RSS

Kategori arşivi: Gebze

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part XI

>Uzun zamandır içmek olarak tanımlanabilecek bir şekilde içmemiştim, İyi mi oldu kötü mü dersen, hiç iyi olmadı. Sefillikten başka bir şey değil. Yani insan laf olsun diye içtiğinde tamam, içiyor ve bitiyor olay ama akla takılan bazı şeyler gitsin diye, beynini kemiren düşünceler yok olsun diye içince boku çıkıyor; yüksek ihtimalle de o düşünceler çıkmıyor beyinden, aklıdan zaten.

Çoğu zaman kendimle ilgili uyuz olduklarım aklıma geliyor. Uyuz olduğum unsurlarımdan biri, insanların çoğunu henüz ilk görüşte tanımlayıp tanıyabilmek ve ne kadar uzun süre geçerse geçsin o tanışma faslının üzerinden bu tanıma bağlı kalmak; değişimi hesaba katmamak. Tabi bu adapte olamama, değişime ayak uyduramama endişesinden ileri gelen bir durum da olabilir. Sistemli şeylere ayak uyduramama gibi bir problemim var da. Ne diyordum? Hah. Bir diğer sinir bozucu kısmım da tanınamıyor olduğumu düşünmek. Yani bana ait genel bir çıkarım yokmuş gibi, “Halileo = şunu şunu yapan kişi” denecek bir özelliği olmayan biriymişim gibi. 24 Şubat günü, bana ait bu yapının aslında temeli olmadığını anladığım gün olarak tarihime geçti panpa. Sıkıntıdan, sinirden, moral bozukluğundan başka bir şeyle geçmeyen bu gün, yine tüm sayılan özellikleriyle aslında çok sıradan bir gün olarak geçti. Akşam biraz içtikten sonra (ki dağılacak kadar değil) eve gelince yine böyle bir ağırlık, bir adamsendecilik, bir vurdum duymazlık… Neyse, bir baktım konuşacak edecek kimse de yok; tam biraz daha içiyordum ki Shego onlinemış. Kendisinde de biraz alkol sezdim.

İşe girmiş, bir daha tebrik edeyim buradan. Kendisi benden 7-8 üst rütbede bir pesimist ve depresif olduğundan, hayatında olumlu gelişmeler olduğunda inanamama gibi bir eğilimi var. Aslında işlerin iyiye gidiyor oluşunun gayet sıradan oluşuyla ilgili genelde benim pek kulak asmayacağım türden bir şeyler anlatırken, her zamanki gibi depresif bir kontra atağa giriştim. Yani tamam, senin işler iyi gidiyor ama burada değişen bir şey yok gibi. N’apsın, o da işte yalandan bir moral aşılayayım derken bir laf etti, aynen Ctrl+c: “senin bebişin olucak halileo. oğlun olcak. bi dene”

“bi dene” kısmı garip gelmekle birlikte, bir gariplik hissettim kendimde. Ulan, nereden çıktı şimdi? Yani itiraf ediyorum evet gerzek gibi taa ortaokuldayken 50 yıl sonrasını düşünürdüm sanki görebilecekmişim gibi, böle çoluk çocuk falan. Ama bu bir ukde değil, bir yara değil, ne bileyim. Yani bir şey, benle ilgili. Ama kendisine bahsettiğimi hatırlamıyorum. Zaten yeterince kunil bir şey değilmiş gibi böyle bir düşünceye sahip olmuş olmak bir zamanlar; üstüne bir de insanın yanaklarından çenesine doğru bir yol açılıyor ya, daha da kötü hissettim karı kılıklılığımla. Tabii ki bu durumlar ne kadar az olursa olsun alkol almış olmakla ilgili (diye düşünüyorum). Neyse ki göz pınarları böyle bir duruma alışık değil, geldi geçti işte. O akşam huzurlu yattım, insanların benim hakkımda doğru tespitler yapabiliyor olmasını güvenlik duvarımdaki zayıf bir nokta olarak görmeyerek; eskiden hayalini kurduğum ve artık olmayacak şeyleri düşünerek yatınca o 2-3 saat yatakta dönmelerle falan uğraşmadım, 5 dakikada uyudum. Kabullenebilmenin de kendine has bir huzuru var.

Sabahlar genelde huzursuz vakitler olur benim için; hoş, her vakit huzursuz aslında.Dün sabah yine Emre ile sözleştik, hava soğuk, karagahta buluşacağız. Şimdi, normalde kendi yüzümün neye benzediği ile ilgili pek bir fikrim yoktur normal zamanda. Şunu söyleyebilirim, günün her saatinde aynı yüz ifadesiyle dolaşırım. Yanımda arkadaşlarım varsa laflıyoruzdur; işte o zaman yüzümün aldığı şekil sanki son derece eğlenceli şeylerden bahseder gibidir hep; cenazede bile olsak. Neyse işte, karargaha doğru giderken yine öyle kafamda binbir türlü şeyle; Emre’nin sesini duydum. Normalde Emre’den beklenmeyecek bir tavırla karşılaştım sonra: “Lan bu ne surat? Katil gibi öyle mendebur mendebur bakıyosun lan? Şirketin mi battı anan mı öldü?” türünden cümleler kurdu bana. Aslında bu benim her zamanki halimdi. Yani insanlarla beraber değilken demek ki böyle pis, nursuz bir ifadem oluyor. Çok şaşırdım yaw. Yani aslında tahmin edebiliyordum biraz, yalnızken sert bi ifade olur suratımda; “Bana bulaşmayın olum” gibi. Değilimdir öyle de, ifade bu yani. Bu derece sert bir ifadem olduğunu ise Emre’den öğrendim. Bir şaşırtgan olay da bu oldu benim için; kendimle ilgili bilmediğim bir şey öğrenmiş oldum. Atıp tutuoyrum ya “Herkesin ciğerinin kaç kg olduğunu görmeden bilebiliyorum” diye; daha nasıl baktığımı yeni öğrendim ben. Üstüne bir de yine Emre’den çok fazla görülmeyecek şekilde bir tepki aldım; “Ulan sen niçin hiç kendine vakit ayırmıyon oğlum? Neden sürekli ‘Şunun şusu için şuraya gidecem, bunun busu için buraya gidecem’ diyip duruyosun? Gel lan pazar günü bir yerlere gidelim, gezelim aq bi günü de kendine ayır be ya” biçiminde. Evet, bir yaşıma daha girmiş oldum evet. Lafını sözünü hiç dinlemediğim ve aslında bundan dolayı hiçbir zarar görmediğim babamın da bir lafı doğru çıkmış oldu böylece: “Acından ölsen de suratından belli olmasın; dostun üzülüp düşmanın sevinmesin”.

