RSS

Kategori arşivi: freud

>Neden? – IV – Hayvan Olmak İsteyen Adam

>
Çok değişik bir rüya gördüm. İstanbul’a doğru gidiyordum motorsikletle (rüya işte, bisiklete bile binemiyorum ki!), ama kafamı sağa sola çevirdikçe gördüğüm yer rüya İstanbul’uydu: Yıkık dökük binaların falan arasından geçiyoruz, yol toprak, ama 5-6 şeritli bir yol. Nasıl oluyorsa artık. Neyse; yolda bir gürültü bir kıyamet; kornalar sirenler. Kafam şişiyor. Sonra deviriyorum motorsikleti hızla giderken. Ellerimin falan kanadığını hissediyorum; bir bakıyorum, ellerim yok! Ellerimin yerine tekerlek var! Motorsiklet benmişim meğer. Son derece normalmiş, 27 yıldır motorsikletmişim zaten gibi doğruluyorum (nasıl?!), gaz veriyorum falan. Rampalar buluyorum uçacak, benzin istasyonuna uğruyorum, hatta çok afedersiniz çişim geliyor benzin aldıktan sonra tuvalete gidiyorum; bir de diyorum ki “Ulan keşke benzini almadan önce gitseydim tuvalete, bak döktük yarısını benzinin!” Hemen ruh hastası falan demeyin. Bir dinleyin önce.

Çeşitli (özel) nedenlerden dolayı kafayı rüyalara, psikolojiye, bilmemneye takmış haldeyim. Zaten roman-hikaye tarzı kitapları minimum düzeyde okuyup sürekli ansiklopedi, sözlük falan okuyan zevksiz, ukala bir kişi oluşumdan mütevellit; niçin daha da sıkıcı bir uğraş edinip psikoloji kitapları okumuyorum dedim kendi kendime. Verecek cevap bulamayınca okudum da. Aradığım şeye cevap bulamadım ne yazık ki: Rüyamda hayvan olmak istiyorum ben.

Rüyamda motorsiklet olmak çok ilginç bir deneyimdi. Geneli anlamında rüya değil kabus gördüğüm için çok da kalp çarpıntısı yaratmadı; bu da başka bir artıydı. Sürekli kaçmalar, kovalamalar, saklanmalar ve “seek & destroy” tadında aramalar oluyor rüyalarımda benim. Sürekli heyecan, aksiyon, gerginlik. 10 yıldır yorgun kalkıyorum yataktan. Belki bunu okuyan bir psikolog falan (ne işi olur lan burda psikoloğun?) manasını bana söyler: Rüyada sürekli birilerini öldürmek de ne oluyor? Ya da birileri tarafından öldürülmek? Yahu sıkıldım! Bir başkası bir başkasını öldürse de Dedektif Morse, Hercule Poirot, Dylan Dog tadında bir rüya görsem artık!

Eskiden uçardım rüyalarda; kollarımı sıktığım gibi havalanırdım. Sağa sola manevralar, saltolar, burgular pek kolaydı. Bir on yıl oldu herhalde uçmayalı. Sonlara doğru uçarken düşmeye başladım rüyalarda, motor arızası varmış gibi. Sonra hepten kesildi uçma olayı. Özledim. İnsanın rüyalarında, normal zamanda yapamadığı şeyleri yapıyor olması gerekmez mi? Yani, rüya bir denge unsuru değil midir insan için? Neden hayatımız depresifse rüyalarımız da depresif oluyor? Ölelim mi lan? Günde 24 saat depresyon! Cevap aradığım soru da bu işte. Kişilik itibariyle kendi kendini yatıştırıcı, “Ahhh, her şey o kadar güzel olacak ki, hep geçicek bunnar ehi!” düşüncesine sahip bir insan olmak, yatmadan önce klasiğinden popuna bir sürü, kusturacak derecede pozitif şarkı dinlemek neden güzel rüyalar görmek konusunda işe yaramıyor? Ciddi bir konu bu. Eğilelim Zekeriya.

