RSS

Kategori arşivi: anne

>2010: A Ramazan Odyssey

>Meğer yaz günü oruç buymuş. Nasıl bir uyku bastırdı anlatamam. Ayağa kalksam, duracak halim yok. Otursam, kesin uyurum. Canım fena halde sigara istiyor. Çok susadım. Bir tek karnım aç değil işte. Sokaklarda insan yok. Birkaç kişi geçiyor işte zombivari hareketlerle. Acaip sessiz. Bilgisayarın fanlarının sesi beynimin içinden geçiyor. Kafam öyle ağır ki şu an kontrol edemiyorum, boynumun üstünde salınıyor sağa sola.

Akşam acaba yine Çağrı’yı verecekler mi? Anthony Quinn’i görebilecek miyiz yine her Ramazandaki gibi? Sofranın başında ezan okunsun diye beklerken dalgınlığa gelip ağzımıza bir parça peynir atacak mıyız, hep beraber gülecek miyiz ardından? Ezan okunur okunmaz tangır tungur çatal – kaşık sesleriyle dolacak mı ev? Haberlerden veya dedikodulardan ziyade “Tuzu versene? Su ister misin? Arkasına ne var?” gibi olacak mı masadaki muhabbetler? İlk önce pideler mi tükenecek? Şişkin göbeklerle sofradan nasıl kalkıp da ellerimizi yıkayacağımız konusunda sorun yaşamayacak mıyız? Babaanne, sobanın üzerinde kestane yapmayacak mı yatsı namazından sonra? Yoksa sobanın üzerine portakal – mandalina kabuklarından filo mu yapacak? Hiç sanmıyorum. Olması muhtemel durum şu:

Ezana 5 dakikadan az bir süre kala eve girilecek. Odaya gidip televizyon izlenecek. Anne “Gel hadi şimdi okunacak ezan” diye seslenirken baba homurdanıyor olacak. Ezan okunmaya başlayacak fakat televizyon izlemek daha çekici gelecek birkaç saniyeliğine de olsa. Sofraya oturuulacak. Kimse kimsenin suratına bakmıyor olacak o anda. Öküz gibi yenecek o çorbalar. Sonra baba kalkacak masadan, ara verecek az yemek için. Anne oğul yalnız kalacak yemklerin başında. Yine hiç ses çıkmayacak; belki “İlk önce hangisinden yiyeceksin?” Parmakla gösterilecek tencere. Toplamda 10 dakikayı geçmeyen bir yemeğin ardından üste birşeyler alınıp evden çıkılacak. Kimseyle tek kelime laf etmeden. Sokağa çıkarken sorulacak kendi kendine, normal zamanda değil de hep Ramazanda aklına gelen ve sadece Ramazanda insana haklılığını sorgulatan sorular:

“Ne zamana kadar devam edecek bu “hayatımı mahfettiniz” duruşu? Gerçekten haklı mıyım? Ben bir adım atsam nasıl olur?”

Arkadaşlar görüş alanına girdiğinde bir durulur; “acaba” denir. Sonra büyük ihtimalle başka zamanlarda hiç açılmayan konuları kendi kendine sabahlara kadar tartışmak için görülmeden uzaklaşılır. Biraz haksızlık bulur insan kendisinde. Biraz da karşı tarafın hatalarının bilinçsiz olabilme ihtimallerini değerlendirir. Gecenin köründe daha bir anlayışlı, belki güleryüzlü eve dönülür. Kapıdan içeri girildiği anda o yumuşayan yerlerimiz tekrar kaskatı olur, nefret edecek nedenler sıralanır gözümüzün önünde. Hızla kendi işimize bakarız; dişleri fırçala, duş al, yat. Zaten eve gelindiğinde kimseyi de ayakta bulamazsın. Onlar da çoktan yatmıştır.

İşte Ramazan’ın eski haliyle yeni hali arasındaki fark bu. Sanki misyonu değişti aradan 10 – 15 yıl geçince. Eskiden evin en huzurlu, en mutlu anlarına fon yaparken şimdi bizi yargılıyor, kendi kendimizle hesaplaşmaya zorluyor gibi; hikmetinden sual olunamayacak bir fon ile: Din. Gerçekten kendinizle hesaplaşmak ve sizi sürekli gergin, agresif, huzursuz, tedirgin, mutsuz yapan pis duygudan kurtulmak adına sürekli doğruluğunu savunduğunuz o saçma sapan şeylerin gerçekten de yanlış olduğunu görmek sizi korkutmayacaksa ve huzuruna değer veren, başkalarından değer görme ihtiyacını absürd hareketlerle örtmeyen biri haline gelmek istediğinizi artık kabullenebilirseniz; birşeylere başlamak için en iyi zaman bu zaman.

Hayırlı Ramazanlar.

Reklamlar
 

>Neden? – I – Freud Annemi Rahat Bırak!

>
Birşey takıldı aklıma; şimdi efendim, arkadaşlarla oturuyoruz kapının önünde. Böyle, birşeyler falan anlatıyoruz birbirimize, derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız. “Hop ulan” diyorum, “Lan bişey anlatıyoruz, hayvan mısınız oğlum” diyorum, oralı olan yok. Ya da en harlı muhabbetler “Hacı, geceliği 200 dolarmış, şu muhitteymiş vs vs” şeklinde geçiyor. “Lan oğlum n’oluyo ya?” diyorum, haydi ondan sonra yok sen top musun, gay mısın i.ne misin falan uzayıp gidiyor; eş anlamlı sözcüklerine kurban olduğumun Türkçesi…

Bu işte bir yanlışlık var birader. Öyle bir yanlışlık ki, hiç girmek istemeyeceğim kadar uzun bir anlatım gerektirecek galiba ama bir deneyelim bakalım.

