RSS

Kategori arşivi: chp

>Google’ın Annesi

>Blogumun 1 aydır kapalı olmasıyla ilgile değil sıkıntım; 6 aydır bir açılıp bir kapanması ve bu konuda Google’ın hiçbir s.kim yapmaması. Hani aklıma geldikçe yazıyorum bir şeyler, insan doluyor, yazmak istiyor. Google’ın elimden aldığı sadece blogum değil; içimi döktüğüm günlüğümü, “Midas’ın kulakları eşşek kulakları / Dişleri inci, kiraz dudakları” diye haykırdığım kuyumu elimden aldı p.zevenkler. Tamam, şimdi rahat rahat girebiliyorum ama ne olacak benim domain? Ne olacak 1 kelime yazmamı bekleyen milyonlarca hayranım? Bunları düşündüğün var mı a Google?

“Son bir ayda neler neler oldu aq.” Böyle demek isterdim ama bir s.kim olduğu yok. Zaten tam da bu yüzden blog yazma ihtiyacı duyuyor insan. Belki de bloga gereğinden fazla misyon yüklemişim; yine bir alışkanlığı tutku haline dönüştürüp yokluğunda ızdırap çekmişim tam olarak bilemiyorum ama Blogger; senin ananı avradını s.kerim. Kapat aq şu yasadışı Digiturk yayını yapan blogları, geri ver etki alanı adımı da adam gibi, içimden gelerek bir şeyler yazayım.

Türkiye’de yaşayan ve her haltı kafasına takarak kendine eziyet eden bir insanım. Türkiye lan! Kafaya takılacak o kadar şey var ki! Yani her gün de insan “Şu konuda şöle düşünüyorum, evet şöyle şöyle yapın ki adam olun, akıllı olun” yazamaz. Gazeteleri, televizyonları kaplayan o abuk sabuk şeylerin bünyeme yaptığı etkiyi kusayım ki, kendi dertlerim kalsın sadece aklımda. Bak dün akşam yine ağrıdan g.tümün üstüne oturamıyorken (yapılacak seviyesiz şakaları duymazdan geleceğim) kendimi “Vay anasını arkadaş, CHP’nin yaptığı revizyona bak, n’apıyo bunlar aq?” diye düşünürken yakaladım. Çok afedersiniz ama s.kmişim partisini de seçimini de ama insan kafaya takıyor! Ya da ben insan değilim (ikinci olasılığı tercih edecek pek çok dostum var, ne güzel).

Bakın neler oldu: Libya’ya gittik. Japonya’da deprem. Nükleer santral sızıntı yapıyor. Tayyip “Evde de doğalgaz var n’olmuş yani” dedi. ÖSYM s.çtı. Aptulla tatmin oldu. Gazeteciler yine hapiste. Seçimler geliyor. CHP Ergenekon sanıklarını aday gösterdi. Galatasaray kümede kalma mücadelesinde. Kayıp çocukların katili yakalandı.

Beynimde hepsi birbirini s.kiyor şu yukarda saydığım olayların. Bir kavga, bir gürültü; sorma yani. Cinnetin eşiğindeyim. Halbuki benim kendime dert edinecek iki ayrı işim, 3 ayrı koldan çözmeye çalıştığım sağlık problemlerim, sağlamaya çalıştığım bir huzurum ve kendimi vakit ayırmak zorunda hissettiğim ve gayet de memnun olduğum huzur noktalarım var. Bunların neredeyse hiçbirine beynimde yer ayıramıyorken, kafamda grup seks yapan ülke ve dünya meselelerine mesir macunu yediren Google’ın ta kendisidir. Çabuk yap düzelt şu yediğin bokları! Yazacak çok şey var.

 

>Mebuslu Yumurta

>Önemsiz not: Öfke, sinir ve kişisel fikirlerden başka bir şey içermemektedir. Bahsedilenleri anlayabilmek için çaktırmadan verilen linklere tıklamak gerekebilir.