İnsanın bilinçaltı her gün görüp duyduklarıyla, düşündükleriyle zaten pazartesi sabahı 500T’si gibi oluyor, bunu biliyoruz. Rüyalarımızda gördüklerimizin bilinçaltımızdan bağımsız şeyler olması zaten mümkün değil bu yüzden. Daha önce yaşamadığımız, hayal etmediğimiz şeyleri rüyalarımızda nasıl görelim ki? Yani tamam, zaten kanatlanıp uçan kimse yok aramızda ama en azından hepimizin kafasında uçmanın nasıl bir his olduğuna dair birşeyler var. Gerçek uçma hissi olmasa bile rüyamızda beynimiz sanal bir uçuş hissi oluşturabiliyor; muadil olacak tecrübelerimiz ve uçmak hakkındaki fikirlerimizden yola çıkarak. İşin bu kısmı tamam, eyvallah. Bir de vücudumuzun fiziksel-ruhsal dengemizi korumak adına yaptıkları var mesela. Geriliriz, üzülürüz, sinirleniriz; beden daha fazla yüklenmemek için ağlatır bizi. Ağlamak, vücudun denge sağlamak (tamam lan tamam, kullanıyorum o kelimeyi), boşalmak için verdiği bir karşı tepki. Rüya neden bir denge unsuru olarak çalışmıyor da; iyice bünyenin bokunu çıkarmaya çalışıyor?

Çok birşey istemiyorum; rüyamda hayvan olmak istiyorum ben. At olayım mesela. Otlayayım, koşturayım. Fil olayım ya da, hortumuma su çekip üstüme pıslayayım. Koala olayım, sarılayım okaliptüsüme, sevdiceğime… Kafamda hiçbir düşünce olmasın. Hiçbirşey kovalamasın beni, geyik falan olmayayım. Aslan falan da olmak istemiyorum. Dırdır olmasın, kavga gürültü olmasın; huzur istiyorum lan işte huzur! Rüyamda hayvan olmak istiyorum!

Aq senin Freud!

Reklamlar
 

>Neden? – III – Ben de Yaparım O Zaman

>
Bazen canım acaip şekilde kavga etmek istiyor. Birini bir dövsem diyorum; ağzını burnunu parçalasam, dağıtsam onu, çatır çatır kırsam beyninin tasını. Aman dilese, eğilse önümde yalvarsa; azıcık daha yavaş vurayım, numunelik bikaç sağlam kemik bırakayım diye.Bazı zamanlarda da aklıma çok güzel bir hakaret, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan bir küfür geliyor. Biri olsa da, arkadaşlarının içindeyken söylesem, rencide etsem diyorum. Yerin dibine soksam. Dolu gözlerle baksa bana, ezilse varlığım karşısında. Birden böğüre böğüre ağlayarak kaçsa,
atsa kendini biryerlerden intihar etse.

Evet sevgili kardeşlerim, Freud denen müptezel p…venge zerre kadar saygı duymayan yoldaşlarım; madem bu sapık bile abuk sabuk fikirlerini beyan ederek psikolog olmuş, profesör olmuş falan; ben de bir bilim adamı olmak istiyorum. Düşündüm, taşındım; bence sen haksızsın Freud. Sana laflar hazırladım:

Bilinç altında cinsellik diye birşey yok. Şiddet var. Anlatış biçimimden dalga geçtiğim anlaşılmasın ama bir düşünün Allah aşkına: Kendimizi kaybettiğimiz durumlarda; yani sevindiğimiz, üzüldüğümüz, sinirlendiğimiz, umutsuzluğa kapıldığımız anlarda şiddete başvururuz; kimseyi düdüklemeye çalışmayız. Durumu daha iyi ifade edebilmek için kendimce şiddetin tanımını yapmam lazım: Şiddet; bilinçaltında gizlenen, kişinin sınırlayıcılarının (yani bir toplum oluşturmak için bilinçli veya bilinçsiz oluşturulmuş ahlak, gelenek, din, ceza kanunu vb. kural silsilelerinin kişinin zihnindeki yansımalarının) duygu yoğunluğuna yenik düştüğü anlarda enerji boşalımı şeklinde ortaya çıkan bir “araç”tır. Ortaya çıkmasının nedeni, kişinin ruhsal durumunu dengeleme ihtiyacıdır. Şiddet güdüsü varlığını insanın en temel motivi olan “üstün olma isteği”ne borçludur. Şiddet, bu isteğin en kaba ifade yöntemidir. Yani benim tanım olarak oluşturmaya çalıştığım şiddet, alışılmış tanımdakinden birazcık daha farklı. Daha net bir ifadeyle; üstün olma amacına ulaşılması ya da üstün olma ihtiyacının karşılanmasının önüne bir engel çıkması durumunda ortaya çıkabilecek duygunun tamamiyle etkisi altına girme, duygunun cinsiyle eşleşen ifade biçiminin tonunda aşırılık.

Örneksiz anlatmak zor oluyor. Diyelim ki işyerinde 60 yaşındaki müdürünüz, haklı veya haksız olarak sizi tüm iş arkadaşlarınızın önünde yerin dibine soktu. Azarladı, bağırdı, sövdü… Mantığınız sizi terketmezse, hislerinize hakim olabilirseniz yapacağınız şey en kötü olasılıkla başınızı önünüze eğip müdürün motoru soğuyana kadar beklemek olacaktır. Karşılık vermenizin önüne geçecek sınırlayıcılarınız işinizi kaybetme kaygısı, yaşça büyük birine karşılık vermek, soğukkanlılığı yitirme endişesi olacak bu durumda. Yine de yaşanan durum imajınıza, kişiliğinize, iş arkadaşlarınız arasındaki sosyal pozisyonunuza olumsuz etki yapacaktır. Doğru olan ise yaşanan kaybın telafisini hemen o anda değil, belli bir süreç içerisinde aramak olarak gösterilebilir. Sınırlayıcıların oluşturduğu barajın, duygu seline dayanamaması durumunda ise müdürünüze karşılık verecek, sizi ne kadar incittiyse aynı miktarda hatta daha fazla rencide etmek isteyecek, zarar verme isteği duyacaksınız. Sosyal çevreniz içerisindeki konumunuz, değer verdiğiniz ve size değer vermesini istediğiniz insanların gözündeki imajınızın zedelenmesi korkusu duygu yoğunluğunuzu artıracak ve yakası açılmadık küfürler ağzınızdan fışkırıp belki birkaç kez de böğrüne böğrüne vuracaksınız müdür beyin.

Ya da Galatasaray’da oynuyorsunuz ve Fenerbahçe’ye gol attınız. Mantık çerçevesinde düşündüğünüzde; kale çizgisinden top her geçişinde 1 gol sayıldığının, gol atınca maçın bitmediğinin, tribünlerin gergin olduğunun ve aşırılığın hoş sonuçlar doğurmayacağının farkına varabilir ve gol sevincinizi arkadaşlarınızla medeni bir şekilde yaşayabilirsiniz. Duygusal bir hezeyan içerisine girdiğiniz anda ise rakip taraftarları rencide edici hareketler yapmaktan, formanızı çıkarıp sallaya sallaya oradan oraya koşmaktan ve sarı kart görmekten kendinizi alıkoyamayacaksınız; çünkü gol attınız, öne geçtiniz, birşey başardınız, üstünlüğünüzü kabul ettirdiniz. Zaten kalesinde gol görerek başarısızlığa uğramış rakibinizi daha da baskı altına almak, mental olarak ezmek için elinizden geleni yapmayı kendinize ait bir hak olarak göreceksiniz.

