RSS

Kategori arşivi: Gebze

>Cuma

>Yataktan kalktıktan 10 dakika sonra dükkandaydım. Gözler falan şişmiş tabi, etrafımı da göremiyorum henüz görüntü gelmemiş. Yaktım bir sigara, laksatif etkisinden faydalanmak için. Tam o anda Ruhi Abi de geldi dükkanını açmaya. “Yahu bari öğlen olsaydı, kendine gelseydin.” dedi. Ben de “Kahvaltıdan sonra iyi geliyor abi.” dedim. Lan ben kahvaltı yapmadım ki. Hala yanlış yaptığımı düşündüğüm konularda haklı çıkmak için bahaneler uydurur, yalan söyler vaziyetteyim. Ben de az liseli değilim ha!

Yukarıdan da anlayabileceğiniz gibi, bugünkü konum kitap fuarı. Hafta sonu kitap fuarı bitiyormuş. 6 yaşımdan bu yana sadece 1 kez kaçırmıştım kitap fuarını, bu yıl da gidemeyeceğim diye çok korkuyorum. Kitap kurdu falan değilim ama, değişik bir havası var. Senede bir defa gerekli. Cuma oldu, bakalım bir umut var mı kitap fuarına gidebilmem için…

Cuma gününün gelişine sevinmek de pek saçma. Ben yarın da çalışacağım, hafta sonunda da hiçbir yere gidemeyeceğim büyük ihtimalle. Kitap fuarı falan yalan yani. O yüzden, cumartesi ve pazar günü çalışmayan arkadaşlarım için bir dileğim var: İnşşşşallah mesaiye falan kalmanız icap eder, hayvan gibi iş verirler hafta sonunuz yalan olur, yaptığınız planlar yatar. Biri yer biri bakar olur mu lan? Beter olun.

Şaka bir yana (ki gayet ciddiydim), benim mal gibi geçirdiğim zamanı güzelce değerlendirip eğlenen insanlara gıcık oluyorum, hınç duyuyorum; yanımda olsalar o an bıçaklarım veya kollarını falan kırarım. Bıçak taşımıyorum. O yüzden kırarım evet. Yüzlerini yerlere sürtmek, kulaklarını ısırarak kopartmak isterim. Neyse, konumuza dönelim: Kitap fuarı. Kitap fuarına gitme imkanı olanlar için belki çekici gelir; Jean Christophe Grangé yarın saat 13:15’te fuarda olacak. “Yok benim onu acil görmem lazım, yarına kadar görmezsem altımı ıslatırım” diyenler, ilk önce Harem minibüsüne binip Şifa Mahallesine, oradan 500T’yle 4. Levent’e, oradan da metroyla Taksim’e gidip arkadaşlarıyla buluşabilir, birer bira içip sohbet edebilirler (lan! gezmek istiyom!). Zira Grangé taaa akşam saat 6da Fransız Kültür Merkezi’nde olacak. Yarın (cumartesi) de bu televizyonlarda çizgi filmini izlediğimiz, annemizin babamızın paçasına yapışıp ağlayarak aldırdığımız Zagor’un çizerleri geliyormuş fuara. Onlarla da oturulup birer çay içilebilir gibime geliyor. “Yaşlı başlı adamlar, ne konuşacaz ki” demeyin, işleri güçleri çizgi roman bilmemne. Tam bizim kafada.

Siz benim beddua ettiğime falan bakmayın diyeceğim ama, bakın lan bakın. Yemin ediyorum nazar değdiririm. Facebook’ta o yazarların herhangi biriyle çekilmiş fotoğrafınızı, fuara gittiğinize dair en ufak bir belirtiyi yakalarsam; kaçın oğlum buralardan. Gidin kendinize yeni bir hayat kurun. Öldürrüm lan sizi. Zekeriya bilir.

 

>Islatılıp Dövülmek İsteyen Adam

>Ohhhh, mis gibi donuma kadar ıslandım. Mado’da Ali kardeşimle içtim bir güzel kahvemi, hunharca yağan yağmur altında koskocaman bir kavis yaptım Ziraat Bankasının oraya doğru, sonra Çoban Mustafa Paşa Camiinin ordan evime döndüm. Eve gider gitmez tartıldım, 3 kilo fazlam var. O derece ıslandım yani. Arada gerekiyormuş, keyfime diyecek yok şu anda.

