RSS

Kategori arşivi: ilgi

>Fortress Of Solitude – III

>
Bayağı uzun zaman oldu yazmayalı. Hiç umurumda bile olmadı yazmak bu arada; normalde içim içimi yerdi “Ulan yazayım da rahatlayayım bir-iki gün” diye. Sonra bu başlığa geri dönmek gerekti bugün. Tanımlar beynimi s.kiyormuş 10 gündür; beyni yazma moduna alınca farkına vardım. Yazmak bir yük gibi geldi bugün.

İnsanın algısı, durumları genellemeye çok meyilli. Yani işler iyi gitmeye başladığı anda sanki hiç kötü olmayacakmış gibi sürekli aynı şekilde devan edecekmişçesine tavır takınıyor insan. Alışkanlık haline geliyor mutluluk, büyüyor; 1 gramlık sevinç 100 kiloluk güldürüyor yüzü. Sonra işte illa ki bozuluyor alışılan düzen; kötü düzen bozulduğunda koymuyor o kadar çok ama iyi şeylerin sekteye uğraması her şeyi berbat ediyor. “Papaz her gün pilav yemez” demek yerine “Yine mi?” diyor insan; iyi anları bir anda geçmiş olarak addediyor ve “Bari bugün pilav yeseydi papaz” oluyor ister istemez. Doğru mu bu?

Tanım 1: Konuşacak pek çok kişi olduğu halde konuşmamayı tercih etmektir yalnızlık. Bu tercih bir zorlamadır; bazen de değildir. Bir alışkanlıktır belki, ya da tercih edilen mutlu olma yoludur. Kişinin kendisi bile karar veremez buna.

Tanım 2: Yalnızlık, boşa konuşmaktır. Yapmaya çalışıp yapamamak, yapmak isteyip imkan bulamamaktır. 10 verip 1 isteyip 0 almaktır. Hep vermek istemektir, karşılıklılığa kafayı takmaktır.

Tanım 3: Oyalanacak bir şeyler aratır; her birinin ömrü en fazla 5 dakikadır. İnsan bedeninin tam ortasında kocaman kurşundan bir kütledir; midenin üzerine abanır. Rahatsız bir kıpırtı oluşur göğüste. Kurduğu hayallerin içinden çıkmaya çalışır kişi, kabullenilmesi gereken gerçekleri koymak için onların yerine; çalıştıkça yerini kabuslar alır. Kabuslar ise daha kötü yapar ruh halini; daha da çırpınmaya başlarsınız ama mazoşist bir güdüyle boğarsınız kendinizi o kabusların içinde.

Tanım 4: Acıkmak, ama hiçbir şey yiyememektir. Mutfağa yerleşip şaheserler yaratmak, yemek piştiğinde masaya iki tabak koymaktır; birinin boş kalacağını bile bile. Tek başına yiyemektir. Ziyan etmektir yemeği; deli olmaktır israfa.

Tanım 5: Kendi kendine konuşmaktır aynada; Sims karakterine “Charisma” kasar gibi. Bir kez bile yaptığından utanıp “Ulan ne yapıyorum ben, nedir bu rezillik?” dememektir. Güzel anları hatırladıkça daralmak, ilerideki kötü olasılıklara kendini hazırlamak adına olumsuz düşünmektir.

Tanım 6: Blog yazmaktır.

Bu kadar.

Reklamlar
 

>Çok Farklı Mağlubiyet

>Taktik belliydi. Rakibi, kendi zayıf görünen oyun anlayışı içinde kündeye getirip kontra ataklarla gol arayacaktı. Oyuncularına son taktikleri verdi; kendi yarı sahasında top çevirecek, başarılı veya başarısız uzun toplarla çıkmaya çalışır görünüp takımın büyük kısmını geride tutacaktı. İlerideki birkaç kişiyle rakip defansı meşgul edecek, rakibin atak üstüne atak geliştirdiği anlarda uzun forvetini orta sahaya çekip kısa ve hızlı kanat oyuncularıyla gol arayacaktı. Kendinden çok emindi; rakibi çok iyi tanımasa da eski günlerinde olmadığını biliyordu. Çocuk oyuncağı olacak, istediğini alacaktı.

