RSS

Kategori arşivi: gardaş

>Çalışmayınca Olmuyor mu?

>
Bırak oğlum lan boşver. Referandum falan sıkıldım, işim başımdan aşkın zaten bir boşluk buldum yazıyorum işte. Çatır çatır çatlıyorum lan sıkıntıdan. Çalışmak çok fena birşey.

Daha önce de bahsetmiştim, yazılarımı okuyan neyim varsa bilir kırtasiyem var benim. Okullar falan açıldı; bir sürü küçük çocuk, anne, baba, abla, kardeş, abi cinsi insan doluşuyor sabahın erken saatlerinden gecenin körüne kadar. Enerji sıkıntısı yaşıyorum. G.tü sandalyeye değmeyen bir insan olduğumdan, bedenim gittikçe ufalmasına rağmen ayaklarım çekmiyor yükü. Sinirlenmeyen, sinirleri olmayan bir insan olduğumu düşünürken daha şu saatte birkaç cinayetin, hatta toplu katliamın eşiğinden dönmüş oluşum; çalışmak kavramını ve insan ruhuna etkisini irdeleme ihtiyacı oluşturdu bünyemde. Napak Zekeriya, irdeleyek mi?

Çalışmak zorunda olmak insan için gurur kırıcı birşey gibi geliyor bana. Yani şöyle; tüm insanlık için. Yaşamak için çalışmak zorundasın. Sosyal çevre edinmek için çalışmak zorundasın. İtibar elde etmek için, huzura ermek için, PARA KAZANMAK İÇİN çalışmak zorundasın. Ortalama ömür 60-70 yıl. Bunun ilk on yılı işeyip s.çarak geçirdiğimiz ama buna rağmen annemizin bababımızın ya da bakıcımızın bize sanki şerbet işeyip çiçek s.çıyormuşuz gibi davrandığı ebelek bir dönem. Ardından ilkokul, ortaokul, lise, 2 aylık bir iş, üniversite. Hemen ardından haldır huldur işe gir, askere git, bilmem ne. La oğlum, ömür 60-70 yıl da, gitti işte en güzel zamanı… 40 yıl boyunca yılda 1 ay tatil yaptın, emekli oldun. Yaş oldu 60. Ölmediysen, yine işeyip s.çarak geçireceğin o döneme denk geldin. Bu kez etrafında anne baba yok yalnız; b.kunu papatya gibi koklayıp ossuruğunu şişeleyesin geldiği evladın var. O da seni ya sepetleyecek, ya da köpek besliyormuş gibi bakacak. Bu nasıl iş ya…

Gençlik dönemi, insanın sıkıntıya karşı en dirençsiz olduğu dönem (bazen insan olmadığımı düşünüyorum bu yüzden). İnsanın içinde bir yandan yapmak istedikleri, diğer yandan yapmaya gücü yetecekleri bir sağa bir sola çalkalanırken; düzenin dayattığı mecburiyetler, sokakta sıklıkla gördüğümüz 150 kg basan obez bayanların g.tlerini sıkan dar kot pantolonlar gibi sıkıyor gencecik ruhlarımızı. Pişik oluyoruz sonra; sinirler kaldırmıyor, agresifleşiyoruz, mantığımızı yitiriyoruz, yanlış mıyım Zekeriya? Para lan işte! Para için yapıyoruz hep. Sanki ömrümüzün ennnn güzel yılları 60-70lermiş gibi tüm hayat boyunca eşşek gibi çalışıp o yaşlara geldiğimizde rahat olmaya uğraşıyoruz. Geçiyor tren.

