RSS

Kategori arşivi: gebze anadolu lisesi

>Çalışmayınca da Gayet Rahat Olabiliyormuş

>İlkokul 1. sınıfı Eşrefbey İlköğretim Okulunda tamamladıktan sonra babam dinmek bilmeyen gözyaşlarıma ve türlü edepsizliklerime duyarsız kalarak beni Osman Gazi İlköğretim okuluna yollamıştı. Mahalledeki işyerlerinin arasına sıkışmış tek ev bizimki olduğundan, hayatımda edindiğim ilk arkadaşları terketmek çok koymuştu bana. Bir de yeni okulumda bir yıldır beraber okuyan çocukların arasına düşünce ayrımcılığı, hor görülmeyi, dışlanmayı, dayağı tattım. Sonradan iyi arkadaş olduk hepsiyle ama, beni dövenleri de zamanı gelince bir güzel dövdüm hıncımı da aldım.

Eşrefbey’de gestapo sistemi vardı; koridorda heyula gibi bir nöbetçi öğretmen, zilin çalmasının üzerinden 1 saniye geçmiş olmasına rağmen hala sınıfa girmemiş anarşist veletlerin kıçına kıçına vururdu. Bahçe duvarları o kısacık boyuma oranlandığında gökyüzünü görmemizi engellemek için yapılmış gibi duruyordu falan filan. Osman Gazi’ye geçince her ne kadar sevilen bir çocuk olmasam da, teneffüslerde beraber kaçıp bakkala gittiğim arkadaşlarım oldu bir anda. Kendimi Zorro gibi, Tenten gibi hissediyordum her atladığımda bahçe kapısından. Arkadaşlarım bakkaldan leblebi tozu, çatapat falan satın alıyor, bakkal amca da saçma sapan bir yere koyduğu kasadan para üzerini verirken bizimkiler ceplerini sakızlarla dolduruyordu. Okulun bahçesine dönüldüğünde o sakızlar ortak bir havuza aktarılıyor, herkese eşit bir şekilde paylaştırılıyordu o havuzdan. Ben hariç; çünkü ben her seferinde telaş yapıyordum, bir tane sakız alamadan bakkal para üstünü veriyordu. Sonunda hırsızlık maceramız bakkal amcanın seri tokatlarıyla sona erdi bir gün. Sakızlardan çalabildim en sonunda, ama kapıdan çıkar çıkmaz ağlamaya başladım; geri dönüp “Amcaaeeee, ben bu sakızları çaldım, bana hırsızlık yaptırdı bunlar!” diye hönkürdüm adama. Adam da hepsini bir güzel içeri aldı, çatır çutur tokatladı; bendeki sakızlara dokunmadı hem de. Bembeyaz tenlerde kırmızı kırmızı parmak izlerinin oluşmasını izlerken çiğnediğim sakızdan çıkan Buruşlii resmine takıldım ister istemez; “E adam Buruşlii sakızı satıyor, Buruşlii gibi adam dövmesi normal” diye düşündüm çocuk aklımla. Akşama kadar çocukların yüzünden silinmeyen kızarıklıklar da Kızılmaske’nin yüzüğünü hatırlattı bana. Bir suç işlediler ve bir gün boyunca yüzlerinde taşıdılar suçlarını. O günden sonra dayak arsızı oldum uzunca bir süre.

Neyse, tepeden tırnağa hırsız bir toplumuz. Halkın her kesiminde, her her iş kolunda, her yaş grubunda hırsızımız var. Siyasetçisi, bürokratı, bilim adamısı, sanatçısı, işvereni, işçisi… Zaten siyasetçiler bu genel özelliğimizi belli ediyor. Hırsız değilse bir adam, halk onu seçmiyor. Namuslu, onurlu adam iktidara gelmiyor. E halk n’apsın namuslu, haysiyetli adamı. Gerizekalı ki o. Mal o. Halk kendi gibi olanı seçiyor. Şarkıcılarımız duyuyor güzel bir şarkı dünyanın ta öbür ucunda, hop; yeni albümünün çıkış parçası yapıyor yerli melodiler ekleyip. Adam profesör olacak, makaleyi internetten copy-paste ile hazırlıyor (intihal diyoruz buna); sanki çok büyük ahlaksızlık, görülmemiş terbiyesizlik gibi gazetelere haber oluyor. E o adam salakmış işte. Bir sürü var aynısını yapan. Bu yakalanmış sadece. Bir farkı yok ki.

