RSS

Kategori arşivi: acıbadem

>Haydi Hasta Olalım

>HASTA OLMAK İSTEYENLERE ÖNERİLER

Yahu sabah ne güzeldi hava lan. Tufan kopuyor dışarda şimdi. Japonya’dan radyasyon mu geldi acaba? Adamların her şeyi kaliteli, sağlam; radyasyonları da saftır şimdi bunların. Katışıksız, 1. kalite. Çin’den falan sızsaydı sorun olmazdı gibime geliyor. Vallahi havayı görünce direk aklıma bu geldi. Dışarı çıktım, bikaç damla değdi suratıma, canım yandı gibi hissettim; böyle sanki yüzüme değdikçe damlalar “Çasssssss” diye bir ses duydum gibime geldi.

Tamam; melankoliğim, yağmuru seviyorum, gezip ıslanmak ve hasta olmak istiyorum yağmur gördüğümde etc. ama bi yeter ya! Nisanın ortasındayız, hava azıcık daha yüzsüz olsa kar yağacak! Kardeşim, kaldırdım ben montumu, paltomu, kar lastiğimi. İnsafın kurusun; tişört üstü süveterle nasıl gezeyim bu havada? Ensemi içieri çeke çeke kaplumbağa gibi oldum sanki bi boka faydası varmış gibi. Yüksek atlayacakmışçasına seke seke koşan kalkık yakalı insanlardan bir farkım olsun diye ağır ağır yürüyorum bir de; bari dikine yağsın şu yağmur. Bir suratıma, bir kulağıma, 3 burnuma, 3 ağzıma; abdest almış gibi oldum 2 dakikada.

Zamansız gelen bu yağmurda melankolinin yanında bir de sinir yükü hissettim. Kardeşim, yağmur yağıyorsa eğer, hasta olmak için çıkıyorum dışarı. E yağmur yağıyor da, rüzgar yok! Rüzgarsız yağmur mu olur aq? Hani yakamı bağrımı açtım işte rüzgar vursun diye de bi halt olduğu yok! Ne dandik memlekette yaşıyoruz yav. Yağmurun bile malzemesinden çalınmış.

Yağmur da işe yaramadığı için, nasıl kolay hasta olunur onu konu edindim bu gün. Birkaç gündür küttür kütür atıyor, atıyor bu gönlüm; onun için ağrıyor, ağrıyor şu başım. Ha bugün o da hafifledi ama ben ilk olarak nasıl hasta olunur, hastalık kapılır sorularına cevap aramak istiyorum.

Efendim; dertlerden dert beğenmek durumunda olan, depresyondan depresyona seğirten bir insansanız, canınız hasta olmak istiyor ilk önce. Her ne kadar daha da depresif bir hale getirecekmiş gibi görünse de hasta olmak; “Hasta olmak iyidir; hastaysan, hayattasın demektir” mottusunu benimsemiş insanlarda moral düzeltme açısından iyi(ymiş) bir durum bu. Malum; hasta olma mevsimini yavaş yavaş geçiiyoruz. Nisan ortasına geldik. Yaz aylarına kaldı 1.5 ay; elimizdeki şu kısacık dönemde hasta olmak için neler yapabiliriz bir bakalım.



A: KARDİYOLOJİK HASTALIKLAR

En sevdiğim, favori hastalık türü. Gereksiz derecede uzun, sıkıntılı bir hayatın önüne geçebilecek köklü rahatsızlıkları bünyesinde barındıran bir alan kardiyolojik hastalıklar. Bu tür hastalıklar bir anda öldürebileceği gibi, birkaç günden birkaç aya kadar orta süreli ızdıraplarla da canınızı alabilir. Bakalım nasıl oluyor:

1: Kahve + Soda
Kahve uyarıcı bir içecektir. Uykuyu geciktirir. Kan dolaşımını etkiler, enerji verir vesaire. Soda ile karıştırıldığında ise tam bir atom bombasıdır. Saatler süren, bitmek bilmeyen çarpıntılar için en etkili yöntem olan kahve + soda, benim en favori ikilim olur. Efendiler; öyle şahanedir ki bu ikili; her an kalp krizi geçirecekmiş hissi vererek sizi Allah’a yaklaştırır, olduğunuzdan daha da iyi bir insan olmaya iter (bu benim durumumdaki biri için imkansız, sizin iyi bir insan olmak için hala katetmeniz gereken bir yol olduğunu düşünüyorum) ve hayatınızı bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçirerek güzel bir kısa film izletir. Daha etkili bir hale getirmek için sauna çıkışı içmenizi öneriyorum; bir an önce ölmek için saunaya girmeden önce içmeyi deneyin. Hasta olmak için her yolu denemiş bir kişi olarak beni en sefil hale getiren yöntemin sauna öncesi kahve + soda içmek olduğunu belirtmek istiyorum; sıradan bir insan için bu 5 ila 10 dakika içerisinde ölüm demektir. Bilginize.

2: Alkol + Yoğun Spor + Alkol
Halı sahadan veya yüzmeden önce bir votka veyahut birkaç bira (ki sanılanın aksine birkaç bira daha etkili) ve sporun arkasından aynı şekilde alkole devam etmek, fazla yemek yemiş bir atın çatlaması gibi bir anda sizi öldürebilir. Sıkıcı ve uzun bir hayata nokta koymak için en etkili yöntemlerden biri olan spor ve alkol kombinasyonunun kesin sonuç vermesi için, rahatsızlığın etkilerini arkadaşlarınızın yanından ayrılana kadar belli etmemeniz gerekiyor. Ha, belli etseniz bile hiç oralı olmayacak arkadaşlara sahipseniz zaten bugüne kadar boşuna yaşamışsınız, zaten çoktan ölmüş olmanız gerekirdi ki; bu çok ayrı bir yazının konusu. Not: Yoğun spor yerine sauna da tercih edilebilir. Mümkün olan en yüksek sıcaklıkta 45 dakika kadar kalmak yeterli olur diye düşünüyorum.

B: SOLUNUM YOLU HASTALIKLARI

Aslında solunum yolları değil de, direk olarak akciğerle alakalı rahatsızlıklara eğilmek istiyorum. İnsanı gerçekten perişan eden hastalıklar oluyor genelde. Sürekli öksürük, ciğerlerden gelen az sonra içindeki suyun kaynayacağını keman konçertosu ile belli etmeye çalışan çaydanlık sesi, göğüs ağrısı ve hatta herşeyi kusursuzca yapmışsanız sırt ağrısı bu tür hastalıkların bize sunduğu nimetler.

1:cak banyo + klima
Sıcak banyo yerine hamam, sauna da olabilir. Önemli olan sıcak, yuva gibi bir ortam bulmak. Sıcakta pembeleşene, pelteleşene kadar iyice bekledikten sonra artık hava esiyorsa sokağa çıkmak olsun, veya bir klimanın karşısına oturmak olsun; ciğerler ağızdan gelene kadar öksürmek için birebir. Yeter ki ince giyinin, yakayı bağrı açın. Klimalı masabaşı iş ortamlarında bu tür bir rahatsızlığa yakalanmak için bayanlar bir adım öndeler. Erkeklerin kravatları çıkarıp düğmeleri açmak gibi bir lüksü olmayabilir lakin sadece dekolte giyerek bu hastalığa yakalanmak için gereken üniformaya sahip olabilirler.

2: Vicks
Evet, sadece Vicks. Yapmanız gereken tek şey, hem göğsünüze hem de sırtınıza bolca sürmek. Hatta bir de bunların emilenleri var, ondan da bir tane atarsanız ağzınıza, hatta ve hatta üstüne bir de soğuk su içerseniz sadece ciğerleri mahvetmekle kalmaz, boğazınızı da paramparça edebilirsiniz. Normalde sadece göğüse veya sadece sırta sürülen Vicks’i iki tarafa da mutlaka sürün ama, böylece cereyan yapacak; yapacak ki .mı g.tü dağıtabilesiniz.