Bak şimdi; ben kafamı dinlemek istiyorum. Dükkana (samimice “tükan” diyorum, “a” ince; “Türkan” der gibi) insanlar geliyor, insanlar geliyor. Bir tanesi geliyor, bakıyor, beğeniyor, “Ne kadar?” diyor, hakkında bilgi alıyor, satın alıyor veya almıyor. İşi bittiğinde muhabbet ediyor bazen, bazen “Ay ne güzel biyer burası”, bazen “Şöyle şöyle şeyler yapsanız daha bi iyi olurmuş, böyle olmamış”, bazen de “Ay ne şeker şeysin sen, sevişelim mi?” falan diyor. Gidiyor sonra. Ne güzel oluyor işte öyle. Başka bir tanesi geliyor, “Sizde x ürünü yok, değil mi?” diyor. Sıkça rastladığım bir durumu örnek gösterirsem, “Sizde kitap yok, değil mi?” diyor mesela. Ense kökünden tek elle kavrayıp, dükkanın yarısını kaplayan kitap kısmına kafasını zorla çevirerek “Bunlar ne aq malı?” demek istiyorum mesela ben. Adam geliyor, Schindler’in listesi gibi listeyi dayıyor burnuma, hazırla bakalım diyor. 1 saat hazırlıyorum. “Ne kadar?” diyor. “Şu kadar” diyorum. “Ha tamam, fiyatını soracaktım zaten.” diyor, gidiyor. Ulan listesinden bakayım, söylesene! Ne sen 1 saat beklersin, ne ben 1 saat uğraşırım! İşte Zekeriya, bunlar bu toplumun emeğe saygısızlığından kaynaklanan şeyler. Bana gelip sinirlerimle mıncık mıncık oynayan bu adam da gidiyor bir yerde çalışıyor her gün. Bu adama da bana yaptığını belki çok daha fazlasını yapıyorlar. O da sinirleniyor tabii, lakin “Bana yapılınca gıcık kapıyorum, demek ki yapmamalıyım bunu başkasına” demek yerine, “Ulan bana yapıyorlar, ben de iflahını s.kecem ilk önüme gelenin” diyerek soluğu bende alıyor. P.zevenge bak!

Ben kendi işimi yapan biri olarak vır vır konuşup çıtı çıtı klavye ağlatıyorsam, özel sektördekiler ne yapsın? Patronun yöneticinin altında bir yandan işini yapıp bir yandan kapris çekmek, çay getirip götürmek, patron çocuğunu okuldan almak, müşteri yağlamak, müşterinin çocuğunu çişe tutmak, büyük hissetmişse g.tünü silmek falan. Mesela Ayşegül’den bahsedelim Zekeriya. Bir öğretmenin iş tanımının ne kadar geniş olduğunu ondan öğrendim. Satın alma, kayıt, popo silme, yemek yedirme, sekreterlik… Aldığı da kuş kadar maaştı. İsyan etti kız (hata!). Şikayet etti, söylendi. N’oldu? Şut. Ben şutlanmıyorum mesela, rahatım o konuda. Şimdi de girdi bir yere, haftada 7 gün iş. Küfür gibi, cumartesi sabah 9, akşam 9 Zekeriya! Çüş! Maaş? Biraz daha irice bir kuş, o kadar. Yine memnun değil; ama memnun olmak zorunda. Neden? Düzen böyle. S.kerim böyle düzeni. Bak mesela, ben de yanımda birini çalıştırıyorum. Ulan yorulacak, söylenecek, memnun olmayacak diye g.tümden ter akıyor akşama kadar. Böyle yapıyorum, çünkü az maaş veriyorum. Az maaş veriyorsam, çok çalıştırmaya da hakkım olmaz, değil mi? Herkes benim gibi olacak değil; hatta hiç kimse benim gibi değil gençler. O yüzden, çalışacaksınız, ve çalışma hayatına ne taraftan girerseniz girin, ilk önce kişiliğinize katmanız gereken özellik “sabır” olacak; anafikir bu.

Yazının buralara gelmesi 2.5 saat sürdü şu anda. Siz buraları okuyana kadar (okuduysanız eğer) düzensiz olarak alışverişe gelen şizofren müşterim geldi; sadece adımı öğrenmek için gelmiş. Yarım saat içerisinde caddenin başına kadar 4 kez gidip gelerek her defasında yine adımın ne olduğunu sordu. Her seferinde de bir başkası kimliğinde hem de. Onun ardından bir adam elinde listeyle geldi ve listede “Matkap ve tesbih” yazıyordu. Yok dedim. Az önce de Gebze’nin ne kadar ilkel, medeniyetsiz bir yer olduğundan yakınan bir bayan buradaydı, 5 dakika boyunca geri dönüşümlü malzemeden yapılmış defter ve kağıt satmadığım için azarlandım. Gitmeden önce de incelediği raflardan birkaçını yıkarak müthiş bir finale imza attı. “Durun, siz toplamayın önemli değil” dediysem de inatla toplamaya devam etti, ben de üstelemedim zaten. İşte, çalışmak zor iş. O yüzden:

1: Arkadaşlar, yoldaşlar, dostlar, kankiler. Sabırlı olun. Yorulmayın. Ne kadar bitkin, ne kadar perişan olursanız olun, kendinizi eğlendirmek için vakit ayırın. 4 saat uyku yetiyor da artıyor bile. 5 saat uyuduğum gün lanet ediyorum kendime artık; “Yuh aq!” diyorum, “Gitti eğlenmelik saat!”, çünkü kendinize ayıracağınız saat mutlaka ve mutlaka uykunuzdan gitmek zorunda. Ne kadar sinir bozucu, ne kadar yorucu olsa da, Zekeriya’nın da dediği gibi aynı birer hayvan gibi çalışacaksınız, yolu yok.

2: Lan! İşverenler! Ayşegül’ün hakkını verin, sigortasını kendine ödetmeyin. Bastırmayın bana ofisinizi. Yolunu da verin kızın. Zekeriya’yı da işe alın. Maaşı bol olsun. Yönetici falan yapın. Oraya da getirtmeyin beni. Gelirim.

3: Dinden imandan çıkarmayın insanı. Kitap var. Kalem var. Takke yok. Simit yok. Kırtasiye burası.

Sabah saat 8.30’da beraberimde getirdiğim kahvaltımı yapmak istiyorum artık. Açım a dostlar.

Ben yokken, erkek olanlarınız yandaki yavruyla ilgilensin isterse. Bayan olanlarınız da buna benzemeye çalışsınlar bence. Hali hazırda buna benzeyenler de bi mail falan atabilir bana.

Hayırlı işler.

Reklamlar
 

>Neden? – I – Freud Annemi Rahat Bırak!

>
Birşey takıldı aklıma; şimdi efendim, arkadaşlarla oturuyoruz kapının önünde. Böyle, birşeyler falan anlatıyoruz birbirimize, derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız. “Hop ulan” diyorum, “Lan bişey anlatıyoruz, hayvan mısınız oğlum” diyorum, oralı olan yok. Ya da en harlı muhabbetler “Hacı, geceliği 200 dolarmış, şu muhitteymiş vs vs” şeklinde geçiyor. “Lan oğlum n’oluyo ya?” diyorum, haydi ondan sonra yok sen top musun, gay mısın i.ne misin falan uzayıp gidiyor; eş anlamlı sözcüklerine kurban olduğumun Türkçesi…

Bu işte bir yanlışlık var birader. Öyle bir yanlışlık ki, hiç girmek istemeyeceğim kadar uzun bir anlatım gerektirecek galiba ama bir deneyelim bakalım.

Bu Freud denen şerefsizin Allah belasını versin. Herşeyi cinselliğe bağlamış sapık, herkesi kendisi gibi addetmiş utanmadan bir de; anayı karıştırmış işin içine öküzün oğlu! Bu adam 200-300 yıl önce yaşasaydı kimse takmazdı dediklerini, hatta taşlarla sopalarla dalarlardı buna. İletişim çağına yavaş yavaş girildiği dönem bu p.zevengin sapıttığı döneme denk geldiği için, bir de nasıl olsa iletişim çağının başlamasıyla burada s.çılan bokun bile dünyanın diğer tarafında alıcısı olacağı için, kimse sesini çıkarmamış. Zaten kesin o Duchamp’lar, Warhol’ler bu herifin yaptıklarından yüz bulmuşlar bence.