Dün akşamı ise yine ders alamamış biri olarak ölük ölük içerek geçirdim. Böyle bir tane daha içsem, herhalde sızıp kalacaktım sokak ortasında. Ve bir ders daha; bundan sonra artık ayda bir de değil; hiç içmiyormuşuz panpa. Evet, özletecek kendini biraz ama, özleyeceğim diye beni harcayacak şeylere kendimi kaptıracak yaşı geçtim ben sanki.

Neyse işte, dediğimi yapın yaptığımı yapmayın. Mutluluğu ve güzel şeyleri huzursuzluğun ve depresyonun yakıtı olarak kullanmayın. Çok yakıyor lan.

 

>Lezzet Dudakları IV – Burger King

>Sabah kahvaltısında 1 fincan soğuk çay, öğle yemeğinde de bir paket Camel içtiğimden dolayı; akşama doğru nerede ne yesem diye düşünürken ağzımın kenarından salyalar aktığını farkettim. Dükkandan çıkmadan önce cüzdanı elime alıp kredi kartlarımı kontrol ettim; Advantage Card çok lezzetli görünüyordu. Yandaki kasabın önünde konuşlanmış uyuz itin kemirdiği kemiğe doğru bir – iki adım attım; hırladı, korktum. Yemek yemek için Etiyopyalı bir atlet gibi çarşıya koşarken yanımdan geçen kısa boylu esmer kızı ise kelimenin temel, yan, mecaz farketmeksizin tüm anlamlarıyla yemek geldi içimden. O kadar hızlı koşuyordum ki, durana kadar kız görüş alanımdan çıktı.

Burger King’den içeri girdiğimde havadaki kokunun bana yaptığı etki, 15 aylık askerliğini henüz bitirmiş bir Türk gencinin votka – red bulluna atılmış viagra etkisinden farksızdı. Hışımla kasaya doğru koşup daha çocuk sormadan “Steakhouse menü, yanında bir de duble Whopper” diye haykırdım. Şaşkın bakışlarını bana doğrultan elemanın elindeki pos cihazı çok lezzetli görünüyordu. Önüme iki tepsi koyunca gururu bir kenara bırakıp “İkisini de ben yicam, tek tepsi yeter” dedim. “Abi ben de senin gibi yiyorum ben de hala böyleyim” diyerek zayıf, vitaminsiz bedenini gösterdi ama ben “Abini s.ktirtme de söyle şu siparişi” demek istiyordum o anda. Şunu anladım ki; ne kadar aç olursanız olun, sizi daha fazla kudurtmadan hazırlanmış oluyor siparişiniz. Bak, bu bir artı Burger King için.

Turgay’la birlikte oturduk bir masaya. Sadece milkshake içişine anlam veremedim benliğimi saran açlığımın etkisiyle. İçten içe çok feci sövüyordum “Kesin patatesime sulancak aq” korkusuyla. Aç bir köpek veya yarı tok bir Vedat Milormuşçasına duble Whopper’a yumuldum. Ölümüne açken taş yesem kebap tadı vereceği için bu konuda objektif bir fikir sunamayacağım. Yine de şunu belirteyim; eğer açlığımı daha yarısını bile yemeden geçirebiliyorsa, duble Whopper bir insan yiyeceği değildir.

Soslarla hiç ilgilenmedim bugün ama elbette ki ranch sos can, barbekü sos canandır. Hardal sevmeyenler için buffalo sos ızdıraptır. Sarımsaklı mayonez ise çok ağır. Neyse efendim, Steakhouse’a geçmeden önce zaten ölümüne doymuştum. Patateslerim bile duruyordu; birkaç saniye önce Turgay otlanacak diye aklım çıkmasına rağmen “Ulan birazını yese de ziyan olmasa bari patatesler” diyordum şimdi. Steakhouse’dan aldığım ilk ısırıktan sonrası tam bir işkenceydi. Şunu bilmeniz gerek; Burger King bir arsızlık mekanı değil. İnsan tok iken de bir şeyler yiyebilir ama bunun lezzeti için yenen bir şey olması lazım. Burada öyle yiyecekler yok. Hatta şöyle anlatayım; ben nefes almak için yemeğe ara verdiğim anda içeri giren yaklaşık 100 kiloluk kadının ağzını burnunu kırmak, kendisine zarar vermek istedim. “Yuh aq, daha nerene yiycen? Hem de burada? Ayı!” diye bağırasım geldi. Arkadaş; 2 günde bir bir öğün burada yesem, 1 ayda Akrep Nalan olur şu sırım gibi bünye.

Sonuç olarak; Allah insanları böyle mekanlardan korusun. Şunu unutmayın; bir şey ne kadar güzel kokuyorsa, ne kadar lezzetli görünüyorsa, o kadar zararlıdır. Yedikten sonraki 2 saat içerisinde 1 çay, 1 kahve, 1 de maden suyu içmeme rağmen midemdeki tsunami tüm hızıyla sürüyor. Bu yazıyı yazarken de yaklaşık 45 dakikalık bir tuvalet molası vermek zorunda kaldım. Eğer çok acıktıysanız ve bir öğünde de sağlıksız bir şeyler yemeyi tolere edebilecek bir yeme düzenine sahipseniz buyrun, bir tendercrisp yiyin. Yoksa önünden bile geçmeyin böyle yerlerin; duba gibi yapar insanı yeminle bak.