Takım sahaya çıktığında herkes gibi o da heyecanlıydı, uzun zaman olmuştu. Tüm seyircilerin heyecanlı ve çekişmeli olmasını beklediği bu maçı kafasında bitirmişti; çok kolay olacaktı. Takımının kullandığı santrayla birlikte top uzunca bir süre boyunca kendi takımının oyuncularının ayaklarında dolandı. Arada gerideki oyuncuları uzun toplar atıyor, rakip defanstan dönen toplar bilmem kaç pas boyunca yine kendi takımında kalıyordu. Takım top çevirerek neredeyse hiç yorulmamış, rakip ise sonuç vermeyen presin etkisiyle neredeyse bitmişti ilk yarının sonlarına doğru yaklaşılırken.

Dakikalar 35’i gösteriyordu; rakibin olgun ataklarından ilki kaleye yaklaşmıştı ama pek sonuç verecek gibi gözükmüyordu. Atılan ilk şut, kaleci için kolay olmasına rağmen garantici davranışı nedeniyle korner oldu. Rakip kanat oyuncusu korner için kenara gittiğinde kendi kanat oyuncularını da ileri yolladı. Kavisli vuruş kalecinin yumruğuyla havada süzülürken hızla ileri atıldı sağ açık, sol açık ise kafasıyla uzunca bir pas çıkardı takım arkadaşına. Son adamı geçmekte zorlanmayan sağ açık oyuncusu, kalecinin de yanından topu ağlara gönderdi; ilk yarının skoru 1-0 olarak tescil edildi.

Soyunma odasına giderken o kadar mutluydu ki, sanki ilk yarı değil maç bitmişti. Bu skor geri döndürülemezdi. Muhteşem bir savunma taktiği vardı; tüm takım savunma yapacak, bekler uzun top oynayıp açıkları besleyecek; ilerideki tek forvet de kalaye sırtı dönük olarak topu açık oyunculara paslayacaktı. Farkın açılması işten bile değildi. Rakibi ambale etmek için de oyuncu değişikliği stratejisini belirlemişti: savunmadan bir oyuncu çıkaracak ve bir kanat oyuncusu daha alacaktı oyuna. Rakibin anlayamayacağı bir taktikti bu. İlerideki tek uzun hücumcu, kendi kalecisinin attığı uzun topları arkadaşlarına indirecek karşı yarı sahadaki bir libero görevinde oynayacaktı. Üçlenen defans, kalabalıklaşan orta sahanın arkasında neredeyse tamamen işsiz kalacak, iki açık oyuncusuna artı olarak alınan üçüncü açık oyuncu orta sahanın ortasında görevlendirilip, pivot forvetin ortaya indirdiği topları alıp ileri taşıyacaktı. Böylece sağ ve soldan içeri çapraz koşular yapan kanat oyuncuları, uzun forvetin peşinde sürüklediği defans oyuncularından kurtulup boşta kalacak, fark daha da açılacaktı.

İkinci yarı rakibin santrasıyla başladı. Rakibin kendi yarı sahasında top çevirdiği ilk beş dakikaya kimse anlam veremedi. Daha sonra orta sahadan bir oyuncu çıkarıp aldığı kısa santrforla forveti ikileyince bizimkinin yüzünde gülücükler açtı. Rakip beklenen hamleyi yapmıştı. Artık gerisi kanat oyuncularının bitiriciliğiyle ilgiliydi.

Bir yanlışlık vardı işte. Kısa forvet oyuncusu ileride oynuyor olmasına rağmen topa dokunmuyordu. 3lü ve ağır defansın arasında oradan oraya koşturarak herkesi peşinden sürüklüyor; yetenekli ama Allah’tan ağır uzun forvet ise pozisyonları zamanında değerlendiremiyordu. Bizimkisi havalara girdi; yorulan beklerden birini çıkarıp yerine yedeğini aldı. Bu değişiklik bir zaruretten çok bir kendine güven gösterisiydi. Taktik saat gibi işliyor, rakip de engel olamıyordu. 70 dakika geride kalmıştı.

Dakikalar 72yi gösterirken rakip klasik bir hamle yaptı; defansın göbeğinden bir adam alıp yerine orta saha oyuncusu aldı. Çok da dikkate alınacak bir hamle değildi. Lakin baskı artmış, oyuncular da rehavete kapıldığından kalede çok fazla pozisyon verilmeye başlanmıştı. 75’te olan oldu, rakip kullandığı korner atışında golle tanıştı, beraberlik geldi. Bizimkinin içindeki özgüvenin yerini bir anda telaş aldı; kafasında emin olduğu işe yarar bir sürü taktik vardı ama hangisini seçeceğini bilemiyordu. Bir anda değişti tüm işler. Rakip forvet o kadar emindi ki galibiyetten, topu kaleden çıkarıp santraya kadar götürdü, üşenmedi.