3: Sigara + Nargile
Sadece içine s.çılmış bir ciğer değil, dayanılmaz bir de baş ağrısı vaad ediyor. Sürekli çekilen duman ve zifir nedeniyle beyne pompalanan kandaki oksijen seviyesi oldukça düşecek; beyin fonksiyonları yetersizleşecektir. Daha etkili olması için 6-7 saat boyunca nargileye devam edin. Kim bilir; tütün biter belki, kömürden zehirlenip hastaneye bile kaldırılabilirsiniz.

C:MİDE VE BOŞALTIM SİSTEMİ HASTALIKLARI

Yiye yiye çatlamak gibi pahalı seçeneklerden ziyade, ekonomik hastalıkları belirlemeye çalıştım. Tamam, hasta olmayı amaç edinmiş ve bunun için kesenin ağzını açmış olabilirsiniz ama herkesin bütçesi uygun olmayabilir. Bakalım:

1: Aç karna kola
Belli bir miktara kadar midede yanma yapar. Artırırsanız ve düzenli olarak devam ederseniz reflü, ülser gibi hastalıklara kavuşabilirsiniz. Bokunu çıkarırsanız tek seferde midenizi bile delebilirsiniz. Ha, mideniz delindiğinde artık sadece bir mide hastalığı olmaktan çıkar tabii ki.

2: Dondurma + Çay
Tabii ki bu da aç karna olacak. Hatta mümkünse önce çay içildiğinde daha iyi sonuç verecektir. İnanın, saatlerce hiç durmadan ölük ölük kusabilirsiniz bu sistemle. Hatta mide kanamasına kadar yolu var. Yeterli miktarda dondurmanın 1 ila 3 TL, bir bardak çayın da ortalama 50Kr olduğunu düşünürsek gayet ekonomik bir yöntem.
3: Taşa oturma
Evet, kendisi en bilindik yöntemlerden biridir. Midenizi bilemem ama bağırsaklarınızın dolu olması gerekiyor. En kötü ihtimalle gaz şişkinliğinden patlayacak hale getirebilir bu yöntem sizi; gazdan daha çok verim almak istiyorsanız da fasülye, nohut, mercimek gibi bakliyatları yedikten yaklaşık 2 saat sonra deneyin. Böylece hem bağırsakları bozmuş, hem de yoğun gaz nedeniyle kalp spazmı riski edinmiş olabilirsiniz. Sosyal anlamda da sıkıntı yaratacağından stres ve buna bağlı olarak çarpıntı da yapabilir. Aslında güzel bir seçenek. Old school. Ne varsa eskilerde var zaten.

D: DİĞER SEÇENEKLER

1: Pencereyi açıp örtünmeden uyumak
Çok uzun soluklu, kalıcı değil ama en sinir bozucu bu olsa gerek. Ne sağa sola dönebilir, ne de rahat rahat yürüyebilirsiniz. G.tünüze başınıza giren pek çok kramp ve tutulmayla sonuçlanacak bu eylem, gününüzü mahvetmek için en etkilisi. Ertesi güne çok fazla bir şey beklemeyin ama.


2:
l döndürme (Pilonidal sinus veya Pilonidal kist)
Bakın bu çok zor ve çok uzun vadeli. Allah’ın sevgili kuluysanız spontane bir biçimde oluşabilir ama illa kendiniz yapmak isterseniz de mümkün. Yapılması gereken, kuyruk sokumunuzu Mach3 ile tersten tıraşladıktan sonra gayet kuvvetli bir bant yapıştırmak. Gerisi Allah’a kalmış; 3 gün sonra da rahatsız etmeye başlayabilir, 3 yıl da sürebilir ama uzun vadede g.tünüzün üstüne oturamayacağınızı garanti ediyorum. Acıya katlanabiliyorsanız gerekli ameliyatı anestezisiz olabilir (denendi; %100 çalışıyor) ve utancın doruklarına çıkabilirsiniz. Amelyat olmak gibi bir planınız yoksa, kılın dönmeye başladığını anladığınız andan itibaren gün içerisinde sıcak duş alın bir kaç kez. Süreci oldukça hızlandırıyor.