Dragon Ball diye bir çizgi film vardı, orada bir Kaplumbağa Usta vardı, hatırladın mı? İşte Mehmet Ali Birand’ın habercilik anlayışını; o cinsel güdülerinin verdiği acelecilik ve umursamazlıkla saçmalayıp abuk sabuk laflar eden o Kaplumbağa Usta’ya benzetiyorum. “Yarın akşam kimselere vermeyin“, “Kadınların kavgası da hiçbir şeye benzemiyor doğrusu“, “Hazır değilse başka bi şeyinizi yapalım” derken bu bilinç altı s.çmalarına biz de altımıza s.çaraktan gülüyoruz. Her dil sürçmesi güldürmüyor tabi; bugünkü twitter iletisindeki gibi: “Öğrenciler ayaklandı ancak bu manzaraya bakıp Türkiye’nin birbirine girdiğini sanmamak lazım. Gündemsiz bir günde TVler olayı abartıyor.”

Şimdi; TVler olayı abartıyor olabilir, TVler her zaman olayları abartacak ama, Tayyibin çıkıp da “Biz şunu yaptık, biz bunu yaptık, okullar özgürleşti” dediği dönemde, daha bir hafta evvel suçlu suçsuz ayırmadan yaşıtları eşşek yüküyle sopa yemiş olmasına rağmen, daha da önemlisi; içeride ve dışarda ne olaylar olursa olsun iç gündemi hükümetin belirlediği bir ülkede bugün öğrenciler rol çaldı. Bu bir ayaklanmadır. Hem de Türkiye’nin uzun zamandır görmediği türden. Arkasından bir ziyaretlerde bulundular ki, üstüne bir de gövde gösterisi olmuş oldu. Millet özür diler diye beklerken iyice sıvadılar. Elbette ki 2 gün sürer, geçer ama bu cesaret vericidir. Deli cesareti verici. Bu çocuklar dayaklarını yiyecek, gözaltına alınacak, hapse atılacak, iş bulamayacak öğrenciler artık. Bununla birlikte, Türkiye artık siyasi olaylara karışan çocukların ebeveynlerinin “Benim öyle çocuğum yok!” diye üstlerinden yük attıkları, “Eline ekmeğini almadan ne siyaseti ulan?” diye kafa s.ktikleri bir halde değil. Aileler de ellerinden geldiğince bu işin peşini bırakmayacak. Tabii ki onların da mücadelesi en fazla 1 yıl sürecek ama dedim ya, eşşeğin aklına karpuz kabuğu sokuldu bugün. Bu çocukların bu tepkiyi gösteriş biçimleri, görüşleri, tavırları kesinlikle ve kesinlikle doğrudur demiyorum ve hatta yanlış ama göze aldıkları karşılık ve karşı durdukları cephenin genişliği olayın küçümsenmesini engellemeli.


Şunu anlayın; sağı gelsin solu gelsin (ki DSP geldiğinde de bu ülke sol falan görmedi), kişi başına düşen gelir artsın artmasın, ülkemiz bölgesel bir güç halini alsın almasın; Türkiye kaba kuvvetle, bir baskı sistemiyle yönetiliyor. Baskıcılık çekirdekten geliyor; her boka burnunu sokan, hadsiz insanların ülkesi burası. Biri mini eteğe takmış, diğeri türbanlıyı üniversiteye aldırmıyor. Baba kızını namus için öldürüyor, karısını dövüyor. Adamın kızı zehir gibi akıllı; “Okuyacan da nolacak kız çocuğusun en nihayetinde” diyor, 15 yaşında evlendiriyor. Bunun gibi bir sürü şey. Ne bekliyoruz şimdi bu toplumdan? Had safhada muhafazakar, tutucu, iffetli bir toplumuz. Kalıplarımız var, belli çizgilerimiz var; değil mi?

HAYIR!

