RSS

Kategori arşivi: göbek

>Yağmur

>Yaz gününde uzun süren sağanak yağmur gibisi var mı ya? Amele yanıklarımın üzerine düştükçe “çısssss” diye sesler geliyor beynimin içinden. Rezil, kepaze yaz güneşinin insanı kandıran pis sırıtışına küt diye indirdi yumruğu yağmur bulutları “Sktirgit lan burdan kolpacı şerefsiz!” diyerek adeta. İnsanlar koşuşturuyor sağa sola; o da anlamsız. En yağlı selülitli yerlerinizi açmışsınız (bazıları var, onlar açsın onlara demiyorum) sıcağı hem içeriden hem dışarıdan alırken çemiriyordunuz “Ay bu sıcaklar aman aman” diye. Ne bu koşuşturma şimdi? Siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz; yaz insanları işte. Kişiliksiz, teşhirci, pervasız. Saçakların altından yürüyün şimdi. Cayır cayır güneşte yolun ortasından gitmeyi biliyorsunuz ama. Aptallar. Asıl şu andır yolun ortasından yürüyeceğiniz an. Bu bir kıyak size. Mutluluk vaad edip sıkıntıdan başka bir şey vermeyen yaz’ın, her zaman delikanlı olan ve “Hayat böyle birşey işte, karanlık ve hüzünlü, kandırılmayın!” diye her daim haykıran sonbahar tarafından baskına uğrayışı bu. Sonbaharın sizin için fazladan mesai yapışı, sizin sıkıntınızı yük edişi kendisine. İşgüzarlık değil bu, bir çağrı. Güneşe kanmayın. Uyanın!

Güneş, siz tavşanların gözüne tutulan elfeneridir. Etrafınızdaki hiçbir şeyi göremezsiniz yazın. Kolpadan bir mutluluk kaplar içinizi. Bir sonbahar ayında geç kalınmışlıklar için küfrediyorsanız, yaz güneşi gözünüzü aldığında göremediğiniz içindir. Yaz yağmurundan saklanmayın. O siz birşeyleri görün diye geldi. Değerlendirin!

Reklamlar
 

>Dişi Kriterleri

>
Şimdi; madem ki canım sıkıldı ve ne internette gezecek site ne de oynayacak oyun kaldı; birşeyler yazayım. Neden bahsedeceğim, tabii ki karı kızdan, neyden olacak! Efendim kadının hasının bence nasıl olduğu olsun bu yazıdaki konumuz. Yani bir konumuz olsun, konusuz yazamıyorum.

Efendim, ilk önce kadının neresine bakılacağından başlayalım. Ben bir kadına bakacaksam illa; ilk önce yüzüne bakarım. Yani; normalde dışarıdan görünüşün hiç bir b.ka yaramadığının uzun zamandır bilincinde bir insanım ama başıboşluktan birkaç odun arkadaşımla beraber bir dükkan vitrini önünde oturup hepberaber Abazon ormanı oluşturduğumuzda yapılabilecek pek bir etkinlik yok. Neyse, ne diyorduk: Yüzüne bakarım. Yüzü eğer güzel değilse hiç oralı bile olmam. Ta en tepeden, saçlardan başlar bakış etkinliği. Sarışınsa, orda dur. Sevmem. Neden sevmem? Kesin kolpadır, boyadır. Sarışın değilse de boyalıysa, çok belliyse boyalı olduğu onu da geçeceksin. Diyelim ki kızın saçı doğal turkuaz. Gitmiş bir de yine turkuaza boyatmış. Vallahi farkederim, istemem bir de. Doğal kızılsa ve bir de dalgalıysa saçlar, olduğum yere yığılır kalırım. Saçın biçimi önemli değil. Uzun olacak biraz; öyle oğlan çocuğu gibi olmayacak. En azından omuzların üstünden dökülmeli. Sonra gözler. Renkli göz sevmem; eğer Sibirya kurdu gibi masmavi değilse. Tercihim kopkoyu kahverengi benim. Ayrıca pörtlek (evet, pörtlek) gözlü kızların daha çekici olduğuna dair bir savım var onu da belirtmeden geçemeyeceğim. Buruna gelelim. Sivri olacak bir kere. Dik açılı olacak, oval hatları olmayacak profilden bakıldığında. Ucu karşıdan bakıldığında geniş olmayacak. Dudaklar dolgun olacak. Angelina Jolie kadar olmayacak tabi; çünkü ağız küçük olmalı. Dudakların dolgunluğu da dışa doğru olursa, çok güzel olur. Ayrıca gülümsediğinde dudakları biraz daha gerilirse yırtılılacakmış gibi olsun. Çene sivri olsun. Yüz çok hafif dolgun olmalı, elmacıklar da ağızların kulaklara vardığı bir tebessüm durumunda top top fırlamalı yanaklardan. Ve sonunda benim için iki olmazsa olmaz:

1: Burun – ağız kombinasyonu; şöyle ki, konuşurken burnu hareket edecek. Dikkatli bakıldığında inanılmaz sevimli ve çekici bir durum. Konuşurken burnu oynayan kızları sabahlara kadar dinleyebilirim. Ya da dinlemem. Ama izlerim.

2:Yüzünde bir ya da birkaç kusur olacak; şöyle ki, bir gözü olmasın veya irin dolu sivilceleri olsun demiyorum tabii ki. Mesela; çil en tatlı kusurdur benim için. Belli belirsiz olması daha da iyi olur. Ya da yine belli belirsiz bir yara izi. Kusur dişiyi sevimlileştirir, akılda kalıcı yapar. Sakın gamze demeyin; gamze bir kusur değildir, yüzdeki tüm kusurları kapatır ve farkedilemez hale getirir. Gamzeden nefret ederim o yüzden.

Baş ve kalça arasında kalan kısımda benim için çok can alıcı bir unsur yok maalesef. Göğüs ve bel çok da umurumda olmayan bölgeleridir vücudun. Büyük göğüs güzel kızlara (benim için güzel kızlara; yani yüzü güzel olanlara) yakışmaz, dikkati kendine toplar. O yüzden göğüs olmasa bile olur. Göbek ise iğrenç derecede salık ve korkunç derecede büyük olmadıktan sonra herhangi bir problem teşkil etmemelidir. Bel ise kalça genişliğine kadar kabul edilebilir bir şeydir benim için. Odun tabir edilen kalça bel eşitliği durumu aslında o kadar da odun değildir bana göre.

Kalça yanlara doğru çok fazla çıkmamalı. Eğer böyle tipik Anadolu kalçası sahibiyse bir kız, mümkün olduğunca fit bir vücudu olursa ancak o zaman kapatabilir bu durumu. Kalça, geriye doğru çıkık olmalı. Alt baldırlar ince, üst baldırlar ise dizlerin arka kısmından kalçaya kadar gittikçe kalınlaşacak şekilde yol alıyorsa, bu dehşet birşeydir; candır. Bizim “Latin” tabir ettiğimiz, Latinlerin de “Culo” tabir ettikleri bu biçim, aralarında tercihen bir fark görmediğim bembeyaz tenli bayanlarda da kopkoyu tenli bayanlarda da gayet hoş durur. Eğer dişil kişinin böyle bir özelliği yoksa, esmer tenli olmasına da gerek yoktur. Geri kalan her şekilde beyaz ten çok daha başarılıdır. Bayan denilen olgu kesinlikle ve kesinlikle dolgun, balık etli olmalıdır. Sopa gibi olmaması herkesin yararına olacaktır mutlaka.

Son olarak eski yazıtlarda makul bir erkeğin vücut ölçüleri nasıl verilmiş ona bir bakalım:

“Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.”

Evet sevgili insan yavruları; hepinize saygılar sunuyorum. İyi geceler.

