RSS

Kategori arşivi: bursaspor

>Au Revoir Zéqueroix

>Yaklaşık 10 saniye önce Zekeriya’nın sırtını gördüm son olarak. Otobüse gidiyor. Bursa’ya gidecek, oraya yerleşecek, yeni işine başlayacak. Reanult’da. Sevdiğim bir arkadaşımı daha küresel sermayenin vaadlerine kaybettim. 3 ocak günü Şoförler Derneğinde çay içip batak oynadığım adam, tam bir hafta sonra Fransa ile özdeşleşmiş bir markanın artık işte pazarlamasını mı yapacak, satın almasını mı yapacak bilmiyorum, sormak istemiyorum aq.

Gebzemizi en iyi şekilde temsil edeceğine inanıyor olsam da asla unutmaman gereken birkaç tavsiyem var: Nereden geldiğini, ne olduğunu unutma Zekeriya; trafik olsun olmasın yolun ortasından yürü. Asla ve asla üst geçitleri kullanma. Patronun olsun, üstün olsun herkese el şakası yapmayı ihmal etme kardeşim. Kızları göz ucuyla değil, direkt olarak süz; yüzlerindeki korku ve endişeyi görmeden bakışlarını başka yöne çevirme. Yüksek sesle, bağırarak konuş. Hiç adetin olmadığını biliyorum ama dedim ya, Gebze’yi temsil etmek gibi önemli bir görevin var; gider gitmez ilk iş bir kuaför arkadaş edin. Hergün beleş birkaç çayın olur zaten. Saçlarını da hergün jöleyle diktir, kirpi gibi olsun, deniz kestanesi gibi olsun.

Atalarımızın dediklerini unutma Zekeriya; yabancı sermayenin uşağı olma. Sen kendi bildiğini yap. Güçsüzün ,mazlumun yanında ol. Araç mı satıyorsun? Hindistan’a mı satıyorsun? Azcık ucuza ver adamların ekmek alacak parası yok. Üçe beşe bakma, inisiyatif kullan. İngilizlere mi saatıyorsun? Dayan gitsin anasını satayım ne olacak yani. Akıllı ol. Fransızın ipek yatağına, beyaz tenli kadınına aldanıp rahata alışma. Her zaman tetikte ol. Türkçe konuş; nasıl Henry’si Pires’i İngiltere’de oynayıp İngilizce konuşmayı reddettilerse, sen de öyle reddet Fransızca konuşmayı. Asimile olma.

Ya şimdi o değil de, (ne o zaman?) hakikaten napıcaz abi biz ya. Okeye 4 kalmadı, 3-5-8’e zor adam buluyoruz. İyice hımbıllaşacağız; adam zorla spor yaptırıyordu bize ara sıra da olsa. Kimle sinema – müzik muhabbeti yapacağım ben lan? Oğlum bak iyi düşün, elim bir bollansın; Renault ne veriyorsa iki katı anasını satanist! Vermezsem şerefsizim al bunu da bir kenara not olarak. Neyse işte, yolun açık olsun. Ben sana çağrı yaparım ara sıra, sen beni ararsın. Bir de dürterim facebooktan.

Kestane şekeri istiyorum.

 

>Let’s Kick Raşitizm Out Of Football!

>”Lincoln” diye inliyordu tribünler ama adam top oynamıyordu. Yaptığı en beğenilen hareketi hatırlıyor musunuz? Volkan’la kavga edişi. Adam ondan sonra iyice tribünlerin sevgilisi oldu, altına yattı bütün Ali Sami Yen’in. Akıllarda ise en teknik hareket olarak bilmemkaç fark atılan Hacettepe maçının tüm golleri atıldıktan sonra 2-3 kişiye attığı aşağılayıcı çalımlar kaldı. Bir de Erdoğan Arıca’nın sitemleri.