Aslında sıkı giyinmiştim ama öyle bir yağmur var ki, içerden ıslandım. Ben öyle tosbağa gibi kafamı bedenime sokmaya çalışmıyorum yağmurda. Bir dakika… İçerden ıslanmak biraz kötü bir tabir oldu. Şimdi yağmur yukarıdan yağdığı içün; patır kütür kafamın üstüne düşüp iyice saçlara bir yedirdi suyu. Sonra kulaklardan burunlardan enseden doğru montun içine sızmaya başladı, arkasından sırtımdan belime doğru akarak dona doğru ilerledi. İçerden ıslanmak derken kastettiğim budur efendim.

Her ne kadar belediyeciğimiz çalışsa da, efenim 5 ışıkyılı yağmur kanalı döşedik diye hava atsalar da normal seviyede yağan yağmurda bile ayak bileğine geliyor yol ortasındaki su. Buruştu ayağımın tabanı 3 saat banyo yapmışım gibi. Bebek ayağı gibi oldu. Ayağımın altını gıdıkladım bebek refleksi verecek miyim acaba diye ama gayet 26 yaşında adam tepkisi verdim: “N’apıyorum lan ben manyak mıyım akşam akşam?”

İnsanın kafasına kafasına yağmur inmesi strese çok iyi geliyor bak, aklınızda bulunsun. Çatır çutur patlıyor ya kafanızda; dayak yiyormuşsunuz gibi hissettirip bedeni rahatlatıyor. Şimdi artistlik yapmayın, hepiniz ara sıra dayak yemek istiyorsunuz. Gerginlik alır deneyin. Ben dayak yemeyeli yıllar oldu ama kaşınıyorum bu aralar mesela. Atar yapıyorum, gider yapıyorum ki kalabalık gruplara, taşlarla sopalarla dalsınlar bana ağzımın burnumun yerini değiştirsinler diye lakin adamlar da diyor ki “Ulan 5 kişiyiz herif bize gider yapıyor bir bildiği var herhalde, uzayalım hafiften.” Vallahi bi numara yok oğlum bende. Karşılık vermeyeceğim, cidden bak.

Bir dahaki yağmur yürüyüşümde polislerden bir hareket bekliyorum. Yani polisleri bir şekilde kızdırıp kendimi dövdürmek güzel olur ama adli bir vaka olmasın, sicilime işlenmesin. O tarzda bir sinir bozma hareketi. Copla dövsünler falan. Cop kırılıyor mu? Kırılıyorsa sırtımda kırılmasını tolere edebilirim. Yüzüme vurmasınlar ama. Haa, dur bak; aklıma geldi de polisler bu işin eğitimini aldığı için can yanmasından daha ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilir. Bir fitness salonunun önüne mevzileneyim en iyisi ben. Çıkanlara laf atıp sarkıntılık edeyim. Hafiften başlar, önce kadınlar belli bir yere kadar vurur, sonra çevre halkının da katılımıyla bir şölene dönebilir yediğim dayak. Bak bu güzel oldu Zekeriya. Gelsene yarın akşam, bir deneyelim.

 

>Yağmur Yağar Enine Enine

>Yağmurun doğası gereği yukarıdan aşağıya doğru yağması gerek. Bulutlardan çıkıyor bu su taneleri işte, yer çekimiyle birlikte (9,80665 m/s2) gittikçe hızlanarak aşağı doğru iniyor ve saatte kim bilir kaç kilometre hızla kelimin ortasına vuruyor. Canı yanıyor insanın. Yaşadığım yerde ise farkettiğim; fırtınayla birlikte yağmur yağdığında fizik kuralları alt üst oluyor. Yani yağmurun enine (horizontal yani, o manada demek istedim) yağdığı tek yer Gebze herhalde. Elimde şemsiye var, vertikal yağan (yani normal yağan) yağmur için üretilmiş. Elimdeki şemsiye, yağmur karşıdan suratıma suratıma gelirken hiçbir işe yaramıyor. Kurşuna dizilir gibi, göz açamadan elinde şemsiyeyle yürüyen insanlar topluluğu; mal gibi bir görüntü.



