RSS

Kategori arşivi: Сталкер

>Soyadı "-ski" İle Biten Yönetmenin Metafor Saplantısı

>Son 6 aydır doğru düzgün bir film bile izlemedim, geçen yıl sinemaya toplasan 3 kez ya gitmişimdir ya gitmemişimdir yani ama ta 1 yıldır bekliyorum Black Swan çıksın da izleyeyim diye. Aronofsky denen adamın ismini ilk duyduğumda yıl 2000’di, Requiem For A Dream vizyondaydı. Ben o filmi izlemeyi reddettim, hala da izlemedim; bir sürü emo genç verecek otun kokonun gözüne, ben de onların kafalar bir dünya hallerini izleyeceğim yani. Vakit kaybı. Evet, çok önyargılıyımdır ben; belki de alakası yoktur benim düşüncemle ama bir kere soğumuşum filmden. Yine de övgü almış herif oldukça; ben de Pi‘yi izledim.

Pi, olağanüstü bir film. Hani “Şiddetle tavsiye ediyorum” falan denir ya; şiddetle olmasa da tavsiye ediyorum. Hayatın anlamını, gizemini çözmeye çalışan o naif filmleri küçümseyen bir film gibi gelmişti bana izlediğimde. İşlediği konu olarak bir Tarkovsky filmi gibi derin, anlatım olarak da bir Bergman filmi kadar olmasa da benzemek istercesine izleyene kendi yargılarını kabul ettirmeye çalışır mahiyetteydi. Sonuçta siyah beyaz olması, müzik sıkıntısı ve kaos hali filmi tekrar tekrar izlenecek bir film olmaktan çıkarıyor ama yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğu düşünüldüğünde takdir edilebilir. Ben ettim. Aferin.

Aronofsky ile benzer tarzda filmler çeken yönetmenleri düşünürken aklıma iki kişi takıldı: Jodorowsky ve Tarkovsky. Sonra bir bakayım dedim, üçü de Yahudi bu amcaların. Heee, dedim sonra. Yani Yahudi olunca bol metafor, derin mevzular falan filan. Nedenini anlayamadığım biçimde Yahudi asıllı yönetmenler filmlerinde izleyiciyi metafor manyağı yapıyorlar.

İlk önce Jodorowsky’den bahsedeyim; öncelikle Allah onun belasını versin. El Topo‘dan hiçbir şey anlamadım. Abuk sabuk, sanki kendince İncil’i yorumlamış; mekan olarak Orta Amerika’yı seçmiş, ve bu mekanda kendi yorumlarını metaforlar aracılığıyla anlatmış. Yani yapabileceğim en mantıklı açıklama bu. İzlemeyin demiyorum ama pek bişey anlamayı ummayın. Bir de Holy Mountain‘a şans tanıyayım dedim. Şimdi arkadaş, Hristiyan toplum eleştirisi midir, ateizm manifestosu mudur; film sodomize bir kentte İsa figürünün yaşadığı garip deneyimlerle başlıyor. Sonra tabii ki sapıtıyor yani. Hele bir sonu var ki filmin; adam gizlemeden, saklamadan “Evet sevgili izleyicilir. Yaklaşık 1.5-2 saat boyunca sizle t.şşak geçtim. Çok da güzel eyi yaptım” diyerek bitiriyor. İşte o gün bitmiştir benim için Jodorowsky. İstanbul Film Festivaline geliyormuş. Gitmem.

Tarkovsky’yi anlatmanın bir alemi yok. Zaten sadece Stalker izlense anlaşılır. Daha sonra tekrardan çekilen bi Solyaris var, orijinalini izleyin efendim. Tarkovsky de derin mevzulara dalan, hayatın amacını sorgulayan filmler çeken bir kişi. Bir de mükemmeliyetçi ki, derdini etraflıca anlatabilmek için uzattıkça uzatıyor filmini. Ama dadından yenmiyor filmleri. Stalker’ı izlediğimde daha sonraki dönemlerde ne çok yapımcı tarafından kopyalandığını da gördüm; Lost‘u izledikten sonra bir izleyin bakalım, ada nereden geliyormuş?

Üşenmedim, baktım Yahudi yönetmenlere. Ulan ne kadar çok tanıdık kişi var; Coen kardeşler, David Cronenberg (bunun da Allah belasını versin), Philip Kaufman, Stanley Kubrick, Fritz Lang… Yani bu adamların hiçbiri öyle parasını gişe filmlerinden, sadece görsellikten ibaret yapımlardan kazanmamışlar. Hikayeler anlatmak yerine her insanın zaman zaman hissettiği şeyleri işlemişler veya bazı tabular yıkmaya çalışmışlar. Anlatım yolu olarak da öyle dolaylı yollar seçmişler ki insanı canından bezdirmişler. Peki neden böyle? Yani, Yahudi yönetmenlerin filmlerinin dilleri çok ağır oluyor arkadaş. Anlayamıyorum.

Black Swan da benim devrelerimi zorlarsa, bırakıyorum arkadaş Yahudi yönetmenleri. Biraz basit anlatın lan!

Bu arada, bir de Fountain var ki Aronofsky’nin; Allah Allah, Allah Allah… Perişan eder insanı. İzleyin lan bak ölümü görün.