RSS

Kategori arşivi: kadıköy

>Cumartesi Şeyi

>
Niye farklı olsun ki bu cumartesi? Yani işte hava soğuk değil ya, biraz güneş falan var ya; şımardım demek ki. Saat 11 miydi neydi; sokakta bir kenara sırtımı dayamış sigara içiyordum. Adamın biri yolun ortasında küt diye yığıldı yere. Daha ne olduğunu anlayamadan bir de sağa sola dönmeye başladı olduğu yerde. Her ne kadar çaresiz görünse de adam, insan bir tırsıyor yani. Tanımadığım biriyle oturttuk yere, kalkmıyor çünkü. Su verdik, içmiyor. Yanımdaki gürbüz amca şişeyi adamın ağzına sokmasaydı bir yudum bile almayacaktı. Etrafta adamla ilgilenen başka insanlar olduğunu görünce çekildim ben de. Daha sonradan öğrendim; açlıktan bayılmış. 21. yüzyıl’dayız geyiği yapmak istemiyorum ama Somali mi lan burası? Koskoca adam; kapı gibi. Enine boyuna kalıplı. Üzerinde boyacı tulumu, tulumdaki boya lekeleri de hala ıslak. Yani çalışıyor, işi var. Peki niye açlıktan bayılıyor? Parasını yemeğe ayırmak istemediğinden olabilir gayet. Ülke nasıl da ferahladı lan son birkaç senede di mi?

İçimde burukluk olmasa bile bir şekilde buruluyor cumartesi günü insanın içi. Bu durumun kimin s.kinde olduğu ise benim için tam bir bilinmez. Neyse işte; bir İstanbul yolculuğu daha Şifa’dan başladı 500T sponsorluğunda, kulakta kulaklıklar. Bu hafta da kendimi shuffle’ın kollarına bıraktım; cumartesinin bana olan garezi mp3 çalara da yansımış; +1 vasıtayla Kadıköy sahile inene kadar çalan şarkılardan 2-3ü hariç hepsi Muse. Fabrikaların oradan geçerken çalan Micro Cuts zaten ağzıma s.çmıştı ki, Esenyol durağındaki ağlamaktan gözleri şişmiş kız telefonunu kapatıp dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya devam ettiği anda da Space Dementia’nın ortasına gelmiştim. Sahile geldiğimde Shrinking Universe ile birlikte bir Camel yaktım; sigara bittiğinde In Your World eşliğinde niçin, neden gibi sorular soruyordum öyle angut angut. Bir cumartesi akşamında bu saatte burada ne işim var gibi; yine de arkadaşlara ayıp olmasın. Ellerinden geleni yaptılar. Ozan, sana puanım 9 kanka.

Artık isyan edeceğim anda hep kendimi özel hissettiren anlamsız bir işaret beliriyor karşımda ve o işaret de cumartesi günleri Kadıköy-Taksim dolmuşları oluyor nedense. Hayatım boyunca hep gelmesi beklenen son kişi oldum bu dolmuşlarda. Kapısından içeri girdiğim gibi motor çalıştı, hareket ettik hep kendimi bildim bileli. Yine aynısı oldu; mp3 playerım da bir şaka yapıp Legend Of Steel çaldı bana. Yarı trafikli bir şekilde vardık Taksim’e. Dolmuştan indiğim anda bir afalladım; yağmuru severim bayılırım ama normalde hazırlarım kendimi yağmura; hiç beklemiyordum yeminle. Kafama indi indi de o yağmur, yanaklarımdan aktı böyle. Ağlıyor muşum gibi hayal ettim, hatta inandırdım kendimi aslında onların sadece yağmur olmadığına; gözyaşıyla karıştığını kabul ettirdim kendime kısa bir süre de olsa yanağımdan akan suların.