Fırtınayla da yağsa, seller de götürse ortalığı, seviyorum ben yağmuru kardeşim. Sokaklar bomboş bir kere. Aq salakları. Dolaşın işte yağmurda. O kadar zevkli ki. Ben şu an ancak dışarıyı izleyebiliyorum, vakit buldukça da çıkıyorum kapının önüne, sağımı solumu bir güzel ıslattırıyorum yağmura, geri geliyorum. Sonra bir müşteri geliyor, iş yerinde bir adam karşılıyor onu; sırılsıklam. Eğlenceli. Güzel. Sonbaharın en büyük avantajı yağmur. Sonra soğuk geliyor tabi. Bu ikisinin ortak faydaları ise daha az et görmek, sağdan soldan pörtleyen göbekler görmüyoruz yağmurlar başladıktan sonra. Hatta insan görmüyoruz, ne iyi.


Birkaç yıl öncesine kadar “Yağmur yok, barajlar boş, bu ne sıcak sonbahar!”çemirişlerini hatırladıkça kan beynime sıçrıyor. Ne çabuk unuttunuz lan? “Ay pek bir yağmur var dışarda, bu havalar ne böyle…”. Ne olacağıdı? Çık, dışarı çık. O yağmur bir yağsın üstüne, kafana kafana bir vursun, suratına çarpsın tokatlasın bir güzel. Rahatlatır, gevşetir insanı. Ben size tahammül edebilmek için yağmurun gelmesini bekledim. Yağmur olmasa çekilir misiniz lan siz?
Aq malları…

Artık havalar eskisi gibi olmayacak. Yağmuru bulmuşken tadını çıkarın. Klişedir bilmem nedir ama, yağmurda el ele dolaşmadan sonbahar geçmez. Yağmurda beraber dolaşmaya değecek biri varsa yanınızda, hıyar gibi oturmayın evde. Yok mu? Telefonunuz zır zır çalıyor mu 15 dakikada bir hiç aramasını istemediğiniz biri tarafından? Aramak istediğiniz kişiyi aramak için eliniz gitmiyor mu telefona? Aradığınızda açmayacak mı? O zaman bırakın o aq telefonunu evde, öyle çıkın dışarı. Durmayın o evde.
 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part VI

>4.LEVENT BU YÖNDEKİ SON DURAKTIR

Pazar sabahı metroda kimse kimsenin suratına bakamıyor. Bir sessizlik, bir matem havası. Belediyenin camiden mezarlığa kaldırdığı otobüsler gibi. Çok sıkıntı verici bir durum: Başlar önde, herkes yanağını kaşırmış gibi yapıyor, Nötürdamın kamburu* gibi iki büklüm olmuş oturanlar da. Sabah saat 8.30; suratlar şiş, gözler kanlı kanlı, zombilerin şafağı tadında öksürmeler, iniltiler, horlamalar. Saklamaya gerek yok lan rahat olun, herkes öyle! Ben de sakladım ama yüzümü. Sürü psikolojisi. Şapkamı çektim ağzıma kadar, nefes almakta zorlandım ama sakladım esneyişlerimi falan. Yoksa barsaklarıma kadar görebilirdi karşımdaki içimde neler olduğunu.

Akşamdan kalmanın en güzel yanı, su içme isteği. Düşünüyorum da, susadığımda ne bok varsa dikiyorum kafaya ama su içmeyeli 1 hafta falan oldu. Susayınca su içmeme yavşaklığından utanıyorum artık.* Bira içmemek lazım aslında. Ağırlık yapıyor, kilo yapıyor, midenin içine s.çıyor falan. Şu Bomonti de olmasa bira içmeyeceğim yani, o biraz daha hafif gibi. Bir de şu Efes uzun, ince belli şişeler yaptıydı ya; hah işte onlar da güzel.

Bira yalnız başına içilmiyor. Yani içiliyor da, canını sıkıyor insanın. Muhabbet olmadığı için, muhabbete ayrılacak zaman da içmeye ayrılıyor; hop, 5 şişe 1 saatte sizlere ömür. Laylaylom ondan sonra. Sözlüğe girip abuk sabuk giriler yapmalar, msnden insanları rehin almalar, gecenin bir vakti ertesi gün işe gidecek insanlara mesaj atmalar falan. Sosyal olamayınca içilen içkilerden biri değil demek ki bira. Zorla sosyalleştirmeye çalışıyor insanı, sevimsiz manzaralara neden oluyor. İçeni depresifleştirmediği için tercih etmiştim kendisini. Hay Allah…