Hakem maçı tekrar başlattı. Takım kendinde değildi, başıboş hale gelmişti bir anda. Rakibin savunmada verdiği açıkları değerlendiremiyor, tamamen rakibin kontolünde ilerleyen satranç gibi bir hale gelen oyunda figüranlıktan öteye gidemiyordu. Rakip açık veriyor gibi gibi görünse de bizimkinin verdiği anlık ve yanlış kararları değerlendirip iyiden iyiye baskı kuruyordu. İkinci gol gecikmedi böylece. Henüz birkaç dakika geçmişti ki rakip elini kolunu sallayarak ceza sahasına girdi ve ikinci golü buldu. Dağılmıştı ev sahibi. Hoca suçu kendinde bulamıyordu; taktiği yıkılmazdı, lakin rakip yenilmez bir rakipti. Yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Farkın açılmasını önlemek için hücum oyuncusunu çıkarıp bir defans aldı. Yine de kontrol artık gitmişti bir kere. Doksan dakika dolana kadar ardı ardına geldi goller. En son tabelaya baktığında fark utanılacak boyuttaydı. Son düdük çalıp her şey bittiğinde hala eli ayağı titriyordu.

Basın mensupları dizilmişti, ilk önce ev sahibine yöneltiler soruları. Ev sahibi takımın hocasının yüzünde donuk, emin bir ifade vardı:

-“Kazanacağımızdan emindik. Zor gibi görünse de aslında oyun hep kontrolümüz altındaydı. Önümüzde daha önemli bir maç var, şu andan itibaren onu düşünüyoruz.”

Sıra bizimkine geldi. Basın mensuplarının bir kısmı salonu terketmişti bile. Bizimki ise sorulabilecek soruları düşünüyor, ne cevap vereceğini planlamaya çalışıyordu. Rakibi büyütse, kendini küçültmüş olacaktı. Bıkmıştı artık bu küçük görünen ama büyük gelen rakiplere farklı kaybedilen maçlardan. Kabul etmesi gereken ama edemediği gerçek şuydu; bu ligde işi yoktu. Farklı bir ligde daha mutlu, daha başarılı olabilirdi ama olma kistediği lig de buydu. Soru sormak için kalkan ellere boş boş bakıyor, kendisini ezen rakibe karşı söyleyecek mantıklı bir iki iğneleyici söz arıyordu ama nafile. Ve gelen ilk soru, en korktuğu soru oldu:

-“Sizce de pes etmenin vakti gelmedi mi?”

erkek olsaydın, ne demek istediğimi anlardın.

 

>Fortress Of Solitude – II

>SoloCharla * * aklıma soktu, bahset demişti geçenlerde. Konusu bir başkasıyla da açılınca dayanamadım. Ya ne kadar çok şey söylenebiliyor konu hakkında, şaşırıyorum. Her gün daha değişik bir hali canlanıyor gözümün önünde. Bu değişik bir şey, bir anda büyüyüp bir anda küçülüyor, atıyor böyle baş zonklaması gibi. Küt diye vuruyor beyninin ta ortasındaki damara, sonra sakinliyor.

Sevgili Solo, yalnızlık demenin öyle “Aman evde kimse yok, ışığı kapatmaya korkuyorum” gibi bir konu olmadığını söylemiştim. Belki de öyledir, belki de çok ukalayımdır bilemem. Bana göre öyle değil. Mesela şu an evde her derdime derman olabilecek türde 3 kişi var. Ama hiç de öyle sosyal bir ortam olduğunu söyleyemeyeceğim. Yalnızlık alışkanlık yapan bir şey. Benim, senin ve bize benzeyenlerin kanına karıştıktan sonra artık bir daha eskisi gibi olamayacağımız bir bileşen. Aynı yerde yarım saatten fazla kalamamak, delicesine görmek istediğin kişiyi 15 dakika gördükten sonra ekmek için binlerce bahane aramak veya sadece yalnız kalabilmek adına insanları kırmak; ardından da ışığı ve perdeleri kapatıp, odanın en kuytu yerine oturup ne kadar da yalnız olduğunu düşünmek; bu yalnızlık. Yalnızlığa mahkum olmak, yenilmek, kendini kaptırmak.