Şu an ülkemiz dünyanın en düzensiz; ahlaken, dinen ve ideolojik olarak en yozlaşmış, insanları birbirine en güvensiz birkaç ülkesinden biri. Bu savımı kanıtlamak zorunda değilim, etrafınıza bakmanız yeterli, eğer gözleriniz gerçeği görmek istiyorsa. Televizyona bakın, sabah programlarına. Kendi yeğenini öldüren halalar, kızına yıllarca tecavüz eden babalar, canlı yayında 70 milyonla dalga geçenler… Öğleden sonra koskoca 60-70 yaşında ninelerin dedelerin abazanlıktan azmış kudurmuş halleri ve birbirlerine yaptıkları kusturan, tiksindiren cilveler. Bunaklıktan yıkılan zevzek bünyelerin rezillikte sınır tanımayışları; mizansen gereği, reyting icabı hayvanlıklar, terbiyesizlikler falan; ve tüm bu dengesizlikleri yaparken dillerinden düşmeyen din – iman. Bu insanlar uzak insanlar değil bize; içinde bulunulan baskı sisteminin kurucuları, destekçileri bunlar. Yaşını başını almış, bayramlarda el öptüren hürmet bekleyen insanlar. İşte yine aynı kişiler bunlar; bize yıllar boyunca insanlığın ve ahlakın temeli olarak anlatılan Anadolu’nun insanları. Kızını evinin balkonuna bile çıkarmayıp 17 yaşında görücü usulü evlendiren ana babalar bunlar; oğluna “Çalgıcı mı olacan ulan pezeveng” diye saldırıp gitarını parçalayan, fındık kadar beyniyle okuyacağı bölüme müdahale eden ana babalar.

Haberleri takip etmek istemez oldum son birkaç yılda. Seri katillerimiz, vahşi cinayetlerimiz oldu Elhamdülillah. Ergenekon mergenekon derken Türkiye’nin yarısı orduya, diğer yarısı da devlete olan güvenini kaybetti. Gazeteciler hapse atıldı. Tayyip Türkiye’nin tüm derdini sorununu bitirdi, Müslüman dünyasına el attı; oy uğruna. Bizimkiler sanki bir anda duygulanmış, kendini tutamamış sandılar ama bir bakın; elindeki kağıttaki notlar; iki lafı doğru düzgün bir araya getiremeyen, ettiği tek bir laf 4-5 ayrı bakan tarafından düzeltilen bir adam ve bir takılma bile olmadan yapılmış gayet düzgün, zor ve uzun bir konuşma… Neyse. Sırf politik kabadayılıklar uğruna insanlar ölüme gitti. Sonra; küfür ve kabalık, siyasi hayatın sıradan bir özelliği haline geldi. Milletvekillerine maaşları yine yetmez oldu. Devlet eliyle düzenlenen sınavlar skandala döndü, altından cemaat çıktı. Ülkede katiller baş tacı oldu, reyting malzemesi yapıldı… Ve cepheleşildi; “darbeci“, oldu sana ulusalcı, Atatürkçü. Türbanlı, oldu dini bütün. Mini etekli, oldu modern. Katil, oldu milliyetçi, vatanperver. Herkes de kafa yormak yerine, seçtiği adamın dümen suyuna girdi. Kafasına göre takıldı; içinde beyin var mı yok mu belli değil.

