RSS

Kategori arşivi: latte

>Lezzet Dudakları III – Gönül Kahvesi

>”Gönül Kahvesi ne aq lan?” dedim ilk gördüğümde. Kolpa geldi kulağıma (gözümle görmüştüm halbuki). Başta hiç oralı bile olmadım ama “Artık aklıma yazacak birşey gelmiyor, bari şurayı bir deneyeyim de ağzımın içine bakan milyonlarca insanı tecrübelerimle aydınlatayım” dedim. Gebze Center’ın içerisinde, hiç göze çarpmayan kıyıda köşede bir yer bir kere; spoiler vereyim, göze çarpmayan bir yerde olması çok iyi olmuş.

Böyle hem geleneksel takılan, aynı zamanda da 60lardan 70lerden müzikler çalan bir yer. Sevmem. İçim bayıldı. Tıfıl dönem bir Sezen Aksu şarkısıyla başladı, sonra “Anlamazdın, anlamaaaaazzzdıııın” diye giriverdi “Olamaz, hayır!” dedim içimden. Ardından da bir “Yalnızım ben, çok yaaaalnızııııımmm!” gelince, masanın camını kırıp bileklerimi kesecektim. Birkaç şarkı daha geçtikten sonra garson geldi titreyerek. Menü alabilir miyiz diye sorduğumuzda korkudan bayılmak üzereydi. Gitti getirdi hemen. Hala korkuyordu. Ürkekliği dışarıdan çok sevimli görünüyordu, bir yavru ceylan gibiydi. Göz göze geldik bir an. Gözlerinde bir ışık gördüm. O da istiyordu. Birden üzerimizdekileri çıkarmaya başl

ÖHm

Yeni işe girmiş tıfıl bir garson vardı orada, masamızı bulması şöyle bir 15 dakika falan sürdü. Biz de o arada kıçımızın dibinde bu mantar başlı ısıtıcılardan olmasına rağmen tiril tiril titriyoruz; zira yakmamışlar onu. Neyse efenim, masanın altına saçılmış broşürlerden üzerinde “Gönül Kahvesi” yazanını aldı Turgay, çocuğa doğru tutarak “Bu menü mü değil mi?” dedi. Çocuk böyle bir silkindi ki, aklım çıktı. “Efendim abi efendim anlamadım ben evet” gibi birşeyler mırıldandı. Turgay sabırla tekrar etti. Çocuğun anakartı yandı o anda, ağzının kenarından akan ufak salya damlasını gördüm ve hızır gibi yetiştim: “Biz birer menü alalım.” Ardına bakmadan kaçtı eleman. Turgay’a da ağzının payını verdim; “Lan” dedim. “Çocuğa menü istiyoruz desene. Eğer elindeki ise menü ‘E elinde ya abi’ der, sen de onun menü olup olmadığını anlarsın” dedim. Turgay da anlayamadı bunu hemen. Bi’şey diyecekti ki çocuk elinde 3 tane menüyle geldi. Mustafa Kemal Paşa’ya Kazım Karabekir’den telgraf getirmiş asker gibi hazırola geçti yanıbaşımızda. Pırıl pırıl bir Türk genci. Zeki, çevik, ahlaklı ama işte biraz tembel. Zeki ama çalışmıyor. Neyse; Turgay moka istedi, Ali Ceylan da ilk isteyenle aynı içeceği sipariş etme hastalığı olanlardan biri olduğu için papağan gibi tekrarladı. Şimdi ben de aslında mocha içmek istiyordum, 3 tane moka sipariş etmek ayıp olur dedim. Evet, mantıklı değil ama bir kişi farklı olmalı. O da ben olmalıyım. “Makiyato istiyorum, fındıklı olsun” dedim. Yine silkindi bu. Allah Allaaah, neden yahu? Aldı bir menüyü, baktı. Fındıklı olduğunu teyit ettikten sonra gitti.

Mevsimler geçti. Kirazlar çiçek açtı. Komşunun kızı önce liseyi, sonra üniversiteyi bitirip doktor oldu. Siparişlerse hala gelmemişti. Kalkıp gidecektik ki “Tamam, bunlar kıvama geldi” dercesine umursamaz tavırlı, atarlı, giderli bir garson geldi. Hiç suratımıza bile bakmadan “Arkadaş siparişi alamamış, evet ne alıyoruz” diye sordu. İçimden “E madem beraber içecez sen karar ver” demek geldi bir an. Turgay ise sinirle “O zaman menüyü bir daha alalım” dedi ve ben cümlelerin yükleminin niçin sürekli “almak” olduğu konusuna takıldım, rahatsız hissettim. Tam adam gidiyordu ki derin düşüncelerimden uyandım ve “İki moka, bir de fındıklı makiyato!” diye haykırdım. Herif şimşek gibi döndü, bileğinin üst tarafında bulunan süper teknolojik zımbırtıyı yüzüne doğru getirdi ve kapağını şlak diye açtı; bu kez de ben silkindim vahşi bir eşşek gibi. Bir düğmeye basıp, bileğindeki makineden çıkan lazerle ortadan ikiye bölecekmiş gibi geldi beni bir an. Aynı anda da yanmayan sobaları, etraftaki hasırları ve çalan paleozoik çağ müziklerini düşünüp “Ama bu teknoloji? Ama bu tezat?” diye geçirdim içimden. “Bir daha alayım” dedi. NİYE SÜREKLİ ALIYORUZ? “İki moka” dedim. “Hmm. Coffee mocha” dedi. Uyuz oldum. “Bir de fındıklı makiyato” dedim. “Latte macchiato o.” dedi istifini bozmadan. Turgay bir kolumdan, Ali Ceylan diğer kolumdan tuttu, “Yapma” dediler. “Olay çıkarma, değmez” dediler. Laf dinledim. Ulan, menüde başka moka, başka fındıklı makiyato mu var, artis! Ama o arkasına bile bakmadan gitti. Yüzümüze bakma gereği bile duymadan, bir kez olsun. Aşağılanmış hissettim.