Bir hastalık olarak kapılan bu yalnızlık aslında bir virüs. Daha önce güven, ilgi, takdir alanlarının tamamında tadılan başarısızlık ve ortaya çıkan sonucun utanç olarak değerlendirilmesi. Yalnızlık, kendine güvensizlikten doğar. Bu yanlış değil, bunun aksini kesinlikle kanıtlayamazsın veya başka bir şey olduğunu iddia edemezsin. Bu tür bir yalnızlık eğer bünyede mevcutsa, insanın kendisini zorla inandırdığı ve başkalarını da inandırmaya çalıştığı bir özgüven tiyatrosuna dönüşürüyor. Bu oyunda iki tarafı birden inandıramıyorsunuz, ve bu oyunu oynamaya mecbur hissediyor insan. Bunda da başarısız olunur ve pes edilirse; oyun oynamayı bırakırsa kişi, bunun yerine neyi koyacağını bilemiyor çünkü. Unutuluyor bir yerden sonra insanı yalnızlığa iten neden; kişi kendisini bu yalnızlığa iten kişilerden biri hariç diğerlerini unutuyor. Takıntı haline getiriyor o seçtiği kişiyi; hastalığın en çekilmez yanı da bu oluyor. Bir yandan nefret duyup tüm suçları ona yüklerken, diğer yandan da onun da haklı olabileceği düşüncesine kapılıyor zayıf anlarında. Şunu da tekrar ediyor sık sık, kendini iyice kötü hissetmek için: “Ben bu kadar düşünüp konuşurken, o ne yapıyor farkında mısın?” Yalnızlık virüsü varsa insanda, sürekli içinde bulunduğu olumsuz ruh halini daha da olumsuz hale getirecek hareketlerde bulunuyor.

Bir diğer saçma yanı bu yalnızlığın, insanı güçlendirdiği düşüncesi. Bir yerde güçlendirir; tek insanın tek başına yapması gereken şeyleri yapmak konusunda tecrübe edindirir. Yargılanmama ve rahatsız edilmeme gibi artıları vardır ama yalnızlığın tek bir yan etkisiz faydası varsa, o da insanı sosyal olacağı ana hazırlaması; daha dolu, verimli, istediğini alabilecek hale getirmesidir. Yalnızlığın eksileri ise saymakla bitmeyeceği gibi, en önemlileri içine kapanma, agresifleşme ve saklanmadır. Bu üçünün içinde de saklanmak en ciddi sorundur; insanın kendisini yalnızlaştırmasının nedeni değersiz görüldüğü hissidir her zaman. Temeline inildiğinde çıkan şey mutlaka budur. Herkese karşı ayrı ayrı olumsuz düşünceler üretmeye mecbur bırakır insanı. Güvensizliğin ortaya çıktığı nokta da burası. Güven algısını yıkan kişiye duyduğu öfke, karşısına çıkan en ilgili kişinin ilgisini suistimal etme ihtiyacı hissettirir kişiye. Yorar, bezdirir, yıpratır iki kişiyi de. Hele ki ilgiyi gösteren kişi, daha önce o güveni paramparça eden kişi ise (ki bu şans insanın milyonda bir eline geçer); ne kadar iyi niyetli olmaya çabalanırsa çabalansın, bilinç altının kontrol ettiği bir intikam operasyonuna döner ilişki. Yine de insanın ruhunu temizlemez; intikam alan kişi, başkasının kendisine yaptığında hoşlanmadığı bir şeyi yapmıştır, kendi kurallarını çiğnemiştir ve eskisi gibi olamaz kendi gözünde. Bu yüzden sana tavsiyem Solo; intikam alacak şansı bulduğunda onu görmezden gelmen olacaktır.


A: Yalnızlık iyidir
:

Kafa şişmez. Hayalkırıklığı olmaz. İnatla ilgi çekmek isteyenleri görmezden gelmek, gururlarıyla oynamak; ego için besleyiciliği en yüksek yiyecektir. Kendi kişiliğini oluşturmuş, kendine has özellikleri olan bir insan gibi hissettirir. Kişi kendi özelliklerinin farkına varır. İlginin karşılığını vermek zayıflıktır; piç olmak, yıkan olmak, besin zincirinin en tepesinde tek başına durmak; ulaşılmaz olmak ve en değerli av olmak hissini verir.