Yukarıda yakın geçmişte olan ve benzerleri her gün artarak yaşanan olaylar var ya; şimdi düşünün bakalım, bunların kaçta kaçı bundan 10 yıl önce vardı? O dedeler ve nineler televizyonda fingirdeşebilir miydi? Televizyonda kaç vahşi cinayet haberi görüyorduk? Birkaçı dışında kaç tane mebusun ağzından kötü laf çıkıyordu? Devlet elinden yolsuzluk ve soygun hep vardı ama, hiç bağıra çağıra, göğüslerini gere gere, pişkin pişkin yapabiliyorlar mıydı? Bu kadar kadrolaşma hangi dönemde vardı? Artık olabiliyor; ahlaki değerlere bağlı kalmanın hiç de eğlenceli bir yönü olmadığını gördü tüm Türkiye. İnsanlar cepheleştirildi, bilinçleri uyutuldu; ki zaten çok da bilinç falan yoktu. Son 10 yıldaki apolitikleştirme hareketini Türkiye hiçbir darbe döneminde yaşamadı! Şimdi toplum, içinde bulunduğu ahlaki çöküntünün altını doldurmak için yeni ve yoz ahlaki değerler arıyor ki, rezillik tam da burada çıkıyor. Ülkenin çivisi çıktı!

Velhasıl; taraflardan oluşan bir sistemde insanlar büyük resmi göremediği için, kendi tuttuğu tarafı da, karşısına aldığı tarafı da ayrı bir sistem olarak görüyor şu an. Aslında tek bir sistem var: Uyutma. İşte 80den sonra hızla apolitikleştirilen, bilimden, ilimden uzaklaştırılan öğrenciler, 90larda parça parça politize edilerek milyona bölündü; zaten bir tane bile ideoloji olmayan ülkede 60-70 tane siyasi parti olunca, öğrenci hareketi diye bir halt da kalmadı. Şimdi ise kendine has bir tepki oluştu son birkaç gün itibariyle; sistemin tamamına karşı. Tepki tabii ki yaşlılarının beyni sulanmış bir ülkede saçmalıktan sıkılan öğrencilerden geldi; sert geldi. Doğru veya yanlış. “CHP’sine bir, AKP’sine iki ulan!” deyen bir tepki. Karşılık olarak “Faşist” dediler, “Ergenekon işi” dediler, ya da Mehmet Ali Birand gibi “Ne bu yahu böyle, ufak tefek işler” deyip küçümsediler. O kadar basit değil. İşe yarar mı? Hiç sanmıyorum. Argümanı kuvvetli mi? Hiç değil. Ama birileri bu düzenin tamamına sesini çıkardı sonunda. Anarşizm mi? Bak o olabilir. Çok da güzel iyi olur tamam mı?

 

>Ducati Bizi Işınla

>Reklamın iyisi kötüsü olmaz mottosunun niçin sadece Türkiye’de geçerli olduğunun açıklamasının yapılmasını istiyorum. Reklamın iyisi bal gibi olur. Reklamın iyisi olmayınca akılda da kalsa ben o ürünü kullanmam. Kullanana engel olur, gerekirse canını yakarım. Mal mıyız lan biz? İyi reklamı haketmiyor muyuz? “Nası olsa s.ke s.ke bu ürünü alacaksınız, reklam yaptık ama dostlar alışverişte görsün diye, yoksa reklama bilem ihtiyacımız yok” dercesine yapılmış reklamlar yüzünden televizyon izlemiyorum 15 yıldır. Gündemden koptum.

Televizyonu açtığım zaman otistik çocuklar gibi sadece reklam izlerdim eskiden. Yalan yok, televizyon izlemeyişimin nedeni reklamların kalitesizliği değil; evde bir tane televizyon var ve o televizyonda da gündüz Esra Erol, gece de NatGeo izleniyor. Evde olup da bu yayınlara maruz kaldığım günden bu yana Türkiye’de abazanlığın yaş ve cinsiyete göre değişmediğini, Esra Erol’un çok feci bir hatun olduğunu, Goddard Yüksek Çözünürlük Tayfölçeri’nin ultraviyole ışığında çalışmak üzere tasarlandığını ve çiftleşme dönemindeki erkek bir filin dişi fil sandığı gergedana tıklamaya çalışırken belini kırarak öldürmesinin hiç de az rastlanan bir durum olmadığını öğrendim. Arada çıkan reklamlardan da Türkiye’de reklam sektörünün amacının tüketiciyle t.şak geçmek olduğu kanısına vardım.