Önümüzdeki ayların dileyen herkese çareli-çaresiz bir çok hastalık getirmesi dileğiyle. Beter olun.

Reklamlar
 

>Kıtalararası Yolculuk

>Benim bulunduğum yerde 500T ile mümkün. Şu “Avrupa’ya hoşgeldiniz” hıyarlığına uyuz oluyorum normalde ama bir haklılık payı var sanki. Bizim Asya’mızdan ne olacak Avrupa’mızdan ne olacak gerçi ama hakikaten farkediyor. Yine depresif bir haftasonu bekliyordum, birkaç saatliğine de olsa farklı olacağını düşündüm ama güne uyandığım anda anladım ki maç 90 dakikaymış, son düdük çalmadan kazandım dememek gerekirmiş.

Abi bir uyandım, karşı apartmanın camında bir kız. Ellerinde yastıklar falan; gökyüzüne bakıp birşeyler söylüyor. Bir sağa bir sola sallanıyor, kucağındaki yastıkları boğmaya çalışıyor falan. “N’apıyo bu manyak lan?” dedim uyku sersemliğiyle. E tabi insan sonra kötü hissediyor; amiyane bir tabir manyaklık, bu kız rahatsız. Yani belli ki bir ruhsal problemi falan var. Bir kere zaten sabah sabah onu görünce insanın asabı daha tamir olamadan bozulmuş oluyor. İlerleyen saatlerde kısa bir süreliğine de olsa insan kendi kendiyle başbaşa kalıp düşünüyor, sigara içiyor ve hop; hadi bakalım çıkar şimdi aklından çıkarabiliyorsan.

Kafayı dağıtmak için hadi sözlüğe gireyim bari dedim. Taa fiğ tarihinde yazdığım bir yazıyı biri favorilere eklemiş; yani hiçbir yüz güldüren olayın olmadığı bir günde bununla mutlu oluyor insan. Bir de nezaket boyutu var tabi işin; favorilere ekleyene mesaj atıp teşekkür edeceksin. O da tamam. Ekleyen de nazikmiş; “Ne demek, rica ederim” minvalinde bir cevap. Ha bişeyler daha söylemese ölür; “Ya i$te cnm erkeqler de güwenlmes. qız olmak qolay deyil, güwen arar bir qız.” gibi rerörerö yazmış bir şeyler. Tabi canım. Ben de senden farklı olarak eşşeğin zikini arıyorum zaten.

Toparlanıp dönüş yoluna koyulduğunda kulağa saplanmış mp3 çaların da etkisiyle hafif bir moral tazelenmesi oluyor. Ha Gebze’ye dönüyor olmanın mutluluğu değil bu; öyle bir mutluluk yok. Yolda olmanın güzelliği diyelim. Tanımadığım etmediğim insanların yanlarından geçerken selam vermeleri falan; muhit güzel muhit. Siz de bu kadar incelikten sonra kaldırıma çıkmaya çalışan tekerlekli sandalyeliye yardım etmeye falan çalışıyorsunuz, yol yayaya ait olmasına rağmen hört diye karşınıza çıkan taksiye yol veriyorsunuz; şoför de baş hareketiyle teşekkür ediyor falan. Öyle kaptırıyor ki insan kendini; elinizde sigarayla hedefe kilitlenmiş yürürken bir çocuk gördüğünüzde refleks olarak arkanıza saklıyorsunuz sigara tuttuğunuz elinizi, adam ediyor bu muhit insanı sanki. Normalde metroya gelene kadar buranın büyüsü ama metroda, hatta 4.Levent’te de değişen bir şey olmadı. Hala insanlar nazik falan. Gün ne güzel geçiyor!