B: Yalnızlık kötüdür:

Çünkü yalnız kalmak aslında sadece bir ihtiyaçtır; sosyal olmak ise bir ihtiyaç değil bir zorunluluktur. Yalnız birey güçlü birey falan değildir; yalnız birey kendini güçlü olduğuna inandıran bireydir. Yalnızım diye ağlamaz, şikayet etmez. Yalnız kişiden farklı olarak yalnız olmayan kişi; topluluk içerisinde (ki bu topluluk iki kişiden de oluşuyor olabilir) ne gibi özelliklerini ortaya çıkarabileceğinin farkına varmış olan kişidir; yalnız olan kişi bu özelliklerini asla öğrenemez. Yalnızın yanılgısı da burada ortaya çıkar; yalnızlık değil, yalnızlığa engel olmaktır insanı hayal kırıklığından uzak tutan. Yalnız kişinin gözleri, kendi kafasına sabitlediği gözlükleri çıkarmadan ilgiyi, sevgiyi göremez. Yalnız kişiye de bunları göstermeye çalışan çok fazla kişi çıkmayacaktır. Bu gözlükleri çıkarmak çok zor; Tom Creo olursun; Izzy senin çabanın değerini anlamaz, gereksiz bulur. “Don’t worry…everything is alright…” dediğinde sen başka yerdesindir, o başka yerde. Binbaşı Tom olursun; başkalarına fayda sağlamak için kendini harcarsın. Ve tüm bunları beceremediğini düşündüğün anda seni saçma sapan işler yapmaya sürükler yalnızlık. Aman.

O kadar öznel yazdım ki; ben bile ne demek istediğimi anlayamadım Solo. Yine aynı şekilde öznel belirtecek olursam, yalnızlık; Akon‘dan, Nana‘dan nasihat alınacak kadar sulu, yavşak bir konu değildir. Yalnızlık; Space Oddity‘dir, Go‘dur. Joe Satriani‘den, Chris Rea‘dan, Chris Cornell‘dan dinlenir. Sen de bir şeyler yaz madem; karpuz kabukları hakkında. Bu da benim siparişim olsun.

 

>Kıl Topağı Kusan Kız

>Sabahtan akşama kadar oradan oraya koşturup çiçeklerin belini kıran, kelebeklere pusu kuran ama kendini 2 dakika sevdirtmeyen kediyi iki büklüm hale gelmiş acı acı böğürürken yakaladım vaşak gibi uçarak geldiği balkonun köşesinde. Evet, bu da onun laneti; ne kadar aklı fikri küçük çaplı terörler yaratmak, beni delirtmek olan ve kendi de dahil hiçbir şeyi önemsemez görünüp okşanmaya hiç ihtiyacı yokmuş gibi davranan canavarı en savunmasız anında yakaladım: Topak kusarken. Günün manyaklıktan arta kalan zamanlarında kendini temizleyişinin (yalanarak) yan etkisi bu. Kaderi yani, yapacak bir şey yok. Sonra düşündüm: Ne farkı var?

Kedisi olanlar bilir; kedinin ne bok yiyeceği belli olmaz. Paçalarınıza dolanır traş makinesi sesleri çıkararak, sevgi istediğini düşünürsünüz, “pıhhhhhhh!” diye tırmalayıverir. Miyav miyav miyav beyninizi s.ker, aç diye önüne ciğeri koyarsınız; koklar koklar sonra s.ktir olup gider. Sonra ilgiye ihtiyaç duyar, sevip gıdıklarsınız, doyduğunda elinizi kolunuzu ısırıp tırmık içinde bırakır. Siz bir kedi sevme ihtiyacı hissettiğinizde (ki bu gerçekten bir ihtiyaçtır, yalan değil; inanılmaz şekilde stres alır) hiç s.kinde bile olmaz, yaklaşmaz yanınıza. Tamamen bencilliğin vücut bulmuş halidir bir kedi. İlgi odağıdır, ihtiyaç haline getirilmiştir; bundan dolayı kontrol ondadır. Boşveremezsiniz onu; büyüklük sizdedir veya seviyorsunuzdur ve bu pislik onun farkındadır. Beddua edemez, zarar görsün istemezsiniz; çünkü onun zaten bir derdi vardır sürekli karşılaştığı: Kıl topağı kusmak. İşte bu beyaz bayrağını göndere çektiği anda yaklaşabildim ancak yanına. Yine de güvenli değildi; pıhladı, huysuzlandı ama ilgiye, sevgiye en çok ihtiyacı olduğu andı o an. Elimi alnının üzerine koydum mıncıkladım biraz oradaki tüylerini, bu itti biraz istemiyormuş gibi. Sonra rahatladı, çünkü faydasını gördü çakal. Bir işkence olmaktan çıkıp huzur anına dönüştü kadir kıymet bilmez uyuz mahluk için bu kusma anı.