Bu ülkede yaşamak öyle kolay değil. Kurtlar sofrası burası aq. Paranızı yere düşürseniz almak için eğilmekten başka bir yol bulmanız gereken bu ülkede varlığınızı sürdürebilmek için bazı ahlaki değerlerinizi yitirmiş olmanız gerekiyor. Hayattan zevk almak için bir zaruret buralarda ahlaksız olmak. Para kazanmak için, başarılı olmak için, yaşayabilmek için. Hangi sektörde olursa olsun. Üretmek için çaba sarfetmeye gerek yok, kopyalayın, benzetin, çalın.

Gelelim konuya; aslında oldukça ilginç ve Türkiye’de daha önce denenmemiş türde bir proje “Naro ve Teco: Priapos’un Peşinde“. Birkaç yıl önce Van Damme’ın oynadığı “JCVD” isimli bir film vardı, hatırlarsınız belki; yaşı ilerleyince kariyeri düşüşe geçen Van Damme kendini oynuyordu bu filmde. İşte “Naro ve Teco: Priapos’un Peşinde” filminde de Nuri Alço (Naro) Coşkun Göğen (Teco) ve Eray Özbal kendilerini oynayacaktı. İlgilenip konusuna bakarsanız ne kadar özgün ve başarılı bir fikir olduğunu anlarsınız. Maalesef sadece anlayacaksınız. Çünkü Orçun Benli, Şükrü Üçpınar ve Alptekin Öztürk’e ait bu güzelim projenin sadece “Aaa ne güzel lan, Türk sinemasının kötü adamları bir arada” kısmına takılarak ve “Biz elimizi daha çabuk tutalım hacı” mantalitesine sarılarak fikir intihali yapan birkaç adam nedeniyle bu proje hayata geçemeyecek. Çünkü bu projeye dahil edilen tüm oyuncular, daha hızlı davranıp senaryoyu kolpalayan çakalların “Günah Keçisi” projesinde yer alacak ve kadroya Şahin K da dahil edilecek. Çünkü bu yeni proje Türk sinemasının geçmişinden bugüne bir bakış atmak yerine tamamen sansasyon ve gişeye yönelik olacak. Bu yüzden senaryoya Şahin K sıkıştırılmakla kalınmayacak, bu iftihar edilemeyecek uluslararası meşhur Türk’ün kişisel şovu haline getirilecek. Bu yüzden kaliteli, sinemaya sinemasal bir tat almak için giden seyirciye hitap etmek yerine “La olum, şu Alamancı pornocu oynuyo la filimde, gidip bi bakak la” deyen seyirciciğin cebindeki paraya gözünü dikecek. Ülkenin sanat anlayışı bile ne hale gelmiş lan Zekeriya… Elle tutulur hiçbir yanımız kalmadı.

Neyse, ne anlatıyordum? 5. sınıftan sonra Gebze Anadolu Lisesi yılları başladı. Hazırlık sınıfında ilk sınavım Türkçe sınavıydı. İlk sıra arkadaşım Gökhan’la beraber eşşek gibi, hayvan gibi kopya çektik. İkimiz de 88 aldık, ikimiz de sınıfın en yüksek notlarını aldık. Ödül olarak hocanın vaad ettiği Tadellenin pakedini açarken hiç elim titremedi lan. Bir lokmada yuttum onu. Üzerine bir de geğirdim. Çok da iyi yapmışım.

Reklamlar