daha Mado’ya geleceğim inatla, sen her ne kadar bu durumdan hoşnut olmasan da Zekeriya. Ardından tekrar eski mekanları tüketmeye başlayabiliriz. Gebze’de yaşıyoruz oğlum, gidecek kaç yer var ki?