Cumartesi günü hüznünün nedenini tam olarak anlayamamakla beraber; bu hüznün bastırılamaz oluşu da içimi sıkıyor artık. Yine de içimdeki burukluğa bir tanım bulmak istersem, midemdeki ağırlığa bakarak hissettiğim burukluk “özlem”di ama neyin özlemi, kime özlem? Yani var bişeyler ama sanki böyle daha önce olmamış bişeyin özlemi gibi. Aman yaa, çok saçma. Kimin s.kinde ki?

Reklamlar
 

>Kıtalararası Yolculuk

>Benim bulunduğum yerde 500T ile mümkün. Şu “Avrupa’ya hoşgeldiniz” hıyarlığına uyuz oluyorum normalde ama bir haklılık payı var sanki. Bizim Asya’mızdan ne olacak Avrupa’mızdan ne olacak gerçi ama hakikaten farkediyor. Yine depresif bir haftasonu bekliyordum, birkaç saatliğine de olsa farklı olacağını düşündüm ama güne uyandığım anda anladım ki maç 90 dakikaymış, son düdük çalmadan kazandım dememek gerekirmiş.

Abi bir uyandım, karşı apartmanın camında bir kız. Ellerinde yastıklar falan; gökyüzüne bakıp birşeyler söylüyor. Bir sağa bir sola sallanıyor, kucağındaki yastıkları boğmaya çalışıyor falan. “N’apıyo bu manyak lan?” dedim uyku sersemliğiyle. E tabi insan sonra kötü hissediyor; amiyane bir tabir manyaklık, bu kız rahatsız. Yani belli ki bir ruhsal problemi falan var. Bir kere zaten sabah sabah onu görünce insanın asabı daha tamir olamadan bozulmuş oluyor. İlerleyen saatlerde kısa bir süreliğine de olsa insan kendi kendiyle başbaşa kalıp düşünüyor, sigara içiyor ve hop; hadi bakalım çıkar şimdi aklından çıkarabiliyorsan.

Kafayı dağıtmak için hadi sözlüğe gireyim bari dedim. Taa fiğ tarihinde yazdığım bir yazıyı biri favorilere eklemiş; yani hiçbir yüz güldüren olayın olmadığı bir günde bununla mutlu oluyor insan. Bir de nezaket boyutu var tabi işin; favorilere ekleyene mesaj atıp teşekkür edeceksin. O da tamam. Ekleyen de nazikmiş; “Ne demek, rica ederim” minvalinde bir cevap. Ha bişeyler daha söylemese ölür; “Ya i$te cnm erkeqler de güwenlmes. qız olmak qolay deyil, güwen arar bir qız.” gibi rerörerö yazmış bir şeyler. Tabi canım. Ben de senden farklı olarak eşşeğin zikini arıyorum zaten.

Toparlanıp dönüş yoluna koyulduğunda kulağa saplanmış mp3 çaların da etkisiyle hafif bir moral tazelenmesi oluyor. Ha Gebze’ye dönüyor olmanın mutluluğu değil bu; öyle bir mutluluk yok. Yolda olmanın güzelliği diyelim. Tanımadığım etmediğim insanların yanlarından geçerken selam vermeleri falan; muhit güzel muhit. Siz de bu kadar incelikten sonra kaldırıma çıkmaya çalışan tekerlekli sandalyeliye yardım etmeye falan çalışıyorsunuz, yol yayaya ait olmasına rağmen hört diye karşınıza çıkan taksiye yol veriyorsunuz; şoför de baş hareketiyle teşekkür ediyor falan. Öyle kaptırıyor ki insan kendini; elinizde sigarayla hedefe kilitlenmiş yürürken bir çocuk gördüğünüzde refleks olarak arkanıza saklıyorsunuz sigara tuttuğunuz elinizi, adam ediyor bu muhit insanı sanki. Normalde metroya gelene kadar buranın büyüsü ama metroda, hatta 4.Levent’te de değişen bir şey olmadı. Hala insanlar nazik falan. Gün ne güzel geçiyor!