O da iki büklüm olur her ay belli dönemlerde, sinirden köpürür, zaten çok da sahip olmadığı anlayışlılık iyice edepsiz bir anlamayışa dönüşür. Numaradan da olsa kendi kendine yetermiş gibi davranışları, kendini yalnızlaştırmaya ve acısını tek başına yaşamaya iter; kendine yetebileceği ilüzyonuna iyice inanır o gerginlikle: Hiçbir insanın kendi kendine yetemeyeceğini o dönemde hiç anlatamazsınız. Varoluşuna lanetler okuyarak ve bu lanetlerden size de pay vererek kendi topağını kusar kız. O belki kabullenememiştir bu durumu, siz kabullendirmeye çalışırsınız ama anlayışsızlıkla, yer yer öküzlük veya hödüklükle suçlanırsınız. Solan benzi, şişen bedeni ve gerginliğini dalgaya alırsınız alışsın artık değiştiremeyeceği bu olguya diye ama o bunu tam tersi bir şekilde saldırganlık, bir aşağılama, seksist bir tavır olarak alır her zaman. Anlamaz.

Yanında olmak ister adam, kız kıl topağı kusarken; kızın bilmediği veya tatmadığı huzuru verebilmek ister ona. Ayağının altına sıcak su torbası koymak veya ağrı kesicilere abanmak yerine; nazik bir sarılmanın ve ağrısından iki büklüm olduğu karnının üzerine koyulmuş bir elin acısının dörtte üçünü dindireceğini, kalan dörtte birinin de karşılıksız bir ilgi görüyor olmanın verdiği huzurla geçeceğini ve acısını dindirmek için uzatılan bir eli kabul etmenin yenilmiş olmak ya da kozları erkeğin eline vermek olmadığını konuşarak anlatamazsınız ki. İşin kötü yanı, bunu hiç yaşamamış olan kız için ayın sadece birkaç gününde yaşanan gerginlik ve sinir; zamanla ayın, yılın, hayatın tamamına yayılır maalesef. Agresiflik bir yaşam biçimi haline gelir, kişilik olur, etrafındakileri kendinden kaçırır; artık herkes anlayışsızdır onun için. Kimsenin suçlu olmadığı bir nefret durumuyla yalnız başına kalır orta yerde. O yüzden, erkek adam pes etmez böyle kızlar için; etmemeli. Çünkü içine kapandıkça kız; etrafına gururlu, vakur, başı dik görünmeye çalıştıkça içindeki saklamaya çalıştığı pişmanlık ağlama nöbetlerine tutulmasına neden olur. Öyle nöbetler ki bunlar, ne nedeni bellidir nöbete tutulan için, ne de bu sıkıntıdan bir kurtulma yolu vardır.

Sevgi istemiyor olsa da sevin gitsin anasını satayım. İlgi istemiyorsa da gösterin ilginizi. Sevgiye en muhtaç olan kız, en az muhtaç görünen kızdır babacım. Artisttir, kırar geçirir, sizi umursamaz, varlığınıza önem bile vermez ama onun ihtiyacı olan zaten ilgi görmek istediğinde göreceğini, sevilmek istediğinde sevileceğini, karnının üzerinde bir el istediğinde bulacağını bilmektir. Karşılığını beklemeden bunları yapmak, erkek adamın şanındandır. Yapın aq.

Sonra kusması bitti bunun. Birkaç dakika daha alnını, gıdısını okşadım. Mırıl mırıl sesler çıkardı ama istifini bozmadı. Gözleri kaydı, uyuyacaktı tam, şeytan dürttü sanki; hart diye ısırdı elimi itoğluit, bir – iki de tırmıklayıp kaçtı gitti. Alışılmadık bir durum değil, normal. Hep böyle olur zaten. Bir daha ihtiyacı olduğunda yine yanına gidip aynısını yapmayacak mıyım? Erkek adamın şanındandır.

Edit: Heyecan yok, bu yazı kimse için yazılmamıştır. 7.11.2010