Abdürrahim Albayrak ne güzel demiş; “Brezilyalıların aldığı para haramdır” demiş. Çok saf ama yerinde bir açıklama. Yıllarca CM-FM ekolünde yetişmiş bir insan olarak şunu eklemek istiyorum: Arsenal’inden Inter’ine, Valencia’sından Manchester United’ına kadar tüm kulüpler CM-FM kanalıyla oyuncu bulurken, niçin bizim kulüpler 2. sınıf dünya yıldızlarına eşoğleşşek yüküyle para veriyor? Neden takımlarımızda birer tane yıldız varken tarih yazıyorduk da, şimdi her takımda ikişer üçer yıldız varken babayı alıyoruz?

Fenerbahçelilere laf anlatmak zor, onları dışarıda bırakalım. Beşiktaş’ı da Beşiktaşlılar düşünsün. Fenerbahçe her transfer sezonunun en çok para harcayan kulübü olur zaten, hep hüsran hep hüsran. Beşiktaş desen, zaten başkan odaklı; her başkan kulübü kendine muhtaç bırakmak için elinden geleni yapıyor. Yoksa flaş transfer falan hikaye. Dostlar alışverite görsün. Galatasaray olacak takım, ben kendimi bildim bileli krizde arkadaş. 4 yıl üst üste şampiyon olundu, yerliler sürekli “Paramızı alamıyoruz, alsak da geç – eksik alıyoruz” diye isyan etti. UEFA Kupası alındı, ödül bir yana, borçlu çıktı kulüp karaborsa bilet satmak yüzünden. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı final gördük; sonra elde ne kadar adam varsa bedavaya kaybettik hepsini; para yoktu sözleşme yapacak. Apartman dairesine fit olan Lucescu’yu da kovduk.

Türkiye Süper Ligi, şu an dünyada canlı yayın bedeli olarak dünyanın en değerli 5-6 ligi arasında. Türkiye’nin üç büyüklerine bak; ilk üçte bir tek Fenerbahçe var, onu da taraftarları bile hayretle karşılıyor. 2008’de şampiyon olan Galatasaray şu an ligde 10. sırada. Quaresma’lı Guti’li Beşiktaş 5inci. Geçen yılın şampiyonu Bursaspor’un forveti Sercan (75 maç, 20 gol: pozisyon forvet. Hadi bakalım) Şampiyonlar Ligi’nin prestij maçında gol attı diye sevinçten kıçını yırttı. Ligin lideri Trabzonspor’da forma sattırmak amacıyla alınmış o dünya yıldızlarından bir tane bile yok. Ligin 4.sü Kayserispor 16 maçta 20 gol atabilmiş. 6. Karabükspor ikinci ligden yeni çıktı. Forveti de her maçta gol atan 23 yaşındaki, bir kez bile milli olmamış Nijeryalı Emenike. Biz de bu ligdeki herhangi bir kulüpten Avrupa’da başarı bekliyoruz.

Bu ülkede futbolun altyapısı oluşmadan bir pazar haline getirildi. Yıldız alıp forma satmaya çalışmalar, süpersonik hocalar getirip transferi hocaya sormamalar falan. Yahu Rijkaard, Mustafa Sarp gibi bir adamı almak ister mi? Tabata’yı kim ne yapsın? 28 yaşındaki Güiza, tek forvet oynadığı orta sıra takımı Mallorca’nın bir sezonda attığı gollerin yarısını attı diye 30 milyon Avro gözden çıkarılıp alınır mı? Pazarlamayı futbolun önüne koyarsanız babayı alırsınız. Barcelona eşşek gibi, hayvan gibi para kazanıyor. Kimi aldı yıldız diye? Geçen sezon İbrahimovic: Karşılığında Eto’o’yu verdiler, bir de 40 milyon Avro. Ayıp olmasın diye; yoksa transfer yapmayacaklardı bile. Bu sezon? David Villa. 40 milyon Avro. Bizim takımlar her sezon harcıyor o parayı; bir sonuç var mı? Yok. Koskoca Barcelona’nın geri kalan oyuncuları? Xavi, Iniesta, Messi, Valdes, Pique, Puyol, Pedro, Bojan… Altyapı hepsi. Galatasaray ise altyapıdan oyuncu yetiştiriyor ki takasta kullanabilsin. Çağlar geldi, hoş geldi. 5 adam verdik karşılığında. Sonuç: Çağlar ilk maçına 15. haftada çıktı.