Bir de işin ruhsal sıkıntılarla ilgili kısmı var. Efenim duyguların bastırılışı nedeniyle ortaya çıktığı iddia edilen problemlerle ilgilenelim biraz da. Yaptığım gözlemlere dayanarak (2 kişiyi gözlemledim. Biri benim, diğerini tanımıyorum) şöyle bir sonuca vardım; ruhsal problemlerin ortaya çıkışının birkaç nedeni var:

I. Duygusal yükü boşaltmanın yolunu ve muhatabını bulamama

.Sınırlayıcıların, duygusal yükle aynı oranda büyümesi durumu olarak da sallayabilirim. Kişinin probleminin kendi yapabileceklerinin dışında da dinamikleri olması ve bu durumun kişiyi belirsizliğe itmesi veya kişinin artık yaşamak istemediği bir durumu ortadan kaldırmak istemesi ama bu durumun müşterek bir hal olması ve diğer iştirakçilerin bu duruma son vermeye gönüllü olup olmayacakları sorunu. Halk arasiında “karı gibi düşünmek”, “düşün düşün boktur işin” veya “iki ucu boklu değnek” gibi tabirleri vardır.

-“Boşanmak istiyorum”

a.”Nasıl söyleyeceğim?” b.”Eşim boşanmak istemiyor” c.”Çocuklar n’olcak?”

“Faturalar birikti”

a.”Para yok” b.”Ya keserlerse elektriği?” c.”Son parayı iddaaya bassam?”

II. Sınırlayıcıların kuvvetsizliği.

Kişinin ahlaki, sosyal, dini, vb. hiçbir kaygı taşımaması durumu. Konu komşu bilmeme, saygısızlık diz boyu, bir adam sendecilik, bir vurdum duymazlık almış başını gitmiş olur böyle kişilerde. Dil pabuç gibi falan. Duygu yükünün en ufağı bile hemen boşaltıldığından, sürekli bir tatminsizlik hissi.

III. Tatminsizlik korkusu.

Kişinin biriken duygu yükünü boşaltmaktan kendini alıkoyması. Kendine güven eksikliği şeklinde görülür dışarıdan. Dedim ya en başta hani birini dövsem ağzını burnunu kırsam falan diye; işte bu o dayağı yiyen kişi. Baskın kişi olma yolunda başarısızlığa umrama endişesi taşıyan şahıs.

Aklıma gelenler bunlar. Cinsellikle ilgili bişey de yazmam gerekirse eğer, o da şiddetin mini mini alt kollarından biri olduğudur; çünkü o da tamamen kendini kanıtlama, karşıdakine üstünlüğü kabul ettirme, beğenilme, vazgeçilmez olma dürtüsünün ortaya çıkardığı bir üründür. Tek farkı, karşılıklı fiziksel haz alma artısı olması yani.

Efendim, benden bu kadar. Hepinizi seviyorum.

———————————————————————————
Bu metnin yazımında hiç bir Freud’a zarar verilmemiştir, vermek amaçlanmamıştır. Alınganlık yapanların aldıklarını yerine koymaları rica olunur. Freud fena bir insan değildir. Sadece tarafımdan yerden yere vurulmak için seçilmiş bir konudur. Yoksa okurum, severim, saygı da duyarım ara sıra. Yiğidi öldürür hakkını da veririm; bu anneyi karıştırmış falan hiç sevmediğim şeyler ama Yusuf Tavaslı’dan sonra en iyi rüya yorumcusudur kanımca. Mekanı cennet olsun.

 

>Neden? – II -Adını Bile Anmıyorum Bak!

>Ne kadar kolay değil mi, a sevgili dostlar; insanın tüm güdüleri cinsellik üzerineymiş. Annemize, babamıza falan sulanırmışız da, sosyalleşme ihtiyacımız bizi sınırlarmış falan filan. Tüm ruhsal buhranlarımız, duygularımızı bastırmamızdan kaynaklanırmış… P.zevengin evladı seni…