500T’yi beklerken bir sigara yaktım. Her şey çok güzel gidiyordu tabi; 500T’nin tıka basa dolu olması kaçınılmazdı. E sigara bitmemiş ama, bir sonrakini bekledim. Ulan bu nasıl bi haftasonu; sabahki karşı pencere sendromundan sonra her şey güzel; akşam saat 5.30da 500T’de oturacak bir sürü yer var! 1 dakika önceki sardalya kutusu gibiydi anasını satayım! Oh oh pek güzel. Arka kapının hemen önündeki cam kenarı koltuk dolu. İlk seçeneğim o her zaman. Eğer orta boşluğun önündeki koltuklar da doluysa, ayakta gideceğim demektir; çünkü başka yere oturmam. Boştu, oturdum. Müzik de güzel kulağımdaki; yine ayaklarımı yere, ellerimi de nereye denk gelirse oraya vurarak ritm tutuyorum. Evet, itiraf ediyorum: 500t’de kulağında kulaklıkla her cumartesi ve pazar kıpır kıpır kıpraşan manyak benim. Elim dursa ayağım durmuyor. Hele ki ayaktayken daha fena. Boru dansı falan, mazallah. Ritim tutcam diye saçmalıyorum; farkında değilim çoğu zaman.

Köprüyü geçince ilk mevzuyla karşılaştık; fazla iyi gitmiştik. Kavacık’ta 5 dakika geçti; niye benden önce bindin kavgası, kadınlar arasında. Cinsiyetçi değilim; erkek de olabilirdi ama bu kadar uzun sürmezdi erkek olsa. Gergin gergin bakışlar, ayakta durmanın zorluğu ve ani frenlerin insanları soktuğu eblek durumlarla birleşince dışardan çok komik görünüyor. Kozyatağı’na gelindiğinde ben hala dizlerimde davul çalıyorum; yer versin diye tepeme kadar gelen kadınları görmezden geldim 5-10 dakika boyunca. Çok yorgunum bugün, hayatta yer vermem. Biraz dinlenelim da!

Saat 6 falandı; otobüste ayakta kimse yoktu. Bir tane boş yer bile vardı; benim yanım. G.tümün başımın ayrı oynadığını görünce insanlar genelde benim yanıma oturmaz; son çare benim yanım. İki tane yaşlı kadın bindi otobüse; ama nasıl kadın. Nereden baksan 65-70 yaşında varlar ama makyaj falan yapmışlar, şıkır şıkır giyinmişler, bir de bir gülerek eğlenerek giriyorlar ki yüzü gülüyor insanın. Sanki okuldan çıkmışlar eve gidiyorlar; sadece görüntüleri yaşlı. “Eh, bunlara yer verilir” dedim, kalktım verdim yerimi hiç de bakmadım arkasından otursunlar onlara veririm yerimi. Bişeyler söylediler herhalde teşekkür falan; başımla selamladım şimdi çıkarmayayım kulaklıkları dedim. Aradan bir – iki dakika geçti; bu kadınların etrafındaki koltuklarda oturan insanlar bir bana bakıyor, bir bu kadınlara. Görüntüden anladığım kadarıyla birbirlerinin kulağına bir şeyler fısıldıyorlar ama herhalde etraftaki herkes duyuyor. Çaktırmadan kapattım mp3 çaları. Bak şimdi nasıl yakaladım bunları:

-“Saçları dökülmüş ama!
-E ama pek kıpır kıpır, o kadar yoktur bu!”

Neyin geliyor olduğu aslında belli ama o kadar şekerler ki; dayanamadım:

-“Teyze bu kafa nereden baksan 7-8 yıldır böyle. Hayırdır?”

