RSS

Kategori arşivi: Gandi

>Referan’doom’ – Giriş

>Ne moralim bozuldu, ne de umutsuzluğa kapıldım. Moralim hiçbir zaman düzgün olmadı memleket konularında, umut da zaten hiç yoktu bu memleket için. İçimdeki tek his “Beter olun pezevengin evlatları” hissi şu anda. Beter olacaksınız da. Keşke neden beter olduğunuzu anlayabilecek olsanız. Hoş; neden beter olduğunuzu anlayabilcek olsaydınız bu hale getirmezdiniz kendinizi ama keşke hazır iş işten geçmişken bir bilinç gelse de üç kuruşluk çıkarlar için neleri heba ettiğinizin farkına varıp kafanızı duvarlara nasıl vurduğunuzu görebilsem.

Öncelikle hassasiyet sahibi bünyeler için şunu söylemek istiyorum: Mevzu evet veya hayır değil. Mevzu, evet veya hayır derken göz önünde bulundurulan kıstaslar. Beni tanıyan insanların gayet iyi bileceği gibi hayır dedim, bir neden göstererek evet diyeceğini beyan edenlere de saygı duydum. Tabii ki görüşlerini değiştirmek için çaba da gösterdim, saygı sınırını aşmadan. Görüşümü değiştirmeye çalışmalarına da izin verdim, kendimi aşağılatmadan. Ortaya çıkan sonuç ise sandığın başına gidip de evet-hayır kısımlarından birine mühür basmakla ilgili bir sonuç değil ne yazık ki bu referandumda; düşman gibi mevzilenen evet ve hayır taraftarlarının içinde bulunduklarını düşündükleri savaşı ne kadar ciddiye aldıklarıyla ilgili. Eğer takatim kalırsa, işin “Evet mi doğruydu hayır mı?” kısmına çağdaş Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun içimdeki sıkıntı ve farkındalığıyla değinmeye çalışacağım kendimce. Benim görüşlerim olmaktan ileri gitmeyecek şeyler olsa da; ölseniz de geberseniz de başından sonuna kadar doğru olacak, aksini hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim. Olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım alabildiğine uzun bir yazı olacakmış gibi görünüyor şimdiden: neye evet veya hayır dediğini okumaya üşenen yüzde doksanlık kesim tribünleri terketsin bu nedenle.

Bu topraklara demokrasi hiç uğramadı. Tarihin hiç bir döneminde; Yunan, Roma, Selçuklu, Osmanlı ve bugün. Bugün de demokrasi adına birşeyler yapıyor olmak değil referanduma gitmek. Saddam da referanduma gitmişti Irak’ta vaktiyle; halkın yüzde doksanaltısının desteğinin arkasında olduğunu gördü sonuç olarak. Sadece bizim topraklarımızda olmayan birşey değil tabii ki demokrasi; aslında dünyanın hiçbir yerinde olmayan birşey. Bu her ne kadar felsefi bir konu olsa da dünyanın bilinç ve eğitime önem veren kesimlerinde insanlar durumun farkında, bu insanlar sadece demokrasiye en yakın biçimle yönetiliyor olmanın sorumluluğuna katlanıyor. Uğruna yaratıldığı ve dünyaya yollandığı dinin sorumluluğunu bile cuma sabahları televizyona çıkan din soytarılarına, mahalle aralarında elinde Yusuf Tavaslı’nın Yasin-i Şerif’i ile “Ben Şeyh’im” diye gezenlerin iki dudağı arasına teslim eden ülkem insanı için Türkiye’nin şu anki demokrasi anlayışı bile çok büyük, çok sıkıcı bir sorumluluk.

Demokrasi taraf tutmak değil ulan. Demokrasi insan olmanın sorumluluğunu taşımak demek. İçinde bulunduğumuz sistem dünyanın pek çok yerinde tedavülde olan bir demokrasi küspesi. Daha önce sosyalizmin bir yönetim biçimi olamayacak kadar felsefi olduğundan, sosyalizmi bir ideal değil bir düzen olarak ele almanın onu iğfal etmekten başka birşey olmadığından bahsetmiştim acizane.* Demokrasi de öyle birşey: Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi demek değil mi? Eğer evet diyorsanız, bizim her dört yılda bir yeni bir diktatör seçişimizi demokrasinin neresine sığdırıyorsunuz? Bu ülkeye seçimle gelen adama bakın: Menderes. Hiçbir şey anlatmaya gerek yok, “Vatan Cephesi” denen şeyi bir araştırın yeter. Sanayileşmedeki geriye gidiş, etkileri bugünlere kadar gelen eğitim ve bilinç karşıtı duruş (bu konuda da “Köy Enstitülerini” araştırıverirsiniz) ve Amerika’nın koltuğunun altına boynu teslim ediş daha sonra araştırmanız gereken konular. Bu ülkede iktidara gelen her hükümet için demokrasi ancak ve ancak batan geminin suyun üzerinde yüzen parçaları. Gemiyi batıran demokrasiye sarılıyor. “Ulan ben neden fakirim? Ben, benim çocuğum, amcam dayım niye işsiziz ulan?” diye sormayı bile akıl edemeyen sürü ise demokrasiyi duyunca bir sevinç bir coşkuyla sesin geldiği yöne doğru koşmaya başlıyor. Çünkü demokrasi demek yeşil kart demek, bir gecede 3 kat çıkılan gecekonduya oy karşılığında tapu almak demek, beleş erzak demek, af demek, kanalizasyonu hatta elektriği olmayan kentte fıskiyeli banklı park demek, daha inşaatı bitmemiş fabrikada çalışır görünüp maaş almak, emekli olmak demek. Bir şartlı refleksler ülkesi burası. Seçim propagandaları başlayınca bir üşüme geliyor ilk önce. Sonra midesi kıyılıyor insanın, dolaba bakıyor; boş. Tam isyan edecekken geliveriyor hepsi kapıya.