Şimdi; hayatta tiksindiğim bir insan türü varsa; bencil ve her zaman her yerde keyif çatmak, geçici zevkler yaşamak için varlığını devam ettiren insan türüdür. Şöyle ki, bu insan türü insanlığının ne olduğunu anlayamamıştır bence ve sosyal görünüp kendi içinde asosyal olmaya, insanların tamamını kendine düşman addedmeye, sosyalleşemediği için kendi mantıksız hayal dünyasının öngörüleriyle yalnız bireyin güçlü birey olduğu bir fantastik evrende yaşamaya alışmıştır. Tüm yararlı görülen alışkanlıkları; aslında o tamamen geçici, her denemeden sonra tatmin edilmesi daha da zorlaşan zararlı zevklerini şımartmak için adet edinilmiş birer araçtır. Kendilerine göre sıradışı, üstün ve mantıklı duruşlarını korumak adına fiziksel güdülerinin esiri olurlar ve artık bundan rahatsızlık duymaya başlasalar bile engel olamazlar; hayata gecikirler sürekli. Ölçülü ve erdemli bir birey olmak amacıyla zevklerini köreltmeye çalışan, kendine her anlamda işkence eden, insan olmak için her türlü zevkten kendini mahrum bırakan insanlar için (ki bunların yaptığı da angutluk, hayvanlıktan başka birşey değil) bu türün dişileri inanılmaz derecede sevilebilir, hayran olunabilir, rüyalara girebilir kişilerdir ki sonu hep hüsran olur… Çok saptım, konu bu değil.

Efendim, şimdi adını anmak istemiyorum; bu şolomo, bilinçaltının cinsellikle dolup taştığından, zihnimizin adeta bir sexshopa benzediğinden falan bahsettikçe; insanları da işkillendirip “hmmm… Canım feci şekilde muz istiyor, yoksa ben gay mıyım?” , “Bu herif bana donut ısmarlayarak birşey mi ima etmeye çalışıyor?” gibi beyin fırtınalarına sürüklendiriyor. Benim iddiam, bu denyo ortaya çıkmadan önce, herkes daha saf ve net bir biçimde diğerinin dediklerini anlayıp, hiçkimse bir diğerinin hareketlerinde 2. veya 3. bir motiv aramıyordu. Bu dengesiz adam; 20.yy itibariyle ortaya daha bir çıkan içten pazarlıklılığın, insanların birbirine karşı olan güvensizliğinin, pervasızca geçici zevkleri tatmin etmek için yaşama alışkanlığının sebebidir. Hatta kapitalizmin yükselişini, aynı bu terbiyesiz eşşeğin ahlakına sahip birkaç kişinin elinde bulunan sermayenin dünyanın onda dokuzunu eline geçirişini ve sıradan halkların medya-devletlerin kölesi haline gelişini bile bu adamın üzerine yıkabilirim. Yıkamaz mıyım? Yıkarım arkadaş…

Dur bakayım, azıcık ciddi olayım.

Şimdi ben diyorum ki, insanın bilinç altındaki dürtü cinselliktir deyip işin içinden çıkmak o kadar basit olmamalı. Tamam, hormonlar, dürtüler falan filan kalın konular bunlar, insanın hareketlerinin bir kısmına yön veriyor olabilirler ama her şeyden önce mantığımız ve düşünebilme yeteneğimiz var. “İnsan; düşünebilen hayvandır” diyen zat-ı muhtereme “Hayvan babandır” diyorum, zira “Hayvan; düşünemeyen insandır” en fazla. Bilinçaltımızın etkilerini ekstrem boyutlara ulaştırıp “Eh işte, biz de nefes alıyoruz, yaşıyoruz, ölüyoruz…” demek, kendimizi hayvanın bir üst modeli olarak görmek soyumuzu aşağılamak ve kolaya kaçmaktan başka bir işe yaramaz. Elbette insanın dürtüleri olacak ama bu dürtüler bizi en fazla karnımız tok olmasına rağmen biraz daha yemek yemeye, çalışmak yerine televizyon izlemeye ya da yerli yersiz yaşanmış bir ereksiyon durumuna manuel veya dış yardım alarak son vermeye itecektir. İnsanın bilinçaltında sinsi bir şeytan, bastırması gereken bir duygu varsa, o da şiddet ihtiyacıdır. Tüm bu diğer mini mini dürtülerle birlikte bu majör dürtü olan şiddeti bastıramayan insan, bastırmamanın zararlarını düşünemeyen insandır ki, işte o hayvandır. Ben kendime hayvan dedirtmem.