Sabah 9 akşam 9 çalış, bokun çıksın, ondan sonra 2 saat yol git, akşam 2 saat takıl, sonra yat; çünkü ertesi gün yine iş var. Hiç kolay değil. O yüzden; yaptığınız külfetli ve saçma sapan işlerin arasına güzel, eğlenceli anlar sıkıştırın. Bir hedef koyun mesela. “Yol üzerinde şunu yapacam!” deyin. Çok kısa, çok anlamsız birşey olsun ama. Mesela deyin ki “Yolun tam yarısında otobüsten inip gazete satan bir yer bulana kadar yürüyüp, alıp, ilk otobüse bineceğim.” Okumasanız da olur o gazeteyi. Vallahi eğlendiriyor insanı. Yapıp bitene kadar tabi. Sakın sinirlendirecek birşey yapmayın kendinizi. Olumsuz da sonuçlanabilecek bir şey denemeyin; özellikle de agresif, sinirli olduğunuz bir dönemdeyseniz. Ucundan dönersiniz sonra konuyla hiç ilgisi olmayan günahsız insanlara patlamanın. Patlayamazsanız da içiniz içinizi yer, moralsiz, depresif takılırsınız iyice. Mesela, “Otobüsten inip, x kişisini görmeye gideceğim, onunla 5 dakika görüşüp yoluma devam edeceğim” demeyin her zaman. Dediniz mi? S.çtınız. Siz X kişisi için yolunuzu, yolculuğunuzu uzattığınızda, X kişisinin hiç de oralı olmadığını görünce ne yapacaksınız sonra? İşte, dediğim gibi. Moral bozukluğu, depresyon, keyif kaçığı falan filan.

Size akıl vermek değil bu, ben kendimi eğlendirmek veya oyalamak için böyle şeyler yapıyorum bazen. İçinizden böyle şeyler deneyenler oluyorsa eğer, olumlu – olumsuz yanlarını paylaşıyorum faydam dokunur belki diye. Eğlencenizi kendi üzerinizden yaşayın moraliniz bozulduğunda; diyeceğim bu. İkinci kişileri katmayın. Ha, bu onlara değer vermeyin anlamına gelmesin. Kendisine sizin ona verdiğiniz kadar değer vermeyen insanlara inatla ilgi göstermekten vazgeçmeyin. Belki değerli olduklarını anlarlar, sizin de onlara faydanız dokunmuş olur.

Bira da bitti, dolaba baktım bi halt yok. En iyisi yatayım ben. Saygılar efendim. Selametle.

 

>Çalışmayınca Olmuyor mu?

>
Bırak oğlum lan boşver. Referandum falan sıkıldım, işim başımdan aşkın zaten bir boşluk buldum yazıyorum işte. Çatır çatır çatlıyorum lan sıkıntıdan. Çalışmak çok fena birşey.

Daha önce de bahsetmiştim, yazılarımı okuyan neyim varsa bilir kırtasiyem var benim. Okullar falan açıldı; bir sürü küçük çocuk, anne, baba, abla, kardeş, abi cinsi insan doluşuyor sabahın erken saatlerinden gecenin körüne kadar. Enerji sıkıntısı yaşıyorum. G.tü sandalyeye değmeyen bir insan olduğumdan, bedenim gittikçe ufalmasına rağmen ayaklarım çekmiyor yükü. Sinirlenmeyen, sinirleri olmayan bir insan olduğumu düşünürken daha şu saatte birkaç cinayetin, hatta toplu katliamın eşiğinden dönmüş oluşum; çalışmak kavramını ve insan ruhuna etkisini irdeleme ihtiyacı oluşturdu bünyemde. Napak Zekeriya, irdeleyek mi?

Çalışmak zorunda olmak insan için gurur kırıcı birşey gibi geliyor bana. Yani şöyle; tüm insanlık için. Yaşamak için çalışmak zorundasın. Sosyal çevre edinmek için çalışmak zorundasın. İtibar elde etmek için, huzura ermek için, PARA KAZANMAK İÇİN çalışmak zorundasın. Ortalama ömür 60-70 yıl. Bunun ilk on yılı işeyip s.çarak geçirdiğimiz ama buna rağmen annemizin bababımızın ya da bakıcımızın bize sanki şerbet işeyip çiçek s.çıyormuşuz gibi davrandığı ebelek bir dönem. Ardından ilkokul, ortaokul, lise, 2 aylık bir iş, üniversite. Hemen ardından haldır huldur işe gir, askere git, bilmem ne. La oğlum, ömür 60-70 yıl da, gitti işte en güzel zamanı… 40 yıl boyunca yılda 1 ay tatil yaptın, emekli oldun. Yaş oldu 60. Ölmediysen, yine işeyip s.çarak geçireceğin o döneme denk geldin. Bu kez etrafında anne baba yok yalnız; b.kunu papatya gibi koklayıp ossuruğunu şişeleyesin geldiği evladın var. O da seni ya sepetleyecek, ya da köpek besliyormuş gibi bakacak. Bu nasıl iş ya…