Öncelikle 11880 ve 11818’i kullanmayacağım. Niçin ikisi için de çalgılı çengili ve bol embesilli reklamlar hazırlandığını anlayabilmiş değilim. Bilinmeyen numaraların gırnata ve darbukayla ilgisi var, orası kesin ama sormaya çekiniyorum; herkes biliyor da ben bilmiyormuşum gibi hissediyorum. YapıKredi reklamındaki komik olduğunu zanneden hıyarağası da ancak g.tümdeki kıl dönmesi kadar komik. Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı Pepsi reklamı kadar s.kik bir reklam da uzun zamandır yoktu; hayranları beleş konuşsun, ödemeli arama yapmasın, gizli gizli annesinin telefonundan kendi telefonuna kontör atmasın diye reklama çıkmış, öyle diyor artis. Fiat da “Babam öyle diyo”dan beri piçli reklam çekmiyordu yanlış hatırlamıyorsam, küçük çocuklara ağız dolusu küfür etmeyeli çok olmuştu. “Kaçalım kaçalım koşalım” diyen o insan artığından beri içimde ukteydi veletlere sövmek. Aklıma geldikçe içimde fırtınalar koparıyor, seri cinayetler işlemek istiyorum bir yandan Michael Jackson gibi dans etmeye çalışıp diğer yandan “Ziyanı yok” diye g.tünü yırtarkenki hali gözümün önüne gelince. Kesin konuşmayayım ama, eğer bir gün görürsem bir yerlerde ve tanırsam; polis çağırın, jandarma çağırın. Öldürürüm ben onu.

Neyse efenim; piyasanın durumu bu olunca, bir el atmak farz oldu. İlk önce Türkiye piyasasında hak ettiği konumda bulunmayan bir marka olan Ducati için bir reklam projem var. Masrafsız da. Bembeyaz bir ekran izlerken, dış ses “Ducati, bizi ışınla!” diyecek. Ekranın bir yanından Ducati marka bir motorsiklet hızla girecek, diğer yanından çıkacak. Göremeyeceğiz bile. Sonra aynı dış ses sloganını söyleyecek markanın: “Ducati. Sizi ışınlar.”

İkinci projem, hala kendisine yaratıcı bir reklam bulamamış bir marka olan Martini’ye. Türkiye’de çok fazla kullanılan bir içki değil. Bira ve rakının oldukça gerisinde. O yüzden reklam yüzü olarak tanıdık, bilindik bir kişi oluşundan mütevellit Berdan Mardini’yi seçtim. Parası neyse verin çocuğa. Şimdi Martini reklamlarındaki o elit ortamlar, yılan karılar Türkiye’de yok. Martini müşterisini rakı ve biracılardan çalacak. “Hep CHP’ye oy verdim ,bu kez de AKP’ye veriyim” diyen insanların bulunduğu bir ülkede “Hep bira içiyorum, bu akşam da Martini içeyim” denebilir gayet.” Bir meyhanede buluyoruz kendimizi reklam başlar başlamaz. Yavaş yavaş hareket eden kameranın görüş açısına Berdan Mardini giriyor. Sol altta küçük bir yazı: “Berdan Mardini – Turkish singer, actor”. Elindeki midye dolmayı ağzının iki yanından pirinçleri döküp saçarak lüplettikten sonra Martini’sine uzanıyor, lakkır lakır içiyor. “Ohhhhh” diyor sonra, ve kameraya doğru elindeki Martini’yi kaldırarak “Well done, Martini” diyor. Böylece hem Türk alkol piyasası canlanmış, hem Türk futbolu kazanmış, hem de Rusların sıcak denizlere inme emeli suya düşmüş oluyor.

Monitörü birden fazla görmeye başladım Zekeriya. Ben bir kusayım.