Binyıllar öncesinde, ekonomik ferahından yıkılan, yapacak birşey bulamayıp “Her kuşu s..tik, bi leylek kaldı” mottosuyla hareket eden toplumların insanlarına ait hazcı görüş, işte bu adını bile anmak istemediğim annesiz kişinin ortaya attığı bir savla geri gelip, koskoca dünyanın 20.yy ve sonrasının ağzına s.çmış vaziyette. Duyduğumuz fiziksel ve egosal hazza dayalı yaşıyoruz şu anda; canımız sıkılıyor hunharca alışveriş yapıyoruz (dünyanın dörtte üçü acından kırılıyor, kalanın onda dokuzu da gırtlağına kadar borç içinde), maç izlerken kafayı yiyip küfürler ediyoruz (ki deşarj olalım), oturup adam gibi konuşmak yerine kavga ediyoruz, içki içip muhabbet etmek veya eğlenmek yerine zurna gibi olup yerlerde sürünüyoruz, cinsel ihtiyaçlarımız için karşı cinsten birini bulmak artık hiç zor değil; bulamadığımız zaman görsel ve yazılı basını olsun, sanal alemi olsun tüm imkanlar elimizin ulaşabileceği yerde… Artık hiç bir ihtiyacımız tatmin olmuyor, o kadar kolay ulaşılabilir ve tüketilebilir hale geldi ki, o kadar ürünleştirildiler ki hiç bir heyecanı kalmadı. Zaman da çok hızlı aktı son 150 yılda, artık ürün haline getirilebilecek, sömürülecek başka bişey ya kalmadı, ya da yakında kalmayacak.

Allah belanı versin Freud.

 

>Neden? – I – Freud Annemi Rahat Bırak!

>
Birşey takıldı aklıma; şimdi efendim, arkadaşlarla oturuyoruz kapının önünde. Böyle, birşeyler falan anlatıyoruz birbirimize, derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız. “Hop ulan” diyorum, “Lan bişey anlatıyoruz, hayvan mısınız oğlum” diyorum, oralı olan yok. Ya da en harlı muhabbetler “Hacı, geceliği 200 dolarmış, şu muhitteymiş vs vs” şeklinde geçiyor. “Lan oğlum n’oluyo ya?” diyorum, haydi ondan sonra yok sen top musun, gay mısın i.ne misin falan uzayıp gidiyor; eş anlamlı sözcüklerine kurban olduğumun Türkçesi…

Bu işte bir yanlışlık var birader. Öyle bir yanlışlık ki, hiç girmek istemeyeceğim kadar uzun bir anlatım gerektirecek galiba ama bir deneyelim bakalım.

Bu Freud denen şerefsizin Allah belasını versin. Herşeyi cinselliğe bağlamış sapık, herkesi kendisi gibi addetmiş utanmadan bir de; anayı karıştırmış işin içine öküzün oğlu! Bu adam 200-300 yıl önce yaşasaydı kimse takmazdı dediklerini, hatta taşlarla sopalarla dalarlardı buna. İletişim çağına yavaş yavaş girildiği dönem bu p.zevengin sapıttığı döneme denk geldiği için, bir de nasıl olsa iletişim çağının başlamasıyla burada s.çılan bokun bile dünyanın diğer tarafında alıcısı olacağı için, kimse sesini çıkarmamış. Zaten kesin o Duchamp’lar, Warhol’ler bu herifin yaptıklarından yüz bulmuşlar bence.