 

>Ölü Oldum

>*Yatağım yine dağınıktı, toplamadım. Pantolonlar, atletler… Sağda solda; atılmış, buruşuk… Açık kalmış bir defter, masanın üzerinde bilmem kaçıncı sayfasında bırakılmış bir kitap, yarısında terkedilmiş bir bardak çay; ani bir ölüme benziyor odam. Ben de koltuğa serip kendimi, gözlerimi kapatıyorum ve şöyle diyorum:

-“Oğlum, öldün işte. Ne yapacaksın şimdi?”

Ölüm; kendini bir deftere yazdırmadan, bir kitaptan kendini okutmadan geliyormuş aslında. Hiç beklenmediği anı kolluyor sanki; ama her an gelebileceğini nasıl da unutturuyor elindekileri kullanarak… Tablada, külleri bir yılanın terkettiği derisi gibi filtresine kadar gri bir yol olmuş sigarada; bir yudumluk arkadaşlık yapmak için umutsuzca bekleyen bir çay bardağında, ekonomi sayfası en ön sayfasına katlanmış bir gazetede, damlalarıyla ritm tutan bir muslukta falan…

Öldüm ben. Ne yapar ölü? Ne yapacağım?

Bıraktığım koltukta buluyorum kendimi: Ayağa kalkıp, tavana dikilmiş gözlerimle, parmaklarımı çıtlatırken tam serçe parmağa geldiğinde aniden yakalanan baş parmağımla, yavaş yavaş rengini kaybedip dudaklarımı iyice belirginleştirecek kadar beyazlayan yanaklarımla ve artık inip kalkmayan göğsümle orada öylece, ölüce kalmış bedenimi koltuğun üzerinde görene kadar dikiliyorum. “İşte” diyorum, “ölmüşsün işte”.

Odamdan çıkıyorum. Çıkmam gerek. Öldüm ben. Bakalım ben giderken neler oluyor, neler dönüyor görmem lazım. Ceketimi alıyorum; ölünce insan çok üşüyor, aklınızda bulunsun. İniyorum merdivenlerden, bahçedeyim. Kediler yine aç, haykırış bağırış etrafımda dönüyorlar. Mısırlılar hakikaten doğru biliyormuş; kediler ölüleri görüyor, anlıyorlar onları. Kendilerini besleyemeyecek kadar ölü oluşumu da anlayışla karşılarlar artık.

İyi de, sokaklar aynı. Neden? İnsanlar niye umursamaz bir şekilde şen şakrak, ahlaksızca sarmaş dolaş, küfür kıyamet geziniyor ortalıkta? Az önce biri öldü!

Allah belanızı versin.

Yarın, ya da bir sonraki gün siz de öleceksiniz. Size kim yas tutacak ki zaten? Ama ben ölen herkese üzüldüm. Belki annenizdi ölen? Çoğunuzun derdini sıkıntısını dinledim, derman oldum. Nasıl gülüp eğlenebiliyorsunuz ki; daha soğumadım bile!

Her öldüğüm akşamda aynı yere gidiyorum. Aynı kafeye. Canım sigara istiyor. Bedenim de isterdi. Can bedenden boşanınca, huyları cana veriyor hakim demek ki. Sigaralı bölüm istikamet. Camın önündeki tekli masa boş. Ölülerin muhabbeti sıkar zaten, kimsenin yanına oturmamak iyi.

Masaya oturduğum gibi yakıyorum bir tane. Ciğerlerimin olması gereken yer bir rahatlayıveriyor. Allah kahretsin; yine Kral, yine Kıraç.Yaşarken sevmezdim. Ölünce dokunuyormuş insana. Ya Serdar çalıyor olsaydı? Kıraç iyidir…

Kızlı erkekli ne güzel oturuyor insanlar. Nasıl da yanaşıp öpüşüyorlar çaktırmadan; Gebze’nin günah duvarlarını yıkıyorlar akılları sıra. Ne günahı be. Yapmamak günah. Arkadaşlarım da aynı onlar gibi yapacak yarın:

-“Bu arada, ….. ölmüş lan, duydunuz mu?”

-“Evet evet, duydum. Yazık ya… Melisle Cenk pişti olmuşlar dün Taksim’de!”

-“Hadi be!? Eee?”

Allah belanızı versin.

Şu masada oturan; bana mı bakıyor ne? Görüyor mu ne? Dur bakayım… A-aa, garson bana doğru geliyor! Bu akşam da ölemedik anasını satayım. İnsanlar yine gülüyor. Hakikaten pis, ahlaksız, Allah’sız bir durum. Tama, eyvallah; ölmedim ama, şu anda birileri ölüyor: Gülmeyin. Benim gibi biri vardır içlerinde mutlaka o ölenlerin. Sizi kendinizi hiç düşünmediğiniz kadar düşünmüştür hep. Başınıza bir iş geldiğinde sırtlamıştır sizi, teselli etmiştir hiç değilse. İçine ettiklerinizi telafi etmiştir, sizi mutlu etmeye çalışırken anası ağlamıştır. Sonra gidişinizi izlemiştir…

Allah belanızı versin.

Eve dönüp yatağıma yatıyorum; ölümü bu kadar kabullenmişken gelmeyişinin derin burukluğuyla. Ölüm bile ekti beni arkadaş. O bile yarı yolda bıraktı.

Uyuyorum ve uyanıyorum her sabah uzaktan gelen ya da uzaktakilerin yakınından gelen sela sesiyle ve her sabah şöyle dedirtiyor bana:

-“Bak işte, ben dememiş miydim?”