Gençlik dönemi, insanın sıkıntıya karşı en dirençsiz olduğu dönem (bazen insan olmadığımı düşünüyorum bu yüzden). İnsanın içinde bir yandan yapmak istedikleri, diğer yandan yapmaya gücü yetecekleri bir sağa bir sola çalkalanırken; düzenin dayattığı mecburiyetler, sokakta sıklıkla gördüğümüz 150 kg basan obez bayanların g.tlerini sıkan dar kot pantolonlar gibi sıkıyor gencecik ruhlarımızı. Pişik oluyoruz sonra; sinirler kaldırmıyor, agresifleşiyoruz, mantığımızı yitiriyoruz, yanlış mıyım Zekeriya? Para lan işte! Para için yapıyoruz hep. Sanki ömrümüzün ennnn güzel yılları 60-70lermiş gibi tüm hayat boyunca eşşek gibi çalışıp o yaşlara geldiğimizde rahat olmaya uğraşıyoruz. Geçiyor tren.

Bak şimdi; ben kafamı dinlemek istiyorum. Dükkana (samimice “tükan” diyorum, “a” ince; “Türkan” der gibi) insanlar geliyor, insanlar geliyor. Bir tanesi geliyor, bakıyor, beğeniyor, “Ne kadar?” diyor, hakkında bilgi alıyor, satın alıyor veya almıyor. İşi bittiğinde muhabbet ediyor bazen, bazen “Ay ne güzel biyer burası”, bazen “Şöyle şöyle şeyler yapsanız daha bi iyi olurmuş, böyle olmamış”, bazen de “Ay ne şeker şeysin sen, sevişelim mi?” falan diyor. Gidiyor sonra. Ne güzel oluyor işte öyle. Başka bir tanesi geliyor, “Sizde x ürünü yok, değil mi?” diyor. Sıkça rastladığım bir durumu örnek gösterirsem, “Sizde kitap yok, değil mi?” diyor mesela. Ense kökünden tek elle kavrayıp, dükkanın yarısını kaplayan kitap kısmına kafasını zorla çevirerek “Bunlar ne aq malı?” demek istiyorum mesela ben. Adam geliyor, Schindler’in listesi gibi listeyi dayıyor burnuma, hazırla bakalım diyor. 1 saat hazırlıyorum. “Ne kadar?” diyor. “Şu kadar” diyorum. “Ha tamam, fiyatını soracaktım zaten.” diyor, gidiyor. Ulan listesinden bakayım, söylesene! Ne sen 1 saat beklersin, ne ben 1 saat uğraşırım! İşte Zekeriya, bunlar bu toplumun emeğe saygısızlığından kaynaklanan şeyler. Bana gelip sinirlerimle mıncık mıncık oynayan bu adam da gidiyor bir yerde çalışıyor her gün. Bu adama da bana yaptığını belki çok daha fazlasını yapıyorlar. O da sinirleniyor tabii, lakin “Bana yapılınca gıcık kapıyorum, demek ki yapmamalıyım bunu başkasına” demek yerine, “Ulan bana yapıyorlar, ben de iflahını s.kecem ilk önüme gelenin” diyerek soluğu bende alıyor. P.zevenge bak!

Ben kendi işimi yapan biri olarak vır vır konuşup çıtı çıtı klavye ağlatıyorsam, özel sektördekiler ne yapsın? Patronun yöneticinin altında bir yandan işini yapıp bir yandan kapris çekmek, çay getirip götürmek, patron çocuğunu okuldan almak, müşteri yağlamak, müşterinin çocuğunu çişe tutmak, büyük hissetmişse g.tünü silmek falan. Mesela Ayşegül’den bahsedelim Zekeriya. Bir öğretmenin iş tanımının ne kadar geniş olduğunu ondan öğrendim. Satın alma, kayıt, popo silme, yemek yedirme, sekreterlik… Aldığı da kuş kadar maaştı. İsyan etti kız (hata!). Şikayet etti, söylendi. N’oldu? Şut. Ben şutlanmıyorum mesela, rahatım o konuda. Şimdi de girdi bir yere, haftada 7 gün iş. Küfür gibi, cumartesi sabah 9, akşam 9 Zekeriya! Çüş! Maaş? Biraz daha irice bir kuş, o kadar. Yine memnun değil; ama memnun olmak zorunda. Neden? Düzen böyle. S.kerim böyle düzeni. Bak mesela, ben de yanımda birini çalıştırıyorum. Ulan yorulacak, söylenecek, memnun olmayacak diye g.tümden ter akıyor akşama kadar. Böyle yapıyorum, çünkü az maaş veriyorum. Az maaş veriyorsam, çok çalıştırmaya da hakkım olmaz, değil mi? Herkes benim gibi olacak değil; hatta hiç kimse benim gibi değil gençler. O yüzden, çalışacaksınız, ve çalışma hayatına ne taraftan girerseniz girin, ilk önce kişiliğinize katmanız gereken özellik “sabır” olacak; anafikir bu.

