RSS

Kategori arşivi: bunalım

>Fortress Of Solitude – III

>
Bayağı uzun zaman oldu yazmayalı. Hiç umurumda bile olmadı yazmak bu arada; normalde içim içimi yerdi “Ulan yazayım da rahatlayayım bir-iki gün” diye. Sonra bu başlığa geri dönmek gerekti bugün. Tanımlar beynimi s.kiyormuş 10 gündür; beyni yazma moduna alınca farkına vardım. Yazmak bir yük gibi geldi bugün.

İnsanın algısı, durumları genellemeye çok meyilli. Yani işler iyi gitmeye başladığı anda sanki hiç kötü olmayacakmış gibi sürekli aynı şekilde devan edecekmişçesine tavır takınıyor insan. Alışkanlık haline geliyor mutluluk, büyüyor; 1 gramlık sevinç 100 kiloluk güldürüyor yüzü. Sonra işte illa ki bozuluyor alışılan düzen; kötü düzen bozulduğunda koymuyor o kadar çok ama iyi şeylerin sekteye uğraması her şeyi berbat ediyor. “Papaz her gün pilav yemez” demek yerine “Yine mi?” diyor insan; iyi anları bir anda geçmiş olarak addediyor ve “Bari bugün pilav yeseydi papaz” oluyor ister istemez. Doğru mu bu?

Tanım 1: Konuşacak pek çok kişi olduğu halde konuşmamayı tercih etmektir yalnızlık. Bu tercih bir zorlamadır; bazen de değildir. Bir alışkanlıktır belki, ya da tercih edilen mutlu olma yoludur. Kişinin kendisi bile karar veremez buna.

Tanım 2: Yalnızlık, boşa konuşmaktır. Yapmaya çalışıp yapamamak, yapmak isteyip imkan bulamamaktır. 10 verip 1 isteyip 0 almaktır. Hep vermek istemektir, karşılıklılığa kafayı takmaktır.

Tanım 3: Oyalanacak bir şeyler aratır; her birinin ömrü en fazla 5 dakikadır. İnsan bedeninin tam ortasında kocaman kurşundan bir kütledir; midenin üzerine abanır. Rahatsız bir kıpırtı oluşur göğüste. Kurduğu hayallerin içinden çıkmaya çalışır kişi, kabullenilmesi gereken gerçekleri koymak için onların yerine; çalıştıkça yerini kabuslar alır. Kabuslar ise daha kötü yapar ruh halini; daha da çırpınmaya başlarsınız ama mazoşist bir güdüyle boğarsınız kendinizi o kabusların içinde.

Tanım 4: Acıkmak, ama hiçbir şey yiyememektir. Mutfağa yerleşip şaheserler yaratmak, yemek piştiğinde masaya iki tabak koymaktır; birinin boş kalacağını bile bile. Tek başına yiyemektir. Ziyan etmektir yemeği; deli olmaktır israfa.

Tanım 5: Kendi kendine konuşmaktır aynada; Sims karakterine “Charisma” kasar gibi. Bir kez bile yaptığından utanıp “Ulan ne yapıyorum ben, nedir bu rezillik?” dememektir. Güzel anları hatırladıkça daralmak, ilerideki kötü olasılıklara kendini hazırlamak adına olumsuz düşünmektir.

Tanım 6: Blog yazmaktır.

Bu kadar.

 

>Ölü Oldum

>*Yatağım yine dağınıktı, toplamadım. Pantolonlar, atletler… Sağda solda; atılmış, buruşuk… Açık kalmış bir defter, masanın üzerinde bilmem kaçıncı sayfasında bırakılmış bir kitap, yarısında terkedilmiş bir bardak çay; ani bir ölüme benziyor odam. Ben de koltuğa serip kendimi, gözlerimi kapatıyorum ve şöyle diyorum:

-“Oğlum, öldün işte. Ne yapacaksın şimdi?”

Ölüm; kendini bir deftere yazdırmadan, bir kitaptan kendini okutmadan geliyormuş aslında. Hiç beklenmediği anı kolluyor sanki; ama her an gelebileceğini nasıl da unutturuyor elindekileri kullanarak… Tablada, külleri bir yılanın terkettiği derisi gibi filtresine kadar gri bir yol olmuş sigarada; bir yudumluk arkadaşlık yapmak için umutsuzca bekleyen bir çay bardağında, ekonomi sayfası en ön sayfasına katlanmış bir gazetede, damlalarıyla ritm tutan bir muslukta falan…

Öldüm ben. Ne yapar ölü? Ne yapacağım?