Siz gülün tabi, eğlenin, anlatın…

-“Duydunuz mu ….. ölmüş!”

-“Hıı, duydum. Milan maçı kaç veriyodu?”

Allah belanızı versin.

 

>Kıtalararası Yolculuk

>Benim bulunduğum yerde 500T ile mümkün. Şu “Avrupa’ya hoşgeldiniz” hıyarlığına uyuz oluyorum normalde ama bir haklılık payı var sanki. Bizim Asya’mızdan ne olacak Avrupa’mızdan ne olacak gerçi ama hakikaten farkediyor. Yine depresif bir haftasonu bekliyordum, birkaç saatliğine de olsa farklı olacağını düşündüm ama güne uyandığım anda anladım ki maç 90 dakikaymış, son düdük çalmadan kazandım dememek gerekirmiş.

Abi bir uyandım, karşı apartmanın camında bir kız. Ellerinde yastıklar falan; gökyüzüne bakıp birşeyler söylüyor. Bir sağa bir sola sallanıyor, kucağındaki yastıkları boğmaya çalışıyor falan. “N’apıyo bu manyak lan?” dedim uyku sersemliğiyle. E tabi insan sonra kötü hissediyor; amiyane bir tabir manyaklık, bu kız rahatsız. Yani belli ki bir ruhsal problemi falan var. Bir kere zaten sabah sabah onu görünce insanın asabı daha tamir olamadan bozulmuş oluyor. İlerleyen saatlerde kısa bir süreliğine de olsa insan kendi kendiyle başbaşa kalıp düşünüyor, sigara içiyor ve hop; hadi bakalım çıkar şimdi aklından çıkarabiliyorsan.

Kafayı dağıtmak için hadi sözlüğe gireyim bari dedim. Taa fiğ tarihinde yazdığım bir yazıyı biri favorilere eklemiş; yani hiçbir yüz güldüren olayın olmadığı bir günde bununla mutlu oluyor insan. Bir de nezaket boyutu var tabi işin; favorilere ekleyene mesaj atıp teşekkür edeceksin. O da tamam. Ekleyen de nazikmiş; “Ne demek, rica ederim” minvalinde bir cevap. Ha bişeyler daha söylemese ölür; “Ya i$te cnm erkeqler de güwenlmes. qız olmak qolay deyil, güwen arar bir qız.” gibi rerörerö yazmış bir şeyler. Tabi canım. Ben de senden farklı olarak eşşeğin zikini arıyorum zaten.

Toparlanıp dönüş yoluna koyulduğunda kulağa saplanmış mp3 çaların da etkisiyle hafif bir moral tazelenmesi oluyor. Ha Gebze’ye dönüyor olmanın mutluluğu değil bu; öyle bir mutluluk yok. Yolda olmanın güzelliği diyelim. Tanımadığım etmediğim insanların yanlarından geçerken selam vermeleri falan; muhit güzel muhit. Siz de bu kadar incelikten sonra kaldırıma çıkmaya çalışan tekerlekli sandalyeliye yardım etmeye falan çalışıyorsunuz, yol yayaya ait olmasına rağmen hört diye karşınıza çıkan taksiye yol veriyorsunuz; şoför de baş hareketiyle teşekkür ediyor falan. Öyle kaptırıyor ki insan kendini; elinizde sigarayla hedefe kilitlenmiş yürürken bir çocuk gördüğünüzde refleks olarak arkanıza saklıyorsunuz sigara tuttuğunuz elinizi, adam ediyor bu muhit insanı sanki. Normalde metroya gelene kadar buranın büyüsü ama metroda, hatta 4.Levent’te de değişen bir şey olmadı. Hala insanlar nazik falan. Gün ne güzel geçiyor!

500T’yi beklerken bir sigara yaktım. Her şey çok güzel gidiyordu tabi; 500T’nin tıka basa dolu olması kaçınılmazdı. E sigara bitmemiş ama, bir sonrakini bekledim. Ulan bu nasıl bi haftasonu; sabahki karşı pencere sendromundan sonra her şey güzel; akşam saat 5.30da 500T’de oturacak bir sürü yer var! 1 dakika önceki sardalya kutusu gibiydi anasını satayım! Oh oh pek güzel. Arka kapının hemen önündeki cam kenarı koltuk dolu. İlk seçeneğim o her zaman. Eğer orta boşluğun önündeki koltuklar da doluysa, ayakta gideceğim demektir; çünkü başka yere oturmam. Boştu, oturdum. Müzik de güzel kulağımdaki; yine ayaklarımı yere, ellerimi de nereye denk gelirse oraya vurarak ritm tutuyorum. Evet, itiraf ediyorum: 500t’de kulağında kulaklıkla her cumartesi ve pazar kıpır kıpır kıpraşan manyak benim. Elim dursa ayağım durmuyor. Hele ki ayaktayken daha fena. Boru dansı falan, mazallah. Ritim tutcam diye saçmalıyorum; farkında değilim çoğu zaman.

Köprüyü geçince ilk mevzuyla karşılaştık; fazla iyi gitmiştik. Kavacık’ta 5 dakika geçti; niye benden önce bindin kavgası, kadınlar arasında. Cinsiyetçi değilim; erkek de olabilirdi ama bu kadar uzun sürmezdi erkek olsa. Gergin gergin bakışlar, ayakta durmanın zorluğu ve ani frenlerin insanları soktuğu eblek durumlarla birleşince dışardan çok komik görünüyor. Kozyatağı’na gelindiğinde ben hala dizlerimde davul çalıyorum; yer versin diye tepeme kadar gelen kadınları görmezden geldim 5-10 dakika boyunca. Çok yorgunum bugün, hayatta yer vermem. Biraz dinlenelim da!