Yazının buralara gelmesi 2.5 saat sürdü şu anda. Siz buraları okuyana kadar (okuduysanız eğer) düzensiz olarak alışverişe gelen şizofren müşterim geldi; sadece adımı öğrenmek için gelmiş. Yarım saat içerisinde caddenin başına kadar 4 kez gidip gelerek her defasında yine adımın ne olduğunu sordu. Her seferinde de bir başkası kimliğinde hem de. Onun ardından bir adam elinde listeyle geldi ve listede “Matkap ve tesbih” yazıyordu. Yok dedim. Az önce de Gebze’nin ne kadar ilkel, medeniyetsiz bir yer olduğundan yakınan bir bayan buradaydı, 5 dakika boyunca geri dönüşümlü malzemeden yapılmış defter ve kağıt satmadığım için azarlandım. Gitmeden önce de incelediği raflardan birkaçını yıkarak müthiş bir finale imza attı. “Durun, siz toplamayın önemli değil” dediysem de inatla toplamaya devam etti, ben de üstelemedim zaten. İşte, çalışmak zor iş. O yüzden:

1: Arkadaşlar, yoldaşlar, dostlar, kankiler. Sabırlı olun. Yorulmayın. Ne kadar bitkin, ne kadar perişan olursanız olun, kendinizi eğlendirmek için vakit ayırın. 4 saat uyku yetiyor da artıyor bile. 5 saat uyuduğum gün lanet ediyorum kendime artık; “Yuh aq!” diyorum, “Gitti eğlenmelik saat!”, çünkü kendinize ayıracağınız saat mutlaka ve mutlaka uykunuzdan gitmek zorunda. Ne kadar sinir bozucu, ne kadar yorucu olsa da, Zekeriya’nın da dediği gibi aynı birer hayvan gibi çalışacaksınız, yolu yok.

2: Lan! İşverenler! Ayşegül’ün hakkını verin, sigortasını kendine ödetmeyin. Bastırmayın bana ofisinizi. Yolunu da verin kızın. Zekeriya’yı da işe alın. Maaşı bol olsun. Yönetici falan yapın. Oraya da getirtmeyin beni. Gelirim.

3: Dinden imandan çıkarmayın insanı. Kitap var. Kalem var. Takke yok. Simit yok. Kırtasiye burası.

Sabah saat 8.30’da beraberimde getirdiğim kahvaltımı yapmak istiyorum artık. Açım a dostlar.

Ben yokken, erkek olanlarınız yandaki yavruyla ilgilensin isterse. Bayan olanlarınız da buna benzemeye çalışsınlar bence. Hali hazırda buna benzeyenler de bi mail falan atabilir bana.

Hayırlı işler.

 

>Afyon Patlaması

>Henüz tam olarak uyanamadım ama yine bir yağmur esnasında birşeyler yazma ihtiyacı duydum. Sangi gök delindi anasını satayım. Saat henüz 11 bile olmadı (öğleden önce) ama öyle bir karanlık ki ortalık; sanki koskoca bi uzay gemisi geldi tam güneşin önüne parketti de, depoyu fullettikten sonra bedavadan yıkıyorlar şimdi. Bense yine yağmurdaki insan hallerine taktım, söyleyeceklerim var:

Eğer amacınız yağmurdan sığınmaksa, efendi gibi gelin dükkana “Yağmur dinene kadar şurada bir oturayım” deyin; “Sktrgt” diyecek değilim herhalde. İlla birşeyler satın almak zorunda değilsiniz. Öyle ilgileniyormuş gibi oraları buraları karıştırmak, birbiriyle alakası olmayan şeylerin fiyatlarını sormak falan çok gereksiz şeyler. Hatta bir de çay söyleyeyim için ama benim yağmur keyfimin içine etmeyin…