Beyni olmayan, muhtaç bırakılan bir toplumun bireyleri kendini yalnızlaştırır. Herkes kendi kavgasındadır çünkü. Devletin ve ordunun güçlü olduğu bizimki gibi ülkelerde bu insanlar emeklerinin karşılıklarını alamadıkları, karınlarını doyuramadıkları için bir araya gelemezler; çünkü yaptıkları sosyalistçe, hatta komünistçe bir davranıştır ki hal-i hazırda bu iki kaka kelimenin ne kadar zararlı olduğu, komunist veya sosyalist olmanın godoşlukla, Allah’sızlıkla aynı anlama geldiği bilinçlerine işlenmiş ve hatta bu gomonis şerefsizlerin tek emelinin önlerine gelen herkesi kendileri gibi godoş ve oğlancı yapmak olduğundan mütevellit görüldükleri yerlerde dövülerek öldürülmeleri öğütlenmiştir. Bu yol kapandığından, insanlar kutuplaştırılmaya müsait haldedir artık bu memlekette. Yeri gelir mezhep üzerinden kutuplaşılır, yeri gelir ırk üzerinden, yeri gelir Atatürkçülük üzerinden. Öyle bir kutuplaşma hevesidir ki bu, öyle bir karışır ki kana, siyasi görüşlerinden dolayı aileler görüşmez olur, esmer tenli adamlla aynı kaldırımda yürümemek için yolun karşısına geçilir, top tepikleyip eşşek yüküyle para kazanan adamlar için cinayet işlenir. Ne olursa olsun, kişi hangi tarafı seçtiyse canla başla savunur orayı. Neden? Zerre kadar değeri olmayan varlığı bir anlam kazanmıştır çünkü; artık bir bütünün parçasıdır, bir çarkın dişlisidir, işe yarıyordur kendi mantığı çerçevesinde. Dahil olduğu bir grup, kafa yormaya gerek olmadan sadece kaba kuvvet ve kalabalık olmanın verdiği saygısız güvenle savunacağı bir kale vardır arkasında. İnsan olmanın gerekleri önemsizdir; çalışmak, öğrenmek, kendine birşeyler katmak… O kadar kolay ki: Sadece hangi tarafta olduğunu söyleyerek bir çevre edinmekte, kendisi gibi insanlardan saygı görmektedir kişi. Kendince bulunduğu tarafı yüceltecek nedenler bulur ya da karşı taraf aşağılık olduğu için bu taraftadır. Günümüzde hepimizin gördüğü insanlardır bunlar: Baykalcının karşısındaki Tayyipçidir, mollanın karşısındaki komünisttir, Gülbencinin karşısındaki Hülyacıdır, Galatasaraylının karşısındaki Fenerbahçelidir. Emel, nasıl olursa olsun karşı tarafı ezmektir. O yüzden Tayyip attan düşer Baykalcı tepine tepine güler, Baykal’ın seks kaseti ortaya çıkar Tayyip ise işin aslı nedir montaj mıdır ortaya çıkmadan karşı propaganda malzemesi olarak kullanır bu kasedi, Galatasaray İtalyan takımına yenilir Fenerbahçeli bayram eder… O yüzdendir ki “Evet’e basın” diyen adam istiyor diye evet diyecek olan adam, isteyenin gerekçesini bile dinlemeden – okumadan şartlar kendini; okusa da anlamayacağı için kendince daha basit, daha anlaşılabilir nedenler bulmaya çalışır. Geri kalan ise “Hayır deyin” diyen adam istedi diye sorgusuz sualsiz hayır’a basacaktır oyunu; “Hayır deyin” diyen adam kendileri gibi elittir, diğerlerinin temsil ettiği bağnaz ve kültürsüz insan örneğinin karşısındadır. Niçin hayır dediklerini bilmeleri gerekmez bu yüzden.

Bizim ülkemizin kültürüne bölünme sokuldu bir kere. Aslında her alanda kutuplaşma hep oldu bu ülkede ama son birkaç yıldır çok farklı bir boyuta geldi: Düşman olduk birbirimize. Kutuplaşırken bokunu çıkardık, ayı gibi kutuplaşır olduk. Hangi tarafı tutarsak tutalım, gerici olalım ilerici olalım statükocu olalım; düşman olmak bizim işimize yarayacak birşey değil. Kimin işine yaradığını bilmemiz de önemli değil; bizden başka herkesin işine yarar. Peki bizi bu hale kim getirdi? Binyıllardır cepheleşen, kutuplaşan bu toplumu bir level yukarı taşıyıp artık düşmanlaşır hale getiren kim? Aslında biliyoruz ama bundan da bahsedeceğim.

Yazıyı buralara kadar okuyabilen varsa şu an herhalde “Nasıl yazı lan bu aq? Sıçtı herif herşeyi birbirine kattı” diyordur. Sıçacağım tabi. Sıçmazsam neyi temizleyeceğim? Daha sonra devam edelim Zekeriyacığım. İyi geceler.

Reklamlar