Saat 6 falandı; otobüste ayakta kimse yoktu. Bir tane boş yer bile vardı; benim yanım. G.tümün başımın ayrı oynadığını görünce insanlar genelde benim yanıma oturmaz; son çare benim yanım. İki tane yaşlı kadın bindi otobüse; ama nasıl kadın. Nereden baksan 65-70 yaşında varlar ama makyaj falan yapmışlar, şıkır şıkır giyinmişler, bir de bir gülerek eğlenerek giriyorlar ki yüzü gülüyor insanın. Sanki okuldan çıkmışlar eve gidiyorlar; sadece görüntüleri yaşlı. “Eh, bunlara yer verilir” dedim, kalktım verdim yerimi hiç de bakmadım arkasından otursunlar onlara veririm yerimi. Bişeyler söylediler herhalde teşekkür falan; başımla selamladım şimdi çıkarmayayım kulaklıkları dedim. Aradan bir – iki dakika geçti; bu kadınların etrafındaki koltuklarda oturan insanlar bir bana bakıyor, bir bu kadınlara. Görüntüden anladığım kadarıyla birbirlerinin kulağına bir şeyler fısıldıyorlar ama herhalde etraftaki herkes duyuyor. Çaktırmadan kapattım mp3 çaları. Bak şimdi nasıl yakaladım bunları:

-“Saçları dökülmüş ama!
-E ama pek kıpır kıpır, o kadar yoktur bu!”

Neyin geliyor olduğu aslında belli ama o kadar şekerler ki; dayanamadım:

-“Teyze bu kafa nereden baksan 7-8 yıldır böyle. Hayırdır?”

Allah’ım, vallahi bu yaşta da kanka olunabiliyormuş onu öğrendim. Yahu polis gibi işimi sordular, memleketimi sordular, ne okuduğumu sordular. Bir de ilginç olan; soruyu soracak olan diğerinin kulağına fısıldayıp danışıyor önce; ondan sonra soruyor. Sonra tabi bakla çıktı ağızdan:

-“Yahu benim bir torunum var bak gör bak dünya tatlısı; dur bak resmini göstereyim…”

Hadiii, ama şimdi bu kadarı da biraz garip geldi. Vallahi bir an otobüs ilk durduğunda inmek istedim, vazgeçtim sonra. İyiden iyiye rezilliğe dönüyor olay. Ne diyeyim ki? Yani, “Gözlerim bozuk gözlüğüm yok yanımda gösterme” demeyi bile düşündüm. Şimdi resmi gördük, tamam iyi güzel de bu nedir ya? Ne diyeyim?

-“Dur bak, bir telefonunu vereyim ah evladım bir görüş!”

Teyze kusura bakma ama “Yok ebesinin .mı” derler! Kartımı verdim. Artistlik yapıyorum, ne yapayım?

-“Ben şimdi kaydedemem o telefonu teyze, iş telefonu bu; tamam mı? Ben kartımı vereyim, o arasın. Mesai saatleri dışında arasın ama.”

!!! Ne yapayım?! En civcivli soruyu da sona sakladılar:

-“Oğlum kaç yaşındasın sen?”
-“Yirmiyedi yaşındayım.”
-“Haaa…” (yanındakinin kulağına) “Ufakmış.”

Abi nasıl kötü oldu düşünebiliyor musun? Bir koyverdi kendini etraftaki koltuklarda oturanlar… Rezil oldum rezil. Tam artık böyle kırmızının en koyu tonundayken:

-“Teyze yaşla ne alakası var bu işlerin; olursa olur olmazsa olmaz. Senin torun kaç yaşında?” dedim. Demez olaydım. Hiç de komik gelmedi çevreye, ben bir kahkaha dalgası daha bekliyordum. Kız 34 yaşındaymış. Yani bu konu hakkında daha fazla yorum yapmıyorum; kendimi bir otobüs dolusu insana rezil ettim zaten o yeter bana.

Kendimi Pendik’te zor attım 500T’den. Ve Asya’nın acı gerçeğiyle her hafta olduğu gibi bir kez daha karşılaştım: Gebze – Harem minibüsü. O kadar dolu, o kadar sıkışık ki, dışarıdan bakınca içerideki sıkışıklıktan dolayı arabanın kaportası esnemiş, daha bi yuvarlaklaşıp toparlak hale gelmiş gibi görünüyor. Araya bir yere sıkıştım artık, ne yapayım? Gebze’ye kadar süren yarım saat sürdüğünü düşündüğüm yolculuk boyunca onlarca insan inip onlarca insan bindi ama ben sürekli aralarına sıkışıp havada kaldığım o üç kişinin ceketine dayamak zorunda kaldım yüzümü. Hiçbir yere tutunmadığım halde düşmeme imkan yoktu; bir elimde mp3 çalar, diğer elimde telefon gayet de rahat gittim. Arada “LAHEOOWWW!!! LA ARHALARA DOĞRU İLERLEYİN LA!” diye hönküren şoförün telefondaki arkadaşına ilk önce “deeermişim!”, sonra da “diyosuunn?” dediğine şahit oldum. Yetmedi, bir de az kalsa kapıya sıkıştıracağı yolcudan “esküz mi, pardon” diye özür diledi.

Çarşı’ya gelip minibüsten dışarı pörtlediğim anda yerde yatan ölü kediden bir kedinin ne gibi iç organlara sahip olduğunu öğrendim. Günün en büyük şoku buydu herhalde; yani buralarda çok sık görülmeyen bir durum değil ama yemeğe yetişmeye çalışıyorum. Annem aradı, 2 dakika sonra evde olduğumu söylememe rağmen yine “Ha geldin mi yani? Yetişiyor musun yemeğe? İndin mi minibüsten?” deyince; “Evet” dedim, “Gebze’ye geldim.” Sonra yemek, sonra her zamanki gibi evden huzura doğru kaçış; Gebze’de neyin huzuruysa artık.