Bıraktığım koltukta buluyorum kendimi: Ayağa kalkıp, tavana dikilmiş gözlerimle, parmaklarımı çıtlatırken tam serçe parmağa geldiğinde aniden yakalanan baş parmağımla, yavaş yavaş rengini kaybedip dudaklarımı iyice belirginleştirecek kadar beyazlayan yanaklarımla ve artık inip kalkmayan göğsümle orada öylece, ölüce kalmış bedenimi koltuğun üzerinde görene kadar dikiliyorum. “İşte” diyorum, “ölmüşsün işte”.

Odamdan çıkıyorum. Çıkmam gerek. Öldüm ben. Bakalım ben giderken neler oluyor, neler dönüyor görmem lazım. Ceketimi alıyorum; ölünce insan çok üşüyor, aklınızda bulunsun. İniyorum merdivenlerden, bahçedeyim. Kediler yine aç, haykırış bağırış etrafımda dönüyorlar. Mısırlılar hakikaten doğru biliyormuş; kediler ölüleri görüyor, anlıyorlar onları. Kendilerini besleyemeyecek kadar ölü oluşumu da anlayışla karşılarlar artık.

İyi de, sokaklar aynı. Neden? İnsanlar niye umursamaz bir şekilde şen şakrak, ahlaksızca sarmaş dolaş, küfür kıyamet geziniyor ortalıkta? Az önce biri öldü!

Allah belanızı versin.

Yarın, ya da bir sonraki gün siz de öleceksiniz. Size kim yas tutacak ki zaten? Ama ben ölen herkese üzüldüm. Belki annenizdi ölen? Çoğunuzun derdini sıkıntısını dinledim, derman oldum. Nasıl gülüp eğlenebiliyorsunuz ki; daha soğumadım bile!

Her öldüğüm akşamda aynı yere gidiyorum. Aynı kafeye. Canım sigara istiyor. Bedenim de isterdi. Can bedenden boşanınca, huyları cana veriyor hakim demek ki. Sigaralı bölüm istikamet. Camın önündeki tekli masa boş. Ölülerin muhabbeti sıkar zaten, kimsenin yanına oturmamak iyi.

Masaya oturduğum gibi yakıyorum bir tane. Ciğerlerimin olması gereken yer bir rahatlayıveriyor. Allah kahretsin; yine Kral, yine Kıraç.Yaşarken sevmezdim. Ölünce dokunuyormuş insana. Ya Serdar çalıyor olsaydı? Kıraç iyidir…

Kızlı erkekli ne güzel oturuyor insanlar. Nasıl da yanaşıp öpüşüyorlar çaktırmadan; Gebze’nin günah duvarlarını yıkıyorlar akılları sıra. Ne günahı be. Yapmamak günah. Arkadaşlarım da aynı onlar gibi yapacak yarın:

-“Bu arada, ….. ölmüş lan, duydunuz mu?”

-“Evet evet, duydum. Yazık ya… Melisle Cenk pişti olmuşlar dün Taksim’de!”

-“Hadi be!? Eee?”

Allah belanızı versin.

Şu masada oturan; bana mı bakıyor ne? Görüyor mu ne? Dur bakayım… A-aa, garson bana doğru geliyor! Bu akşam da ölemedik anasını satayım. İnsanlar yine gülüyor. Hakikaten pis, ahlaksız, Allah’sız bir durum. Tama, eyvallah; ölmedim ama, şu anda birileri ölüyor: Gülmeyin. Benim gibi biri vardır içlerinde mutlaka o ölenlerin. Sizi kendinizi hiç düşünmediğiniz kadar düşünmüştür hep. Başınıza bir iş geldiğinde sırtlamıştır sizi, teselli etmiştir hiç değilse. İçine ettiklerinizi telafi etmiştir, sizi mutlu etmeye çalışırken anası ağlamıştır. Sonra gidişinizi izlemiştir…

Allah belanızı versin.

Eve dönüp yatağıma yatıyorum; ölümü bu kadar kabullenmişken gelmeyişinin derin burukluğuyla. Ölüm bile ekti beni arkadaş. O bile yarı yolda bıraktı.