Bu kez yağmur sadece hava karartısıyla geldi, şimşek – yıldırım falan yok. Gökgürültüsüyle yağan yağmur daha eğlenceli, şöyle ki; ilk önce şimşek çakıyor, flaş gibi. Hemen saniyeleri saymaya başlıyorum ben de; bir, iki, üç,… Sonra gümbür diye ses geliyor. Sayma bitiyor orada. Şimşekten kaç saniye sonra ses geldi? diyelim ki 9. Ses hızı saniyede 340 metre. 9×340= 3060. Demek ki yıldırım 3060 metre uzağa düşmüş. Işık hızının farkını hesaba katarsak belki bir 3058 metre falan olur. Belki de yanlış biliyorum, ama bunu yapmak beni çok eğlendiriyor. Yağmurdan zevk almasını bilen biriyim ben.

Sabsh henüz 11 olmasına rağmen (şu an 11:01) pek çok güne yetecek saçmalığı yaşadım yine bugün. Mesela şu “Kur’an kursuna yardım”. Artık iyice yüzsüzlüğe vurdular; ne makbuz ne birşey. Zaten makbuzlarda abuk sabuk şeyler yazıyor genelde. Diyanet İşleriyle alakası bile yok. Geliyor dükkana yaşlı başlı sakallı adamlar, utanmadan sıkılmadan diyorlar ki “Gençler Allah rızası için, Düzce’de yaptırmakta olduğumuz Kur’an kursuna bir bağış istiyoruz”. E Gebze burası? Git Düzce’den iste. Öyle bir imaj ki, sanki Düzce (sadece Düzce değil, bugün bir de Rize geldi. Rize lan!) bir kafir yuvası, kimse Kur’an kursu için kuruş para vermiyor, bu amcaları tartaklıyorlar orada; Düzce’ye iman götürmek, halkına İslam aşılamak bu amcalara misyon olmuş bu nedenle, bizden de yardım istiyorlar. Her zaman aynı cevap bende de: “Biz cuma günleri buradaki camiden yardım yapıyoruz”. Niye böyle dediğimi bile bilmiyorum. Çok saçma. Adam “Ne alakası var aq?” dese diyecek hiçbir şey yok. Ama amca zaten ne kadar saçmaladığının farkında, benim saçmalayışıma ses çıkaramıyor. Hele bir de bayan giyim mağazalarına dalmıyorlar mı cübbelerle sarıklarla 4-5 herif; tam art niyet. Ulan vitrine bir bak; jartiyer satıyor, tanga satıyor. İçerideki kız badi giymiş mini etek giymiş. Ben para vermiyorum sana, o verir mi? Sen de biliyorsun vermeyeceğini, senin niyetin başka hacı amca; gözler bayram etsin…

Bir de, yere çöp atma olayına değinmek istiyorum. Ben yere çöp atıyorum. Normalde atmam ama Gebze’de yaşıyorum. Elinizde çöple 10 kilometre yürüseniz de bir çöp kutusu bulamazsınız buralarda. Nereye atıyorum ben de çöpümü? İnsanların çöp noktası olarak belirledikleri yerlere. Sigara izmaritini mazgallara atarım mesela. Şişeyse elimdeki atmam yere gezdiririm. Şişeler ergonomik olur, eli rahatsız etmez, çirkin de görünmez elde. Kağıtsa buruşturur cebime koyarım ama bugün Gebze’de bile az rastlanır bir olayla karşılaştım. Herif kola kutusunu çarşının ortasında küt! diye attı yere gitti ya. Yaşı 18-19. Ayı mısın? Yarısı da doluydu kutunun ha. Bari bir dükkan vitrininin önüne koy, ya da ne bileyim, dök içindekini kutuyu buruştur öyle at. Okula da mı gitmiyorsun sen öğretmiyorlar mı sana? Keşke baban dışarı boşalsaymış be oğlum…

Gözlerimde şimşekler çakıyor, tansiyonum mu düştü ne oldu bilmiyorum; Allah Allah? Yazımı bitireyim bari. Bitirmeden önce, sabah ereksiyonuna gayrı-cinsel çare arayan Gebze insanlarına bir önerim var: Sülük. Satıyorlar her köşe başında şişe içinde. Koyun mevzunun üstüne, emsin işte çeksin kanı. İki dakikada çözer olayı. Bir de 3D’ne 3D’ne 3D’ne bandım; LG mi sandın Samsung aldım demek istiyorum. Güneş açtı… Hadi naş.