 

>Referan’doom’ II – HAYIR

>
“-Çönkö ölkem İiran gibi olson istimiyorom taam ma? Ben oyomo Ototürk’ün partisine veriyorm. Hoyorcıyım o yüzden bebi$im. Ölkemizde işşizlik choq ajjayip boytlara gelde, insanlar açlıktan masa sandalye felan yiiyo. İşçi hakları bir mayıs bölölö bölölö…”

Önce o uggları çıkar ayağından. Git bir elini yüzünü yıka. S.ktiret makyajı falan. Konumuz sensin, Louis Vuitton çantan da sana girsin.

Kitleyi bu şekilde tarif etmek haksızlık evet evet farkındayım evet evet. Sinir bozayım dedim. Yine de bu tür şahıslar var, biliyorum, biliyorsunuz, biliyorlar ve pusulanın “Hayır” tarafına dan dun girişirken bunlarla aynı görüşte olduğum aklıma gelseydi elim titreyebilirdi, yalan yok. Evet, ne diyordun?

-“Benim babam dedı qı, bunlar gerrci dedı babam, o yüzdan. Ben bu iktidarı istomoyorom bu iktidar choqq rerörerö…”

Sen genel seçim için oy kullanmadın yavrum. Referandum bu. Anayasa değişikliği referandumu. Otur biraz şimdi bişeyler iç.

Hayırcıların elit kesimden çıkıyormuş gibi görünmeleri çok ilginç aslında. Cepheleşen toplumun dinamiklerine göre de sonuç olarak hayır çıkmayacağı gayet açıktı ama umut Marie Antoinette’nin pastasıdır ne yapalım? Hayır demek için Atatürkçü olmak gibi bir gerekçe ileri sürmek o kadar ahmakça, o kadar ezik bir gerekçe ki; Atatürkçü olmasam mı diyebilir insan eğer bu küspelerin yaptığı gerçekten Atatürkçülük olsa. Söyle bakalım Atatürkçülük nedir?

-“Ototörkçülük demek, devletçilik, devrimcilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik; bak laiklik choq choq önamli benim için $ekerim.”

Beş oldu.

-“Haaa evet. Neydi yaaa… Yaaaa söyleseneeee!”

Senin ta an…

-“Hah Cumhuriyetçilik! Bildim baq :)”

Aferin. Lakin Atatürkçü olmak bunlara inanmak demek değil sadece. Kendisi öyle söylemiş olabilir vaktiyle; Atatürk’ün Atatürkçü olun demesi de pek olası bir durum değil ama her dediğini de Hadis-i Şerif gibi almayın. Mesela ben Atatürk’ün “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır.” gibi bir laf ettiğini hiç sanmıyorum. Şimdi, bizim “Atatürk İlkeleri” olarak bildiğimiz bu ilkeleri Atatürk “Ben söylüyorum, ben buldum, benimseyin!” diye söylemedi. Bunlar bir millet olmanın gereği kardeşim. İnsan olmanın gereği, çağdaş olmanın gereği. Atatürk gibi bir liderin en son isteyeceği şeydir bu ilkelere o söylediği için bağlı kalmak. Nerde kullandın oyunu?

-“Yaaa, soorma yaaa… Biz arkadaşlarla yazlıqtaydıq, kullanamadım yaaa… Berk’le Orçun kal dedıler, Gülçin hemmen atladı saaten. Yannız mı döniyim yaane? :(“

Sadece bu da değil, aslında bayram ardına eklenen bu referandumda hayırcı geçinen insanların tatillerinden dönememeleri çok dikkat çekiciydi. Birinci kısımda bahsettiğim ciddiye alma olayı bu işte. Hani gidiyordu memleket elden? Hani İran oluyorduk? Şimdi olmuyor muyuz? Hala oluyoruz. E p.zevenk, iki gün evvel mangalda kül bırakmıyordun; oyunu kullansana?