O değil de, kız aramasa bari.

 

>Aq!

>
Aq kedisi öyle bir anırıyor ki evin kapısında, sanki canlı canlı pişiriyorlar hayvanı. Dayanamıyorum şu sese, hiçbir şeye dayanamıyorum zaten ama şu kedi ciyaklaması yok mu; katil eder insanı. Gitmiş mal suyun içine oturmuş titreye titreye haykırıyor. Kedisin ulan, bi kuytu bi sığınak bulamadın mı? Yok aq. Ben bulacam. Biliyor pezevenk. Gittim yine kutulardan kestim biçtim bi yuva yaptım buna. Aq, müteahhit oldum aq hayvanları yüzünden.

Evet; cinnet dolu, öfke dolu bir haftasonunda yine birlikteyiz. Bana neler olduğunu soran ve ne olduğunu bilmeden nasihat veren onlarca kişiyi kılıçtan geçirdiğim rüyalarla bezeli kesik kesik ve kısa uykucuklar; oturmadan geçen uzun saatler, bacak ağrıları ve etrafa içten veya dıştan edilen küfürlerle geçecek 48 saat. Sağa sola telaşla koşturacağım, sinirlerimi kontrol edemeyeceğim bu 48 saatte suyuma gidilmesi, reflekslerimin altında kişiye özel nedenler aranmaması önemle rica olunur; çünkü gerçekten elimden bir kaza çıkabilir uyarıyorum.

Ne olduğunu sorma bak .mına koyacam en sonunda; ben de bilmiyorum aq lan! İki sabahtır buz gibi havada üzerimde incecik sıvetşörtle (sweat shirt, he aq he), ıslak saçla çıkıyorum dışarı hasta olayım diye. Ulan zaten günde 2 paket az geliyor artık, 3e geçtim hala ciğerler şu andakinden daha da kötü olmuyor. Lan hani bronşit vardı bende? Sigaraya başladım, bronşitim geçti aq! Yürüyorum yağmurda mal gibi öyle; sağımdan bişey geçiyor çarpıyorum, kafam zaten hep önde yerde bişeyler arıyomuş gibi, ayaklar sırılsıklam olmuş su birikintilerine dalıp çıkmaktan ama lan işte bayılmıyorum ki ben! Bilmiyorum ne bu?!

Anne:
-E ama oğlum niye yemiyosun?
-E aç değilim?
-Ama sabah da bişey yemedin evladım.
-Sabah da aç değildim.
-Ama aç aç durulmaz ki öy..
-HIIAIAAAAAAA!!

Yemeyeceğim işte. Ulan bak belki de yiyecektim. Yahu bir laftan sözden anlamaz mı insan ya? Bugünkü halimi hatırlamıyorum ama yemin ederim yemek yiyip yemeyeceğim sorulduğu için aç kalmışlığım var benim ya. Lan yersem yerim işte!

Baba:
-Şu halloldu mu?
-Evet.
-Bu?
-Evet.
-O?
-Halloldu.
-Şunlar?
-(!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!) Halloldu baba.
-Öbürleri?
-EVET!
-Ne o öyle ters türs cevap vermek falan?
-HIIIAAAAIAAAAAAAAA!!!!!!!!

Bir huzur istiyorum ulan 2 saniyelik yalandan bir huzur! Tatlıymış tuzluymuş s.kimde olmaz! Beynim olmuş dusch das, azıcık rahat verin ya!

-Hayırdır canım, daldın? Ne düşünüyorsun?
Eşşeğin s.kini düşünüyorum.
-N’oldu şekerim? Moralin mi bozuk?
Evet moralim bozuk çünkü bok.
-Aaa, sinirlisin sen!
Evet sinirliyim; ananın .mından dolayı.

Göğsümün içinde 2 tane eleman var, bir meşin top bulmuşlar biryerlerden; dan dun abanıp duruyorlar içeride öyle duvarlara doğru. Ne konu biliyor ne komşu sülalesini s.ktiklerim. Sıkılıyorum, daralıyorum. LA BİLMİYORUM! Dün elimi ısırırken yakaladım kendimi, ağlayana kadar ısırmaya zorlarken kendime geldim. Nedenini anlayamadım aq, manyak mıyım ne oldum sapıttım mı? Aq, zaten bir baktım elime; pasta kalıbı gibi içeri çökmüş diş izleri. Ya tenim marşmelov mudur nedir ne s.kimse işte ondan yapılmış, ya da çenemde güç yok anasını satayım. Canım da yandı halbuki bayaa, gözlerim kurumuş olabilir. Kaç yıl oldu ağlayamadım 1 kere be aq.

Ne yapmış? Yine devirmiş hayvan oğlu hayvan. Geber. Allah belanı versin. Şimdi kutunun üstüne iki taş koydum, bunu da deviBAĞIRMA LAN! Allah Allah ya! Gir lan şunun içine!

Bahçemde skindirik küçük buz gibi ve karanlık bir kulübe var. Dün gece geç saatte orada olduğumu farkettim. Öyle yere uzanmışım yan yan yatıyorum. Saate baktım, nereden baksan 3 saattir oradayım. Ne yapıyorum? Bilmiyorum yahu, vallahi bilmiyorum. Düşündüm işte, sabahtan akşama kadar kafamda bir şeyler var; düşün düşün bitmiyor aq! Hayır, ne düşündüğümü de hatırlamıyorum. Hatırlıyorum aslında ama, her saniye değişiyor düşündüğüm. Aynı anda 10 tane şey düşünüyorum bazen, kafam almıyor lan! Bütün gün koridorda volta, bir ileri bir geri. Neden? Düşünüyorum işte. Ne düşünüyorum? Belli değil ki! Bir saniyeliğine bir şey düşünüp gülüyorum. Ondan sonra başka bir şey giriyor aklıma, üzülüyorum. Hop, iki üç saniye sonra başka bir şey daha; bu sefer telaşlanıyorum, s.kim bacağıma dolanıyor. Nasıl bir arızadır bu, nerede hata verdim ben?