Bu Freud denen şerefsizin Allah belasını versin. Herşeyi cinselliğe bağlamış sapık, herkesi kendisi gibi addetmiş utanmadan bir de; anayı karıştırmış işin içine öküzün oğlu! Bu adam 200-300 yıl önce yaşasaydı kimse takmazdı dediklerini, hatta taşlarla sopalarla dalarlardı buna. İletişim çağına yavaş yavaş girildiği dönem bu p.zevengin sapıttığı döneme denk geldiği için, bir de nasıl olsa iletişim çağının başlamasıyla burada s.çılan bokun bile dünyanın diğer tarafında alıcısı olacağı için, kimse sesini çıkarmamış. Zaten kesin o Duchamp’lar, Warhol’ler bu herifin yaptıklarından yüz bulmuşlar bence.

Bir şey gizli saklıysa, yıkılmaya hazır ya da yıkılamaz bir tabuysa, destekli ya da desteksiz ahlaki bir yasaklayıcısı varsa; birazcık sunumla çok müşterisi olur. Olmaz mı? Olur. Bilinç altının bir etkisi varsa bu işte, o da bu kadar basittir. İnanmıyorsanız deneyin: Evinizin kapısı kapalı değil mi? Ev nedir? Özeldir. Ne olduğu bellidir o evde. Anne, baba, çocuklar; mahremiyet. Kapı kapalıyken erişilmezdir orası; farkına bile varmaz insan orada bir kapı olduğunun. Alışılmıştır, tabudur; aile dokunulmazdır. Kapıyı sonuna kadar açtınız diyelim. Şimdi, mahremiyet kalmadı ama, dışarıdan bir etkenle değil, içeriden. Kapıyı açan aileyse, akla gelen ilk şey, bu ailenin kendi içinde sergilediği samimi ortamı bu kapının açık kaldığı süre boyunca göremeyeceğimiz; yani özele vakıf olamayacağız. İlgi çekici bir durum yok. Akla gelen ikinci şey: İçerideki ailenin tüm özeline tanık olma durumu. Kim ne yapıp ediyorsa gayet açık, mahremiyet kendiliğinden ortada. Ama yine ilgi çekici bir durum yok; çünkü çaba yok, heyecan yok.

Geldik en civcivli kısma: Kapıyı hafif aralık bırakın. İşte bu da sunum. Herkes fark edecek, ailenin kapının kapalı olmadığının farkında olmayışından istifade edip etmeme konusunda bir ahlaki muhasebe yaşayacak insanlar içlerinde. Yabancı kişi, insiyatifi elinde bulunduruyor artık, kendi içindeki tabuya karşı bir mücadele verecek; kazanacak veya kaybedecek.


Keep This Fire Burning Ulan

Şimdi okurken şöyle diyecek biri (eğer biri okursa der herhalde); “Ne alakası var aq? Yazının başından buralara nasıl geldik?” Dediğim gibi, çok sıkıcı derecede uzun bi konu bu ama en azından bu kısmı yazının en başıyla şöyle bağlamak istiyorum:

Efendim, tabular bir bir yıkılıyor. Sıkıntı yıkılan tabunun hangisi olduğu değil, lakin tabular bir bir yıkıldıkça ne heyecan kalıyor, ne motivasyon kalıyor, ne de bize yaşadığımızı hissettiren hür iradenin anlamı. Daha dün zihnimizde muhakeme fırtınaları koparan ahlaki duvarlar bugün çoktan yıkılmış, hepimiz elimize birer balyoz almışız da molozlarını da un ufak etmeye çalışıyoruz.

L’amour physique est sans issue

Hala yazının başıyla sonunu ilişkilendiremeyen biri varsa, ona şu özlü sözle seslenmek istiyorum: “Hala düşünüyorum, öyleyse malım.” Yani; cinsellik, her işin özü değil. Güdülerimiz, dürtülerimiz, alakası yok. Bu bize tabu olarak tanıtılmış, ama tarih boyunca her bir yanı yıkıla yıkıla sadece üstüste birkaç tuğlası kalmış küçücük bir duvar. Pek çok tabu var; dokunulması gereken ya da asla dokunulamayacak; cinsellik bunlardan biri değil. Cinsellik, herkesin kendi içinde oluşturması gereken bir tabu. Cinselliğin özü adrenalin, heyecan, hızlı kalp atışları değil mi? E bunu bu kadar kolay hale getirip niye heyecanını öldürüyorsunuz? Niye sıradanlaştırıyorsunuz? Kardeşim, ardına kadar açık kapılardan içeri dalmayın (“Hacı, geceliği 200 dolarmış, mekan şurdaymış vs vs”) diyorum ama buna karşılık kapalı kapılara bakıp bakıp iç geçirin (…derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız.) de demiyorum. O hafif aralık kalmış kapıları arayın, kolaya kaçıp sıradanlaştırmayın hayatı! Ne o öyle, parayla falan. Nerede onun macerası?

Bitirmek isterdim ama, bu Freud’dan hıncımı alamadım. Daha sonra devam edeceğim…