Uyuyorum ve uyanıyorum her sabah uzaktan gelen ya da uzaktakilerin yakınından gelen sela sesiyle ve her sabah şöyle dedirtiyor bana:

-“Bak işte, ben dememiş miydim?”

Siz gülün tabi, eğlenin, anlatın…

-“Duydunuz mu ….. ölmüş!”

-“Hıı, duydum. Milan maçı kaç veriyodu?”

Allah belanızı versin.

 

>Fortress Of Solitude – II

>SoloCharla * * aklıma soktu, bahset demişti geçenlerde. Konusu bir başkasıyla da açılınca dayanamadım. Ya ne kadar çok şey söylenebiliyor konu hakkında, şaşırıyorum. Her gün daha değişik bir hali canlanıyor gözümün önünde. Bu değişik bir şey, bir anda büyüyüp bir anda küçülüyor, atıyor böyle baş zonklaması gibi. Küt diye vuruyor beyninin ta ortasındaki damara, sonra sakinliyor.

Sevgili Solo, yalnızlık demenin öyle “Aman evde kimse yok, ışığı kapatmaya korkuyorum” gibi bir konu olmadığını söylemiştim. Belki de öyledir, belki de çok ukalayımdır bilemem. Bana göre öyle değil. Mesela şu an evde her derdime derman olabilecek türde 3 kişi var. Ama hiç de öyle sosyal bir ortam olduğunu söyleyemeyeceğim. Yalnızlık alışkanlık yapan bir şey. Benim, senin ve bize benzeyenlerin kanına karıştıktan sonra artık bir daha eskisi gibi olamayacağımız bir bileşen. Aynı yerde yarım saatten fazla kalamamak, delicesine görmek istediğin kişiyi 15 dakika gördükten sonra ekmek için binlerce bahane aramak veya sadece yalnız kalabilmek adına insanları kırmak; ardından da ışığı ve perdeleri kapatıp, odanın en kuytu yerine oturup ne kadar da yalnız olduğunu düşünmek; bu yalnızlık. Yalnızlığa mahkum olmak, yenilmek, kendini kaptırmak.

Bir hastalık olarak kapılan bu yalnızlık aslında bir virüs. Daha önce güven, ilgi, takdir alanlarının tamamında tadılan başarısızlık ve ortaya çıkan sonucun utanç olarak değerlendirilmesi. Yalnızlık, kendine güvensizlikten doğar. Bu yanlış değil, bunun aksini kesinlikle kanıtlayamazsın veya başka bir şey olduğunu iddia edemezsin. Bu tür bir yalnızlık eğer bünyede mevcutsa, insanın kendisini zorla inandırdığı ve başkalarını da inandırmaya çalıştığı bir özgüven tiyatrosuna dönüşürüyor. Bu oyunda iki tarafı birden inandıramıyorsunuz, ve bu oyunu oynamaya mecbur hissediyor insan. Bunda da başarısız olunur ve pes edilirse; oyun oynamayı bırakırsa kişi, bunun yerine neyi koyacağını bilemiyor çünkü. Unutuluyor bir yerden sonra insanı yalnızlığa iten neden; kişi kendisini bu yalnızlığa iten kişilerden biri hariç diğerlerini unutuyor. Takıntı haline getiriyor o seçtiği kişiyi; hastalığın en çekilmez yanı da bu oluyor. Bir yandan nefret duyup tüm suçları ona yüklerken, diğer yandan da onun da haklı olabileceği düşüncesine kapılıyor zayıf anlarında. Şunu da tekrar ediyor sık sık, kendini iyice kötü hissetmek için: “Ben bu kadar düşünüp konuşurken, o ne yapıyor farkında mısın?” Yalnızlık virüsü varsa insanda, sürekli içinde bulunduğu olumsuz ruh halini daha da olumsuz hale getirecek hareketlerde bulunuyor.