 

>Kişiliksiz Kış, İşgüzar İlkbahar, Yalancı Yaz

>
Halbuki ne kadar harbi bi mevsim sonbahar. Hava hep kapalı, sürekli bir nem, yağmur dalga geçer gibi gelmiyor; günlerce yağıyor. Çok delikanlıca, içten pazarlığı olmayan bir mevsim. Yağacam diyor, yağıyor işte. Kış gibi değil. Kış, ergenlik çağındaki kız gibi; sürekli hava kararmadan önce geldiği aile ortamında hanım hanımcık; arada bir arkadaşlarıyla dışarı çıktığında ise şiddet nöbetleri yaşayan bi canavar. Hava sakin sakin giderken bir gün bir anda tipi bir başlıyor, üzerinizde ne olduğunu umursamadan; sığınacak bir delik bulana kadar kesilip güneş açıyor. “Tamam” diyorsunuz, geçti artık diye yola bir çıktınız, 10 dk. sonra bir daha… Kış günü gökyüzüne bakıp kendinizce tahminde bulunarak dışarı çıkmışsınız ama aynı bir at şeysi gibi; ıslanmayayım diye aldığınız yağmurluk bütün soğuğu içine çekiyor, şemsiyeniz yukarıdan aşağıya doğru yağan yağmur için yapıldığından bir sağdan sola, bir aşağıdan yukarıya yağan karda elinizde kelebek gibi kalıyor falan. Botlar su almış, gözler açılmaz, kocaman kocaman kar taneleri çat çut tokatlıyor suratı, gözler kapalı gitmeye çalışırız eve, yüzümüzde embesil bir ifadeyle, çaresiz. Ya da geçen günkü gibi tam tersi olabilir. Arkadaşımla çıktım yola, istikamet Maslak. Evden çıkarken havaya bir baktım, sanki hesap günü gelmiş anasını satayım. Kapkaranlık. Bir de tipi var. Öküz gibi, kepenek gibi bir ceket aldım, atkı, bir de şapka. Çıktık işte. E daha 20 km gitmeden güneş bir açtı, az önce canımızı yakmak istiyormuşçasına yağan karlar şimdi yağ gibi eriyor. Bir üşü, bir terle, bir soğuk al, bir terini soğut derken gribin nezlenin üstünden üç adım atlayıp zatürree oldum neredeyse. 3 gün yatak.

Sonbaharda hayatımın en sevdiğim aktivitesini neredeyse her gün yapma imkanı bulurum: Yağmur izlemek. Aslında sokaktan geçen arabaları saymaktan bi farkı yok. Hatta daha aptalca, öylece izliyorum ama dayanamıyorum ne yapayım? İzlerken kaptırıyorsun böyle aklına geliyor birşeyler, hayaller kuruyorsun. Doğru ya, aslında yağmur yağar filmin en hüzünlü sahnesinde, adam “HAYIIIIIIIIIIIIIIRRRRR!!!” diye bağırır bir şimşek çakar falan sonra yağmur; üzülmemiz gereken sahne. Hayır aslında; yağmur hiç de hüzünlü birşey değil. Yağmur, yaşadığınız duyguyu daha da coşkuyla yaşamanızı sağlayan bir katalizör. Hüzün, sevinç, özlem vs vs o sizin o anda ne tür birşey düşündüğünüze bağlı. Elbette ben de en çok hüzün kısmına denk geldim yağmurun, ama yağmur insanın enerjisini, hareketliliğini, yaşama sevincini alır diye bir şey yok. Ben hep kıpır kıpır olurum yağmurda. Topluca çıkardığı o “haşşşşşşşşşşşşşşş” sesi, bir de sokakta demir – metal çöp kutusu falan varsa o “tangır tungur” sesler çıkarır; tam yatağa yatıp uyuma ortamı. Ama uyuyamam, o yağmur üstüme üstüme yağıyormuş, sanki ben ıslanıyormuşum gibi gelir. Yatakta keyifle dönerim, kedinin yumağıyla oynadığı gibi yorganla oynayarak. Arada bir dışarı çıkarım ıslanmak için. Sonbahara özel, bakkala bile gitsem şıkır şıkır olurum. Baştan aşağı bir moda ikonu. Çevredeki herkes öyle zaten. Yarım kilo jöle basılmış emo saçlar yok bir kere, üzerinde abuk sabuk mottolar yazan adi tişörtler yok, çakma converse yok, orijinali de yok zaten. Sözbirliği yapmış gibi herkesin üzerinde siyah-gri-beyaz uyumu. Güzel göbekler kapalı olduğu için pek çok adam şikayetçi; ben ise iyi tarafından bakıyorum, obez göbekler göz midemizi bulandıramıyor bu mevsimde. Neyse efendim; dizlere kadar siyah pardösü (çok kaba lan, kesin Fransızca ama Türkçesi nie bu kadar kaba?), altına siyah bot veya ayakkabı, gri pantolon, aynı renk atkı ve semşiye – fötr şapka. Fötr şapka tabi Gebze’de olmuyor, insanlar daha önce hiç şapka görmemiş gibi bakıyor, niye bilmiyorum. Kılık kıyafet kanunundan muaf, cehaletinden cezai ehliyetsiz memleketim…