Sonuç olarak, ben bunları niye yazdım: Bir futbol ekolümüz olsun olmasın (ki yok), takımlarımızın bir oyun stili var. Fenerbahçe yıllar yılı topa sahip olup, teknik oyuncularla yerden oynamayı ilke edinmiş bir takım. Brezilyalılardan verim alabilen belki tek Türk takımı. Galatasaray desen; sürekli ileri doğru oynayan, fizik gücü yüksek, kanat oyunu oynayan bir takım. Beşiktaş da genelde bir veya iki kişi üzerine sistem kurar, rakibe göre o kişileri ya yem, ya koz olarak kullanır. Allah aşkına, şu takımların bir geçmişine bakın; hep böyleydi. Fenerbahçe gitti Anelka aldı, n’oldu? Sktir oldu gitti. Güiza? Keşke sktir olup gitse. Gol kralı Semih? Yedek. En iyisi kim Fenerbahçe’nin? Agresif, katil, canavar Lugano. Beşiktaş. Geçen yıl Guti, Quaresma mı vardı? Yoktu. Kim iyi oynadı? Dümdüz, kütür kütür bir adam olan Ernst. Pekiii, bu sezon bir tek Quaresma sakatlandı diye, Real Madrid’i çalıştırmış hocanın başında olduğu takım dağılmadı mı? Bir de Galatasaray: Lincoln geldi, bir ske yaramadı. Yolladık. Akıllandık mı? Ne münasebet! Elano aldık. Ne işe yaradı? G.tümüzde patladı herif. Şu an tribünler kimin ismini haykırıyor? Lorik Cana! E be kardeşim, anlayamadınız mı? Türkiye’ye Brezilyalı gelecekse, Fenerbahçe’ye gelsin! Galatasaray, ulan Galatasaray; yabancı mı alacaksın? Lan doldurun takımı Sırpla, Hırvatla, Arnavutla! Bir tane daha yıldız alırsanız Allah belanızı versin. Ulan veriyorsunuz garanti parayı herife, oynar mı be!

 

>Herşeyin Öncesinde Kalkan Ofsayt Bayrağı

>”Ofsaytın ne olduğunu bilmeyen kız” kavramından çok ekmek yendi; öyle bir yoğunlaşıldı ki o konuya, artık kızlar ofsayt hariç hiçbir kuralı bilmiyor futbolla ilgili. Sarı kartla kırmızı kartı birbirinden ayıramayan şekil şekil hatun, yan hakemin konumundan ofsayt kararının doğru mu yanlış mı olduğunu Erman Toroğlu gibi çizgi kamerasına ihtiyaç duymadan değerlendirebiliyor günümüzde. Bu bir sıkıntı değilmiş gibi görünse de maskülen sporların en yücesi futbolun en çetrefil kuralıının kızlar tarafından artık bir muamma olarak karşılanmayışının sonuçları sanıldığından çok daha vahim.

Beyler; çözüldük artık. Yaptığımız artistlikler, çektiğimiz ayaklar artık tribünleri ayağa kaldırmıyor. Bel kıran çalımların, sağdan atıp soldan geçmelerin hayatımızdaki yeri azalıyor belli bir yaştan sonra. Yaş ilerledikçe daha bir oturaklı, daha düz, daha mantıklı hale gelen oyunumuz çağa ayak uyduramaz bir role bürünüyor. Rakiplerimiz olan kızlar da yaş ilerledikçe sanki daha bir altın çağlarını yaşıyorlar. Yaratıcılıktan uzak 1-0 olsun bizim olsun anlayışı, rakibin sahanın her yerine basmayı, alan daraltmayı ve savunmayı önde kurmayı düstur edinen maceracı taktiği karşısında hezimete uğruyor gün be gün.