500T’yi beklerken bir sigara yaktım. Her şey çok güzel gidiyordu tabi; 500T’nin tıka basa dolu olması kaçınılmazdı. E sigara bitmemiş ama, bir sonrakini bekledim. Ulan bu nasıl bi haftasonu; sabahki karşı pencere sendromundan sonra her şey güzel; akşam saat 5.30da 500T’de oturacak bir sürü yer var! 1 dakika önceki sardalya kutusu gibiydi anasını satayım! Oh oh pek güzel. Arka kapının hemen önündeki cam kenarı koltuk dolu. İlk seçeneğim o her zaman. Eğer orta boşluğun önündeki koltuklar da doluysa, ayakta gideceğim demektir; çünkü başka yere oturmam. Boştu, oturdum. Müzik de güzel kulağımdaki; yine ayaklarımı yere, ellerimi de nereye denk gelirse oraya vurarak ritm tutuyorum. Evet, itiraf ediyorum: 500t’de kulağında kulaklıkla her cumartesi ve pazar kıpır kıpır kıpraşan manyak benim. Elim dursa ayağım durmuyor. Hele ki ayaktayken daha fena. Boru dansı falan, mazallah. Ritim tutcam diye saçmalıyorum; farkında değilim çoğu zaman.

Köprüyü geçince ilk mevzuyla karşılaştık; fazla iyi gitmiştik. Kavacık’ta 5 dakika geçti; niye benden önce bindin kavgası, kadınlar arasında. Cinsiyetçi değilim; erkek de olabilirdi ama bu kadar uzun sürmezdi erkek olsa. Gergin gergin bakışlar, ayakta durmanın zorluğu ve ani frenlerin insanları soktuğu eblek durumlarla birleşince dışardan çok komik görünüyor. Kozyatağı’na gelindiğinde ben hala dizlerimde davul çalıyorum; yer versin diye tepeme kadar gelen kadınları görmezden geldim 5-10 dakika boyunca. Çok yorgunum bugün, hayatta yer vermem. Biraz dinlenelim da!

Saat 6 falandı; otobüste ayakta kimse yoktu. Bir tane boş yer bile vardı; benim yanım. G.tümün başımın ayrı oynadığını görünce insanlar genelde benim yanıma oturmaz; son çare benim yanım. İki tane yaşlı kadın bindi otobüse; ama nasıl kadın. Nereden baksan 65-70 yaşında varlar ama makyaj falan yapmışlar, şıkır şıkır giyinmişler, bir de bir gülerek eğlenerek giriyorlar ki yüzü gülüyor insanın. Sanki okuldan çıkmışlar eve gidiyorlar; sadece görüntüleri yaşlı. “Eh, bunlara yer verilir” dedim, kalktım verdim yerimi hiç de bakmadım arkasından otursunlar onlara veririm yerimi. Bişeyler söylediler herhalde teşekkür falan; başımla selamladım şimdi çıkarmayayım kulaklıkları dedim. Aradan bir – iki dakika geçti; bu kadınların etrafındaki koltuklarda oturan insanlar bir bana bakıyor, bir bu kadınlara. Görüntüden anladığım kadarıyla birbirlerinin kulağına bir şeyler fısıldıyorlar ama herhalde etraftaki herkes duyuyor. Çaktırmadan kapattım mp3 çaları. Bak şimdi nasıl yakaladım bunları:

-“Saçları dökülmüş ama!
-E ama pek kıpır kıpır, o kadar yoktur bu!”

Neyin geliyor olduğu aslında belli ama o kadar şekerler ki; dayanamadım:

-“Teyze bu kafa nereden baksan 7-8 yıldır böyle. Hayırdır?”