Bir şey gizli saklıysa, yıkılmaya hazır ya da yıkılamaz bir tabuysa, destekli ya da desteksiz ahlaki bir yasaklayıcısı varsa; birazcık sunumla çok müşterisi olur. Olmaz mı? Olur. Bilinç altının bir etkisi varsa bu işte, o da bu kadar basittir. İnanmıyorsanız deneyin: Evinizin kapısı kapalı değil mi? Ev nedir? Özeldir. Ne olduğu bellidir o evde. Anne, baba, çocuklar; mahremiyet. Kapı kapalıyken erişilmezdir orası; farkına bile varmaz insan orada bir kapı olduğunun. Alışılmıştır, tabudur; aile dokunulmazdır. Kapıyı sonuna kadar açtınız diyelim. Şimdi, mahremiyet kalmadı ama, dışarıdan bir etkenle değil, içeriden. Kapıyı açan aileyse, akla gelen ilk şey, bu ailenin kendi içinde sergilediği samimi ortamı bu kapının açık kaldığı süre boyunca göremeyeceğimiz; yani özele vakıf olamayacağız. İlgi çekici bir durum yok. Akla gelen ikinci şey: İçerideki ailenin tüm özeline tanık olma durumu. Kim ne yapıp ediyorsa gayet açık, mahremiyet kendiliğinden ortada. Ama yine ilgi çekici bir durum yok; çünkü çaba yok, heyecan yok.

Geldik en civcivli kısma: Kapıyı hafif aralık bırakın. İşte bu da sunum. Herkes fark edecek, ailenin kapının kapalı olmadığının farkında olmayışından istifade edip etmeme konusunda bir ahlaki muhasebe yaşayacak insanlar içlerinde. Yabancı kişi, insiyatifi elinde bulunduruyor artık, kendi içindeki tabuya karşı bir mücadele verecek; kazanacak veya kaybedecek.


Keep This Fire Burning Ulan

Şimdi okurken şöyle diyecek biri (eğer biri okursa der herhalde); “Ne alakası var aq? Yazının başından buralara nasıl geldik?” Dediğim gibi, çok sıkıcı derecede uzun bi konu bu ama en azından bu kısmı yazının en başıyla şöyle bağlamak istiyorum:

Efendim, tabular bir bir yıkılıyor. Sıkıntı yıkılan tabunun hangisi olduğu değil, lakin tabular bir bir yıkıldıkça ne heyecan kalıyor, ne motivasyon kalıyor, ne de bize yaşadığımızı hissettiren hür iradenin anlamı. Daha dün zihnimizde muhakeme fırtınaları koparan ahlaki duvarlar bugün çoktan yıkılmış, hepimiz elimize birer balyoz almışız da molozlarını da un ufak etmeye çalışıyoruz.

L’amour physique est sans issue

Hala yazının başıyla sonunu ilişkilendiremeyen biri varsa, ona şu özlü sözle seslenmek istiyorum: “Hala düşünüyorum, öyleyse malım.” Yani; cinsellik, her işin özü değil. Güdülerimiz, dürtülerimiz, alakası yok. Bu bize tabu olarak tanıtılmış, ama tarih boyunca her bir yanı yıkıla yıkıla sadece üstüste birkaç tuğlası kalmış küçücük bir duvar. Pek çok tabu var; dokunulması gereken ya da asla dokunulamayacak; cinsellik bunlardan biri değil. Cinsellik, herkesin kendi içinde oluşturması gereken bir tabu. Cinselliğin özü adrenalin, heyecan, hızlı kalp atışları değil mi? E bunu bu kadar kolay hale getirip niye heyecanını öldürüyorsunuz? Niye sıradanlaştırıyorsunuz? Kardeşim, ardına kadar açık kapılardan içeri dalmayın (“Hacı, geceliği 200 dolarmış, mekan şurdaymış vs vs”) diyorum ama buna karşılık kapalı kapılara bakıp bakıp iç geçirin (…derken diğerlerinin gözleri hareket etmekte olan birşeye takılıyor: kız.) de demiyorum. O hafif aralık kalmış kapıları arayın, kolaya kaçıp sıradanlaştırmayın hayatı! Ne o öyle, parayla falan. Nerede onun macerası?

Bitirmek isterdim ama, bu Freud’dan hıncımı alamadım. Daha sonra devam edeceğim…