Ciddiyetsizliğik aslında Hayır cephesinin başı olan CHP’den geliyordu. Şu an hala bir ciddiyetsizlik varsa yine oradan geliyor zaten. Baykal dönemi zaten adam adama muhalefetle geçti, göz açtırmıyordu vallahi. Savunmada hiç gedik vermedi ama bir şekilde hep kaybetti Baykal ve CHP. Ha baygınlık geldi Baykal’dan artık millete. Baykal’ın aklı çıkıyordu: “Ulan kazayla bi iktidar falan olursak s.çtık ha!” ruh haliyle muhalefeti yürüte yürüte tiksindirdi kendinden. Kimsenin dediğinin altında kalmıyordu, herkese çakıyordu lafı; köpeğe atsan kudurur ama deyimler sözlüğünde “Lafla peynir gemisi yürümez” başlığının yanına Baykal’ın resmini koysalar ilkokul çocukları bile anlar artık. Kasedi çıktı, yine karlı çıkacaktı ki arkasını kollamayı unuttu. Hop, Kılıçdar Kılıçdar Kılıçdaroğlu. Tamam adam bürokrasiyi yemiş yutmuş, çok feci CV’si var ama emekli olmamakta direnen veznedar giyim kuşamıyla, çıkmayan sesiyle, naif tavrıyla, zayıf hitabetiyle bu adam Özhan Canaydın gibi birşey CHP için. Her yerde elindeki raporlardan kağıtlardan birşeyler okuyarak başkan olunsaydı Van Gaal FIFA başkanı olurdu. Bari seçmen listelerini kontrol etmen gerektiğini de yazsaydın bir kenara; sen oy vermeyi unuttun, cemaat s.çtı be hacı! Sen oy vermezsen kim verecek? Yine de en azından en büyük hezimeti sen yaşamadın: Osmaniye’den bile evet çıktı! Beli kurt beli gibiydi bunların Orta Asya’dayken, Sibel Can beli oluverdi aradan geçen zamanda!

Madem cepheleşen bir toplum içerisinde yaşıyoruz, cepheleşmeyi öğreneceksiniz aga. Neden sol amip gibi bölünüp çoğalırken, sağda ne kadar çakal varsa birleşip iktidar oluyor her yenilik gerektiğinde? Bu iş akademisyenlerle, bilimcilerle, sanatçılarla olmuyor demek ki. Bak; adam İmam Hatip’te okumuş, 2 yıllık bitirmiş, Başbakan olmuş. Sen elinde belgeyle çıkıyorsun ortaya, şu yolsuz ahanda belgesi, şu ahlaksız ahanda ispatı diye; sandığa gömüyorlar seni. Adam ne var ne yok satıyor, geri kalanı cebe atıyor, “Ananı al git” diyor, sonra yine iktidar oluyor. Akıllı olun; seveni s.kerler, s.keni severler. Koskoca adamlarsınız hala öğrenemediniz. Popülist olacaksınız, başka yolu yok. Siz hala ekonomik paketlerle, işçi hakkıyla bilmemneyle gelin. İşçi kendi hakkını aramıyor bu ülkede. Ulan daha birkaç sene evvel Cem Uzan döner – ekmek dağıtarak yüzde sekiz oy aldı bu memlekette; siz hala plan projeyle iktidar devirmeye çalışın. Uzaydan mı geldiniz oğlum siz?

Sonuç olarak; kimi “Ben Atatürk’ün partisine oy veriyorum” dedi, kimi “Başkan öyle dedi, hayır diyecem” dedi. Yanlış dedi. Madem okumadınız, azıcık düşünün. Hiç bir mantıklı neden bulamadınız mı “Hayır” demek için? Generalleri içeri atıp, teröristleri davul zurnayla karşılayan adamların yapacağı anayasa değişikliğine ben “Evet” demem abi, olay budur.

“-Ay evet $eqerim ben de on…”

Sktrgit!