Allah’ım, vallahi bu yaşta da kanka olunabiliyormuş onu öğrendim. Yahu polis gibi işimi sordular, memleketimi sordular, ne okuduğumu sordular. Bir de ilginç olan; soruyu soracak olan diğerinin kulağına fısıldayıp danışıyor önce; ondan sonra soruyor. Sonra tabi bakla çıktı ağızdan:

-“Yahu benim bir torunum var bak gör bak dünya tatlısı; dur bak resmini göstereyim…”

Hadiii, ama şimdi bu kadarı da biraz garip geldi. Vallahi bir an otobüs ilk durduğunda inmek istedim, vazgeçtim sonra. İyiden iyiye rezilliğe dönüyor olay. Ne diyeyim ki? Yani, “Gözlerim bozuk gözlüğüm yok yanımda gösterme” demeyi bile düşündüm. Şimdi resmi gördük, tamam iyi güzel de bu nedir ya? Ne diyeyim?

-“Dur bak, bir telefonunu vereyim ah evladım bir görüş!”

Teyze kusura bakma ama “Yok ebesinin .mı” derler! Kartımı verdim. Artistlik yapıyorum, ne yapayım?

-“Ben şimdi kaydedemem o telefonu teyze, iş telefonu bu; tamam mı? Ben kartımı vereyim, o arasın. Mesai saatleri dışında arasın ama.”

!!! Ne yapayım?! En civcivli soruyu da sona sakladılar:

-“Oğlum kaç yaşındasın sen?”
-“Yirmiyedi yaşındayım.”
-“Haaa…” (yanındakinin kulağına) “Ufakmış.”

Abi nasıl kötü oldu düşünebiliyor musun? Bir koyverdi kendini etraftaki koltuklarda oturanlar… Rezil oldum rezil. Tam artık böyle kırmızının en koyu tonundayken:

-“Teyze yaşla ne alakası var bu işlerin; olursa olur olmazsa olmaz. Senin torun kaç yaşında?” dedim. Demez olaydım. Hiç de komik gelmedi çevreye, ben bir kahkaha dalgası daha bekliyordum. Kız 34 yaşındaymış. Yani bu konu hakkında daha fazla yorum yapmıyorum; kendimi bir otobüs dolusu insana rezil ettim zaten o yeter bana.

Kendimi Pendik’te zor attım 500T’den. Ve Asya’nın acı gerçeğiyle her hafta olduğu gibi bir kez daha karşılaştım: Gebze – Harem minibüsü. O kadar dolu, o kadar sıkışık ki, dışarıdan bakınca içerideki sıkışıklıktan dolayı arabanın kaportası esnemiş, daha bi yuvarlaklaşıp toparlak hale gelmiş gibi görünüyor. Araya bir yere sıkıştım artık, ne yapayım? Gebze’ye kadar süren yarım saat sürdüğünü düşündüğüm yolculuk boyunca onlarca insan inip onlarca insan bindi ama ben sürekli aralarına sıkışıp havada kaldığım o üç kişinin ceketine dayamak zorunda kaldım yüzümü. Hiçbir yere tutunmadığım halde düşmeme imkan yoktu; bir elimde mp3 çalar, diğer elimde telefon gayet de rahat gittim. Arada “LAHEOOWWW!!! LA ARHALARA DOĞRU İLERLEYİN LA!” diye hönküren şoförün telefondaki arkadaşına ilk önce “deeermişim!”, sonra da “diyosuunn?” dediğine şahit oldum. Yetmedi, bir de az kalsa kapıya sıkıştıracağı yolcudan “esküz mi, pardon” diye özür diledi.

Çarşı’ya gelip minibüsten dışarı pörtlediğim anda yerde yatan ölü kediden bir kedinin ne gibi iç organlara sahip olduğunu öğrendim. Günün en büyük şoku buydu herhalde; yani buralarda çok sık görülmeyen bir durum değil ama yemeğe yetişmeye çalışıyorum. Annem aradı, 2 dakika sonra evde olduğumu söylememe rağmen yine “Ha geldin mi yani? Yetişiyor musun yemeğe? İndin mi minibüsten?” deyince; “Evet” dedim, “Gebze’ye geldim.” Sonra yemek, sonra her zamanki gibi evden huzura doğru kaçış; Gebze’de neyin huzuruysa artık.

O değil de, kız aramasa bari.