-Lan kahveye gidelim mi?
-Gelmem aq!
-Lan gidelim bir yerde çay içelim?
-İstemiyorum lan skirit!
-Lan sen de bana patlıyon ha!
-Çekme o zaman pimi!

Arkadaş; yarın bütün gün ayakta olacağım. Yine telefonum her çaldığında “Aha arıyo” dediğim insan aramayacak. Yine cinnet geçirtecek muhabbetlere taraf olacağım. Yine ahkam kesikleri içinde kalıp kan kaybından öleceğim 2 gün boyunca:

-Çok içiyorsun
-Sana ne aq!
-Günde 3 paket sigara mı içilir?
-İçiyorum işte, g.tüne mi battı?
-Niye bu kadar sinirlisin?
-Niye bu kadar o.ospusun?

E davarın soyu, e be avradını s.ktiğim; nasıl devirdin o kutuyu? Boyun devrilsin puşt. Bak bir de şu ilginçliği var hayvanın; götü yırtılana kadar bağırıyor beni çağırmak için, gidiyorum yanına, ulan işte ev yaptığımı anlamışsın sana içine girmeye çalışmışsın yıkmışsın evin kolonlarını; ne lan o pıhlamalar hıslamalar? İbnenin evladı; gel beni tırmala diye mi yapıyorum ben bunu? Soğukta üşüme diye yapıyorum piç! Hala abuk sabuk sesler çıkarıyor; ulan kediler bile miyavlamıyor artık. Miyör diyor, geör diyor böyle abuk sabuk sesler. Ulan kedisi miyavlamayan memlekette yaşanır mı hay aq ya! Delirecem lan!

40 yaşıma bir şey kalmadı, topu topu 13 sene. Ben içimdeki umursar kişiliği hala öldüremedim; onu n’apcaz? Ahkam mı kesiyorum? Çok mu kafaya takıyorum? EVET! Niye mi? BİLMİYORUM AQ BİLMİYORUM!

İnsan ne ile yaşar? Huzur ile mi? Yok ki işte! Para ile mi? Ne alakası var! Saadet ile mi? O ne aq? Ambale oldu bünye; bi an mutlu, 5 an mutsuz, 8 an sinirli, x an mala bağlamış. Başkalarının mutluluğuyla mutlu olmak aptalca mı? Ne alakası var? Gebereyim o zaman aq!

Söylediklerim çok mu üzdü? E aq salağı; ya söylemediklerim? Söylediklerim beni de üzüyor bazen. Ya söyleyemediklerim? Bir düşünsene! Ben artık düşünemiyorum. Aynı anda zaten milyon tane şey düşünmeye zorlanmışım. Aynaya bakıp konuşuyorum çoğu zaman; kendimi çekemiyorum lan artık! Ne çene varmış bende be! Allah’tan görüntü fena değil! O kadar istiyorum ki birileri beni darp etsin, açık yaralar oluşsun vücudumda. Öyle bir his var ki içimde, sigarayı kolumda söndürdüğümde canım o kadar da yanmayacakmış gibi.

Neler oluyor ulan? Nereye gidiyorum ben? Ne yapıyorum? Ne bu sinir, öfke? Tahammül sınırlarına mı dayandım yoksa? Ya yarın yine arasın diye beklediğim yerine aramasın diye dua ettiğim ararsa? Delirtmeyin lan!

Bak hala ya. Allah seni nasıl biliyorsa öyle yapsın. Hala vik vik bağırıyor ya. E ben ne yapacağım? Ta bahçeye kadar inip bakacağım derdi ne diye. Aç mı kalmış, susuz mu kalmış, evi mi yıkılmış, korkmuş mu? Hey Allah’ım ya. Kim kimle uğraşır bu devirde? Şanslı pezevenk.

 

>Lezzet Dudakları II: Meydan Pilsen

>
Bu akşam sizin için kendimi feda ettiğim mekan Gebze Meydan Pilsen. Size bardan sesleniyorum. Yani seslendiğimi düşünüyorum: Kafam o kadar güzel ki; bağırıp bağırmadığımı, seslenip seslenmediğimi yarın sorup soruşturarak öğrenebileceğim ancak.

Efendim; Gebze Meydan Pilsen, Mustafa Paşa Camii ile Atatürk Meydanı arasında kalan kısımda, Deniz Ticaret’in yanıbaşında bir Efes pabı. O kadar şahane, o kadar içten bir yer ki; normal bir hafta içi günde birkaç bişey içmek için gelip kah Fashion Tv, kah PowerTürk eşliğinde bira, rakı veya votka yudumlayabileceğiniz bir yer. Gebze’deki her mekan gibi buraya da kadınlar giremiyor. Yani bu yönde bir yasak yok; lakin girerse iyi sonuçlar doğurmayacağını tahmin ediyoruz.

Meydan Pilsen; koskoca Gebze’de alkol alabileceğiniz tek düzgün yer. Çok da şık bir menüsü var. Menüdeki en şahane seçenek et sote. O kadar acı olabiliyor ki, ertesi sabah g.tünüzden kan gelebiliyor; tavuk sote de aynı şekilde. İnanılmaz derecede acı ama bir lezzetli ki ellerinizi bileklerinize, kollarınızı da dirseklerinize kadar yiyebilirsiniz. Acının sebebi aşçı veya aşçının koyduğu pul biber değil; maalesef market alışverişini yapan, barmen ve aynı zamanda mekanın ortaklarından biri olan Okan. Kendisi biraz ayarsız ve ileri derecede acımasız olduğu için, biberlerin en kanırtanını, en acısını seçmeye and içmiş. Çok kaliteli bir de garson ekibi var: Hızlı konuşmasından pek bir şey anlaşılamayan Şükrü, kafayı bir dünya yapmış müşterilerle kurduğu verimli diyaloglarıyla tanınan Turgay ve kafası her daim müşteriler kadar güzel olan Vijdat. Özellikle menünün en alengirli seçeneğini Vijdat’a sipariş vermeyi deneyin. Çok eğlenceli bir deneyim olacaktır.