Bir diğer saçma yanı bu yalnızlığın, insanı güçlendirdiği düşüncesi. Bir yerde güçlendirir; tek insanın tek başına yapması gereken şeyleri yapmak konusunda tecrübe edindirir. Yargılanmama ve rahatsız edilmeme gibi artıları vardır ama yalnızlığın tek bir yan etkisiz faydası varsa, o da insanı sosyal olacağı ana hazırlaması; daha dolu, verimli, istediğini alabilecek hale getirmesidir. Yalnızlığın eksileri ise saymakla bitmeyeceği gibi, en önemlileri içine kapanma, agresifleşme ve saklanmadır. Bu üçünün içinde de saklanmak en ciddi sorundur; insanın kendisini yalnızlaştırmasının nedeni değersiz görüldüğü hissidir her zaman. Temeline inildiğinde çıkan şey mutlaka budur. Herkese karşı ayrı ayrı olumsuz düşünceler üretmeye mecbur bırakır insanı. Güvensizliğin ortaya çıktığı nokta da burası. Güven algısını yıkan kişiye duyduğu öfke, karşısına çıkan en ilgili kişinin ilgisini suistimal etme ihtiyacı hissettirir kişiye. Yorar, bezdirir, yıpratır iki kişiyi de. Hele ki ilgiyi gösteren kişi, daha önce o güveni paramparça eden kişi ise (ki bu şans insanın milyonda bir eline geçer); ne kadar iyi niyetli olmaya çabalanırsa çabalansın, bilinç altının kontrol ettiği bir intikam operasyonuna döner ilişki. Yine de insanın ruhunu temizlemez; intikam alan kişi, başkasının kendisine yaptığında hoşlanmadığı bir şeyi yapmıştır, kendi kurallarını çiğnemiştir ve eskisi gibi olamaz kendi gözünde. Bu yüzden sana tavsiyem Solo; intikam alacak şansı bulduğunda onu görmezden gelmen olacaktır.


A: Yalnızlık iyidir
:

Kafa şişmez. Hayalkırıklığı olmaz. İnatla ilgi çekmek isteyenleri görmezden gelmek, gururlarıyla oynamak; ego için besleyiciliği en yüksek yiyecektir. Kendi kişiliğini oluşturmuş, kendine has özellikleri olan bir insan gibi hissettirir. Kişi kendi özelliklerinin farkına varır. İlginin karşılığını vermek zayıflıktır; piç olmak, yıkan olmak, besin zincirinin en tepesinde tek başına durmak; ulaşılmaz olmak ve en değerli av olmak hissini verir.

B: Yalnızlık kötüdür:

Çünkü yalnız kalmak aslında sadece bir ihtiyaçtır; sosyal olmak ise bir ihtiyaç değil bir zorunluluktur. Yalnız birey güçlü birey falan değildir; yalnız birey kendini güçlü olduğuna inandıran bireydir. Yalnızım diye ağlamaz, şikayet etmez. Yalnız kişiden farklı olarak yalnız olmayan kişi; topluluk içerisinde (ki bu topluluk iki kişiden de oluşuyor olabilir) ne gibi özelliklerini ortaya çıkarabileceğinin farkına varmış olan kişidir; yalnız olan kişi bu özelliklerini asla öğrenemez. Yalnızın yanılgısı da burada ortaya çıkar; yalnızlık değil, yalnızlığa engel olmaktır insanı hayal kırıklığından uzak tutan. Yalnız kişinin gözleri, kendi kafasına sabitlediği gözlükleri çıkarmadan ilgiyi, sevgiyi göremez. Yalnız kişiye de bunları göstermeye çalışan çok fazla kişi çıkmayacaktır. Bu gözlükleri çıkarmak çok zor; Tom Creo olursun; Izzy senin çabanın değerini anlamaz, gereksiz bulur. “Don’t worry…everything is alright…” dediğinde sen başka yerdesindir, o başka yerde. Binbaşı Tom olursun; başkalarına fayda sağlamak için kendini harcarsın. Ve tüm bunları beceremediğini düşündüğün anda seni saçma sapan işler yapmaya sürükler yalnızlık. Aman.

O kadar öznel yazdım ki; ben bile ne demek istediğimi anlayamadım Solo. Yine aynı şekilde öznel belirtecek olursam, yalnızlık; Akon‘dan, Nana‘dan nasihat alınacak kadar sulu, yavşak bir konu değildir. Yalnızlık; Space Oddity‘dir, Go‘dur. Joe Satriani‘den, Chris Rea‘dan, Chris Cornell‘dan dinlenir. Sen de bir şeyler yaz madem; karpuz kabukları hakkında. Bu da benim siparişim olsun.