Çıkılan maçlar içerisinde, en dişli olduğu düşünülen rakiple yapılanlar doğal olarak en büyük etkileri bırakıyor. Sırt kaleye dönük, bir anda hiç beklemediğiniz bir yerde rakibin defanstan uzaklaştırmak için vurduğu top, arkadaşınıza çarpıp önünüzde kalıyor. Tribünlerin coşkulu gürültüsü altında kendinizden geçip topu sürüyor, sürüyor ve hiç oralı bile olmayan 4-5 savunma hamlesini savuşturduktan sonra, yine siz hiç yokmuşsunuz gibi davranan kalecinin yanından topu ağlara yolluyorsunuz. Tribünlerdeki taraftarlarınıza doğru koşarken bir de bakıyorsunuz; pozisyonun öncesinde kalkan ofsayt bayrağı. Ağlara giden top gol olarak değer kazanmıyor.* Bir de üzerine sarı kart yiyorsunuz; o kadar kaptırmışsınız ki kendinizi düdüğü duymamışsınız bile. İşte bu futbolun farkı da kart olayında ortaya çıkıyor; sarı kartı hakemden değil, rakipten görüyorsunuz; çünkü hem rakibe hem de hakeme karşı oynuyorsunuz, ikisi de aynı kişi. Bundan sonra her hareketiniz dikkatli, kontrollü, garanti olmak zorunda.

Oyun disiplininden kopmuş kızlar da var tabi, onlar konunun dışında. Ligde güçlü rakipler olduğu kadar zayıf rakipler de var. Ne kadar hafife alırsak alalım sürpriz yapamayan bu rakipler de ne yazık ki bizim ilgimize mazhar olamayan kızlar. Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe olmak bizim için tarih oluyor artık; Bursaspor’u yenmek için çabalıyoruz ama şimdi Bursaspor’un devri.

Şu her zaman geçerli bir kural: Oyunun kontrolünü rakibe verip kontra ataklarla gol bulmak, ilk golden sonrarakibin mental olarak da çökmesini sağlar. Her ne kadar Zekeriya kontra atak diye bir taktiğin varlığını kabul etmese de, kontra atağı cibiliyetsizlik, şerefsizlik olarak addetse de, bloklar arası bağlarınızın zayıf, rakibinizin güçlü oluşuyla ilgili değildir kontra atak oynamak. Rakibi yorup golü attıktan sonra tamamen kontrolü ele geçirmek amaçlıdır. Bu taktiğin faydasını taktiklerin işe yaradığı dönemde herkes gördü. Şimdiki durum ise taktikle, dizilişle, fizik kondisyonla kurtarılacak gibi durmuyor. Ruhumuzu yitirdik, sahada geziniyoruz. Ayağa paslar, kaleye dönmeler; başarılı bir istatistik tablosu peşindeyiz sanki ama galibiyete çok uzağız. Şöyle ki; sahaya maçı bize vermek için çıkan rakiplere karşı duyarsız, yenmek için yanıp tutuştuğumuz rakiplere karşı da yetersiziz. Bu işin sonu umutsuz; çünkü bize maçı vermek isteyenlerin de aynı bizim gibi yenmek için yanıp tutuşan rakipleri var. Yenmek için yanıp tutuştuğumuz rakiplerin de fark yemek için kaleyi boş bıraktıkları maçlar oluyor ama onlar bizi nasıl kaale almıyorsa, aynı şekilde kaale alınmıyorlar. Kısır oğlu kısır bir döngü.

Bu birincisi, ikincisi, üçüncüsü olmayan bir lig velhasıl. Eski Avrupa fatihi günlerimize dönebilmek çok zor görünse de, dönmek için yapmamız gereken belki tüm rakipleri ciddiye alıp sürekli önümüzdeki maça bakmaktır. Bunun dışında ise tek seçenek, beraberlikle yetinmek isteyen bir rakiple karşılaşıp futbola veda etmek gibi görünüyor.

Ne olacağı belli olmaz ama, lig uzun bir maraton.