Bir şey gizli saklıysa, yıkılmaya hazır ya da yıkılamaz bir tabuysa, destekli ya da desteksiz ahlaki bir yasaklayıcısı varsa; birazcık sunumla çok müşterisi olur. Olmaz mı? Olur. Bilinç altının bir etkisi varsa bu işte, o da bu kadar basittir. İnanmıyorsanız deneyin: Evinizin kapısı kapalı değil mi? Ev nedir? Özeldir. Ne olduğu bellidir o evde. Anne, baba, çocuklar; mahremiyet. Kapı kapalıyken erişilmezdir orası; farkına bile varmaz insan orada bir kapı olduğunun. Alışılmıştır, tabudur; aile dokunulmazdır. Kapıyı sonuna kadar açtınız diyelim. Şimdi, mahremiyet kalmadı ama, dışarıdan bir etkenle değil, içeriden. Kapıyı açan aileyse, akla gelen ilk şey, bu ailenin kendi içinde sergilediği samimi ortamı bu kapının açık kaldığı süre boyunca göremeyeceğimiz; yani özele vakıf olamayacağız. İlgi çekici bir durum yok. Akla gelen ikinci şey: İçerideki ailenin tüm özeline tanık olma durumu. Kim ne yapıp ediyorsa gayet açık, mahremiyet kendiliğinden ortada. Ama yine ilgi çekici bir durum yok; çünkü çaba yok, heyecan yok.

Geldik en civcivli kısma: Kapıyı hafif aralık bırakın. İşte bu da sunum. Herkes fark edecek, ailenin kapının kapalı olmadığının farkında olmayışından istifade edip etmeme konusunda bir ahlaki muhasebe yaşayacak insanlar içlerinde. Yabancı kişi, insiyatifi elinde bulunduruyor artık, kendi içindeki tabuya karşı bir mücadele verecek; kazanacak veya kaybedecek.


Keep This Fire Burning Ulan

Şimdi okurken şöyle diyecek biri (eğer biri okursa der herhalde); “Ne alakası var aq? Yazının başından buralara nasıl geldik?” Dediğim gibi, çok sıkıcı derecede uzun bi konu bu ama en azından bu kısmı yazının en başıyla şöyle bağlamak istiyorum:

Efendim, tabular bir bir yıkılıyor. Sıkıntı yıkılan tabunun hangisi olduğu değil, lakin tabular bir bir yıkıldıkça ne heyecan kalıyor, ne motivasyon kalıyor, ne de bize yaşadığımızı hissettiren hür iradenin anlamı. Daha dün zihnimizde muhakeme fırtınaları koparan ahlaki duvarlar bugün çoktan yıkılmış, hepimiz elimize birer balyoz almışız da molozlarını da un ufak etmeye çalışıyoruz.

L’amour physique est sans issue

Hala yazının başıyla sonunu ilişkilendiremeyen biri varsa, ona şu özlü sözle seslenmek istiyorum: “Hala düşünüyorum, öyleyse malım.” Yani; cinsellik, her işin özü değil. Güdülerimiz, dürtülerimiz, alakası yok. Bu bize tabu olarak tanıtılmış, ama tarih boyunca her bir yanı yıkıla yıkıla sadece üstüste birkaç tuğlası kalmış küçücük bir duvar. Pek çok tabu var; dokunulması gereken ya da asla dokunulamayacak; cinsellik bunlardan biri değil. Cinsellik, herkesin kendi içinde oluşturması gereken bir tabu. Cinselliğin özü adrenalin, heyecan, hızlı kalp atışları değil mi? E bunu bu kadar kolay hale getirip niye heyecanını öldürüyorsunuz? Niye sıradanlaştırıyorsunuz? Kardeşim, ardına kadar açık kapılardan içeri dalmayın (“Hacı, geceliği 200 dolarmış, mekan şurdaymış vs vs”) diyorum ama buna karşılık kapalı kapılara bakıp bakıp iç geçirin (…derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız.) de demiyorum. O hafif aralık kalmış kapıları arayın, kolaya kaçıp sıradanlaştırmayın hayatı! Ne o öyle, parayla falan. Nerede onun macerası?

Bitirmek isterdim ama, bu Freud’dan hıncımı alamadım. Daha sonra devam edeceğim…