Allah’ım, vallahi bu yaşta da kanka olunabiliyormuş onu öğrendim. Yahu polis gibi işimi sordular, memleketimi sordular, ne okuduğumu sordular. Bir de ilginç olan; soruyu soracak olan diğerinin kulağına fısıldayıp danışıyor önce; ondan sonra soruyor. Sonra tabi bakla çıktı ağızdan:

-“Yahu benim bir torunum var bak gör bak dünya tatlısı; dur bak resmini göstereyim…”

Hadiii, ama şimdi bu kadarı da biraz garip geldi. Vallahi bir an otobüs ilk durduğunda inmek istedim, vazgeçtim sonra. İyiden iyiye rezilliğe dönüyor olay. Ne diyeyim ki? Yani, “Gözlerim bozuk gözlüğüm yok yanımda gösterme” demeyi bile düşündüm. Şimdi resmi gördük, tamam iyi güzel de bu nedir ya? Ne diyeyim?

-“Dur bak, bir telefonunu vereyim ah evladım bir görüş!”

Teyze kusura bakma ama “Yok ebesinin .mı” derler! Kartımı verdim. Artistlik yapıyorum, ne yapayım?

-“Ben şimdi kaydedemem o telefonu teyze, iş telefonu bu; tamam mı? Ben kartımı vereyim, o arasın. Mesai saatleri dışında arasın ama.”

!!! Ne yapayım?! En civcivli soruyu da sona sakladılar:

-“Oğlum kaç yaşındasın sen?”
-“Yirmiyedi yaşındayım.”
-“Haaa…” (yanındakinin kulağına) “Ufakmış.”

Abi nasıl kötü oldu düşünebiliyor musun? Bir koyverdi kendini etraftaki koltuklarda oturanlar… Rezil oldum rezil. Tam artık böyle kırmızının en koyu tonundayken:

-“Teyze yaşla ne alakası var bu işlerin; olursa olur olmazsa olmaz. Senin torun kaç yaşında?” dedim. Demez olaydım. Hiç de komik gelmedi çevreye, ben bir kahkaha dalgası daha bekliyordum. Kız 34 yaşındaymış. Yani bu konu hakkında daha fazla yorum yapmıyorum; kendimi bir otobüs dolusu insana rezil ettim zaten o yeter bana.

Kendimi Pendik’te zor attım 500T’den. Ve Asya’nın acı gerçeğiyle her hafta olduğu gibi bir kez daha karşılaştım: Gebze – Harem minibüsü. O kadar dolu, o kadar sıkışık ki, dışarıdan bakınca içerideki sıkışıklıktan dolayı arabanın kaportası esnemiş, daha bi yuvarlaklaşıp toparlak hale gelmiş gibi görünüyor. Araya bir yere sıkıştım artık, ne yapayım? Gebze’ye kadar süren yarım saat sürdüğünü düşündüğüm yolculuk boyunca onlarca insan inip onlarca insan bindi ama ben sürekli aralarına sıkışıp havada kaldığım o üç kişinin ceketine dayamak zorunda kaldım yüzümü. Hiçbir yere tutunmadığım halde düşmeme imkan yoktu; bir elimde mp3 çalar, diğer elimde telefon gayet de rahat gittim. Arada “LAHEOOWWW!!! LA ARHALARA DOĞRU İLERLEYİN LA!” diye hönküren şoförün telefondaki arkadaşına ilk önce “deeermişim!”, sonra da “diyosuunn?” dediğine şahit oldum. Yetmedi, bir de az kalsa kapıya sıkıştıracağı yolcudan “esküz mi, pardon” diye özür diledi.

Çarşı’ya gelip minibüsten dışarı pörtlediğim anda yerde yatan ölü kediden bir kedinin ne gibi iç organlara sahip olduğunu öğrendim. Günün en büyük şoku buydu herhalde; yani buralarda çok sık görülmeyen bir durum değil ama yemeğe yetişmeye çalışıyorum. Annem aradı, 2 dakika sonra evde olduğumu söylememe rağmen yine “Ha geldin mi yani? Yetişiyor musun yemeğe? İndin mi minibüsten?” deyince; “Evet” dedim, “Gebze’ye geldim.” Sonra yemek, sonra her zamanki gibi evden huzura doğru kaçış; Gebze’de neyin huzuruysa artık.

O değil de, kız aramasa bari.