 

>Ne Gam Kaldı Ne Keder

>
Güneş bir gösterdi ya yüzünü, dıravdan bir sevinç kapladı içimi. 2 gündür anam ağlıyor gerginlikten, sıkıntıdan. “Nasıl bir hayat, nasıl bir düzenmiş bu arkadaş” diye kendimle rakı muhabbeti yapar olmuştum. Aslında koşullarda değişen bir şey yok. Herşey aynı b.kluk içinde devam ediyor. Güneş göründü, dertler bitti işte; tipik yaz. O zaman ben de birşeyler yazayım bari.

Efendim, aslında ben serbest meslek erbabı bir insanım. Sabahtan akşama kadar g.tümü çürüttüğüm bir kırtasiye, bu kırtasiyede de normal bir kırtasiyeden beklenenlere artı olarak profesyonel resim malzemeleri ve kitap var. Benim bu denli ukala yazılar yazıyor olmamın nedeni bu olabilir yani. Olmaya da bilir, ben ukala değilim bana sorarsanız. Yazılarım ukala. Kimine göre onlar da olmaya bilir. Değişik bir durum, göreceli.

Abuk sorular

Dışarıdan bakıldığında kırtasiye olduğu çok aşikar bir yer burası. Vitrinde kalemler, kitaplar, defterler. Niçin “Burası kırtasiye mi?” diye soruluyor hala anlayamıyorum. Yok, kasap aq. “Sizde defter var mı?” Defter ne arar lan kırtasiyede? Manyak mıdır nedir millet! Vitrininde defter olan bir işyerinde defter niye satılmasın? Yöre halkına yıllardır bunu anlatmaya çalışıyorum işte.

-“Ne kadar tuttu?”

-“45 TL”

-“40 yapamaz mıyız?”

50 yapalım o zaman? Beraber mi yapacağız? Niye çoğul konuşuyorsun? Yapacak biri varsa benim; sana ne oluyor? Tek başıma yaparım, 40 yapmak o kadar zor değil. Niçin kasalarında barkod okuyucular olan yerlerde millet hayvan gibi hiç ihtiyacı olmadığı şeylere dünyanın parasını verirken burada pazarlık yapıyor? Sanki futbolcu satıyoruz. “Sen 30 yaparsın onu.” Yapmıyorum aq. İstersem beleşe de veririm, istemiyorum. Hayır, emin olun içimden geliyor bazı şeylere para almıyorum. Almayacaksın zaten. Adamla iki muhabbet ediyorum, hoşuma gidiyor muhabbeti, e herkesle muhabbet mi ediyoruz işte verme para istemiyorum! Benim gibiler bu işi yapamaz ya işte, neyse.

Çarpık talepler

Her ne kadar kitap satmak kitapçıların işi olsa da, kırtasiyelerde resim malzemesine sıklıkla rastlanmasa da mevcut kombinasyonu görenlerde bir aşırı umut, bir bokunu çıkarma peydah oluyor buraya gelince. Buradan tüm Türkiye’ye seslenmek istiyorum: Kırtasiyelerde simit satılmaz. Satılıyorsa da almayın, onun yeri fırın. Tıraş bıçağı da olmaz. Çorap, atlet, takke gibi şeyler için de tuhafiyeye gidiyoruz arkadaşlar. Bally de artık bulundurmadığım ürünler listesinde. Perişan tipler gelip gelip Bally aldıkça moralim bozuluyordu, 10 yıl önce bıraktım satmayı.

Son olarak bir de renk sorununa değinmek istiyorum. Şirin ilçemiz Gebze’nin köyleriyle alakalı bir durum. Hangi köylerden olduğunu bilemeyeceğim ama maviye yeşil, yeşile de mavi demelerinden gına geldi artık:

-“Yeşil kalem veesene bi dene”

-“…Buyrun…”

-“Yeşil deyom ya bu yeşil değil bee”

-“E yeşil işte amca yeşil istedin”

-“Töbeee, ne yeşili evladım ya, bak, şuudakılardan vercen şuudakılar yok mu?”

-“E mavi onlar amca mavi desene”

-“Yeşil onlaa”

-“Mavi…”

-“Yeşil!”

İşte böyle. Neyse, ben bi yemek falan yiyeyim.