Çocukluğumdan beri, hatta eşşek kadar adam oldum ama hala birşeylerin olması için dua ettikten sonra derim ki “Allah’ım eğer duamı kabul ettiysen bu gece yağmur yağsın”. Rüyalarımda hep yağmur görürüm; bazen bahçedeki çiçeklerin on dakikada büyümesini sağlar, bazen de iki dakikada sel olur alır beni götürür falan. Eğer çok çok yorgunsam ve keyifli bir uyku istiyorsam yine dua ederim “Allah’ım n’olur yağmur yağsın”. Sonra aklıma hep kaldırımlarda uyuyan insanlar, bahçedeki yavru kediler, köylerde yamaçlardaki evler. Sonra da derim ki “Allah’ım, eğer insanlara hayvanlara kötü şeyler olacaksa yağmasın. Hepsi güvendeyse yağsın.” Zaten heralde bir milyon kez dua etmişimdir. Birkaç tanesi kabul oldu. Şikayetçi değilim bu durumdan da, her yağmur yağsın istediğimde yağsaydı yağmurun bir anlamı kalmazdı benim için. Hem yağınca da şöyle rahatlıyor insan; “Demek ki herkes güvende!” Çeyrek asır yaşında biri de olsam; yani eşşek kadar adam da olsam, benim bir Tanrı’nın varlığıyla ilgili kanıtım budur. Yağmur istiyorum ama insanlar zarar görecekse yağmasın. Yağmasa da Tanrı var, yağsa da. Rahatlatıyor insanı, heh heh…

Son olarak; yazdan tiksinmemin nedeni; yalancı olması. Aynı yılbaşı gibi; 10dan geriye doğru kıçını yırta yırta say, eee? Herşey aynı. İşsizsen yine işsizsin, işin varsa yarın yine işe gideceksin! İşte yaz da öyle. Sanki herşey bir anda çok güzel olmuş, yüzlerce kız üzerime hücum edecekmiş, köşeyi dönünce çanta dolusu para bulacakmışım gibi bakan pırıl pırıl güneş tepede duruyor. Her an hayatının en mutlu anını yaşayabilecekmişsin gibi bakıyor sana yukarıdan ama bir b.k olduğu yok. Sonbahar – kış öyle değil işte. Hayat günlük güneşlik değil kardeş; yağmurlu, fırtınalı. Yazın oturduğu yerde terleyen obezlerin kokularıyla, sabahtan akşama kadar çalışmaktan imanı gevreyen amelelerin kokusu karışır birbirine. Kış mevsimi ise ayırır ikisini; kış soğuğunda terleyenler, sadece emeğinin karşılığını almak için canla başla çalışanlardır. Yazın aldığınız ter kokusu boşvermişliğin, miskinliğin kokusudur. Kışın kokusu ise emeğin! Yaz kapitalisttir, sömürgecidir; kış sosyalist! Heyt koçuma benim be!