Meydan Pub’ı Meydan Pub yapan asıl özellik, barda dönen muhabbet. Barın ardında Okan veya büyük başkan Onur’un olması durumu pek etkilemiyor. Aslında Onur başkan olduğu zaman bara pek uğramıyorum; çünkü kendisinde agresif bir tavır var sanki. 2. biradan sonra bünyeme yerleşen densizliği Okan gibi soğukkanlılıkla değil de, halinden tavrından beklediğim gibi sağlı sollu yumruklarla karşılayacakmış gibi bir görüntüsü var. Yine de çevreden duyduğum kadarıyla şeker gibi biriymiş kendisi. Neyse; Okan barda durduğu zamanlarda kendisinin türlü dengesizlikleriyle karşılaşma şansını da elde etmiş olacaksınız. Meydan Pub’a Okan’ın bulunduğu bir günde gelip bara oturursanız kolonyayla ıslatılıp ateşe verilmenin, biranıza votka karıştırılıp t.şşak geçilmenin keyfine varabilir, kendisiyle iddiaya girip kaybetmenin mutluluğunu yaşayabilirsiniz. Dünyanın en antipatik Fenerbahçelisi olmasına artı olarak, bar müdavimleriyle girdiği +18 diyaloglarla da keyfinize keyif katacak, yeri gelecek sizi gülmekten altınıza s.çırtacaktır; emin olun.

Son olarak, Meydan Pilsen’de yapmanızı kesinlikle tavsiye edeceğim şey; kendinizi mekandakilere sevdirip bir bar müdavimi olabilmektir. Bar müdavimi olduğunuzda Yunus’un derin futbol bilgisine, Barış’ın üniversite maceralarına, Olcay ve Apo’nun muhabbetine, Deniz’in aşağılayıcı konuşmalarına, Emre, Süleyman, Ali Ceylan ve benim Vijdat’la girdiğimiz anlamsız diyaloglara, Zekeriya’nın sakarlıklarına, Okan ve Tombiş’in PES atışmalarına; en önemlisi de Eko’nun bol mezeli, rakılı sofralarına kaynayabilirsiniz. Gebze’de s.k gibi geçen bir günün ardından, kafanızdaki binlerce problem ve onlarca sorunu silip atabilecek, çözümü olan veya olmayan dertlerinizin üzerini bir geceliğine de olsa örtebilecek bir yer varsa, o da Meydan Pilsen’dir.

O kadar reklam yaptım; 1 yıl içkiye para vermem, haberin olsun Okan.

Hepinize iyi akşamlar.

 

>Lezzet Dudakları – I: Çarşının Ortasındaki Mado

>Bu akşam size Gebze Yeni Çarşı’daki Mado’dan sesleniyorum. Aslında uzun zamandır buradan sesleniyorum size ama hiç duyduğunuz falan yok. Kapalı mekan, ondan herhalde. Neyse; yaşadığım kuburvari kentten adımımı dışarı atmayalı bugün tam 5 hafta oldu. Ne güzel 500T’ye binip gidiyordum arkadaşların yanına; hiç olmazsa it gibi sağda solda sürtüyorduk. Her gün aynı sokaklarda gezip aynı yerlerde kahve içeceğime, haftada bir günlüğüne de olsa farklı sokaklarda gezip farklı yerlerde içiyordum aynı kahveyi. Zaten belli bir mekana dadanıp tüketme hastalığım var benim. 1 aydır Mado’dan çıkmıyorum. Ondan önce Ellade’yi tükettim, bir de Pusula’yı. Anlatmaya Mado’dan başlayayım dedim ben de.

Efendim, Gebze’nin Yeni Çarşısının ortasında, Halk Bankasına gelmeden hemen sağda bulunuyor Mado. İki katlı. Üst katında sigara içilebilecek bir balkonumsu kısım da var. O kadar sıcacık bir ortam ki burası, hemen başınızın üzerinden aşağı doğru bakan ısıtıcılar beyninizi kaynatıveriyor içerden. Duvarlardaki Filicori afişleri ve tavandan sarkan sonradan görme bir zevkin ürünü avizeler loş ve basık mekanda içinizi daraltabilir. Alçak, minicik masaları ve kıçınızı sığdırmakta zorlanacağınız koltuklarıyla adeta bir konfor yumağına benzeyen balkon kısmı benim kullandığım tek kısmı Mado’nun; geri kalanı için bir şey söyleyemeyeceğim.

Gelelim menüye. Menü oldukça geniş. Şimdi içindekileri saymanın bir alemi yok, zaten menüdekilerin yüzde seksenini bulamıyorsunuz gittiğinizde. Şu var mı? Yok. Bu var mı? Yok. E bi profiterol ver bari o zaman. İçecekler de ayrı bir konu; latte mi istediniz? Milkshake tadında, soğuk geliyor. En güzeli Türk kahvesi. Öyle bir tantanayla getiriyorlar ki Türk kahvesini, padişah gibi hissediyor insan. Falına bakılamıyor yalnız, nostaljik zarflı fincanlarda geliyor kahve, tabak yok; tepsiyle geliyor. Yanında bir bardak su ve o gün en az hangi tür çikolata satıldıysa ondan koyuluyor bir tane.

Yaklaşık 1 ay daha Mado’ya geleceğim inatla, sen her ne kadar bu durumdan hoşnut olmasan da Zekeriya. Ardından tekrar eski mekanları tüketmeye başlayabiliriz. Gebze’de yaşıyoruz oğlum, gidecek kaç yer var ki?