Yaklaşık bir 15 dakika sonra elinde bir adet fincanla geldi. “Herhalde makiyato erken geldi” diye düşünürken “Moka” dedi soru tonlamasıyla ve moka sipariş etmiş olan kişilerden birini seçip önüne koydu fincanı cevap beklemeden. Aynı anda iki moka üretme kapasitesine sahip bir mekan değilmiş yani. Birkaç dakika sonra diğeri geldi. Ondan birkaç dakika sonra da makiyato geldi. Mokanın çok özel olduğunu söyleyebilirim; gördüğüm en güzel örümcek ağı desenine sahipti. İçenlerin dediğine göre içtikleri en güzel moka değilmiş, bilemem. Makiyato için şunu söyleyebilirim; ben kahveden anlamam, makiyato belki daha önce içmişimdir ama “Al bak bu mıhlama” deyip önüme makiyato koysan “Evet çok güzel bir mıhlama olmuş elinize sağlık” derim. Makiyato eğer burada içtiğimse, bir daha içmeyeceğim demektir. Yine de yanlış bir şeyler var herhalde. Sanırım kahve yerine şeker, şeker yerine kahve, fındık yerine de vanilya koymuşlar. Hayatımda bu kadar kısa sürede bu kadar şeker girmemişti bünyeme. “Sobayı yakabilir miyiz?” diye sordu Turgay, tavırlı genç ise “Elektirik kablosu döşenmedi daha bu tarafa, o yüzden yakamıyoruz” dedi. Sanki belediye döşüyor elektrik hattını. Ben o anda anladım ki, Ayrılmak anı gelmişti bu mekandan; başlarım böyle işin anasından avradından.

Çarşıya doğru yürürken mideme giren yoğun şeker ve kahveden mütevellit bağırsaklarım buruldu afedersiniz. Biri karnıma kazara çarpsa oracıkta cart diye altıma s.çardım. Direndim. Önce Turgay, sonra Ali Ceylan evine gitti. Bense mutsuz bir şekilde eve dönüyordum ki bir baktım Meydan Pilsen şıkır şıkır duruyordu karşımda. Meydan’daki iki votkanın kat kat fazlası evde devam etti, ben dağıldım falan filan. Ama dün akşamdan beri hiçbir ayrıntısını unutmadım Gönül Kahvesi’nin. Vazgeç, gönül.

Reklamlar
 

>Islatılıp Dövülmek İsteyen Adam

>Ohhhh, mis gibi donuma kadar ıslandım. Mado’da Ali kardeşimle içtim bir güzel kahvemi, hunharca yağan yağmur altında koskocaman bir kavis yaptım Ziraat Bankasının oraya doğru, sonra Çoban Mustafa Paşa Camiinin ordan evime döndüm. Eve gider gitmez tartıldım, 3 kilo fazlam var. O derece ıslandım yani. Arada gerekiyormuş, keyfime diyecek yok şu anda.

Aslında sıkı giyinmiştim ama öyle bir yağmur var ki, içerden ıslandım. Ben öyle tosbağa gibi kafamı bedenime sokmaya çalışmıyorum yağmurda. Bir dakika… İçerden ıslanmak biraz kötü bir tabir oldu. Şimdi yağmur yukarıdan yağdığı içün; patır kütür kafamın üstüne düşüp iyice saçlara bir yedirdi suyu. Sonra kulaklardan burunlardan enseden doğru montun içine sızmaya başladı, arkasından sırtımdan belime doğru akarak dona doğru ilerledi. İçerden ıslanmak derken kastettiğim budur efendim.

Her ne kadar belediyeciğimiz çalışsa da, efenim 5 ışıkyılı yağmur kanalı döşedik diye hava atsalar da normal seviyede yağan yağmurda bile ayak bileğine geliyor yol ortasındaki su. Buruştu ayağımın tabanı 3 saat banyo yapmışım gibi. Bebek ayağı gibi oldu. Ayağımın altını gıdıkladım bebek refleksi verecek miyim acaba diye ama gayet 26 yaşında adam tepkisi verdim: “N’apıyorum lan ben manyak mıyım akşam akşam?”

İnsanın kafasına kafasına yağmur inmesi strese çok iyi geliyor bak, aklınızda bulunsun. Çatır çutur patlıyor ya kafanızda; dayak yiyormuşsunuz gibi hissettirip bedeni rahatlatıyor. Şimdi artistlik yapmayın, hepiniz ara sıra dayak yemek istiyorsunuz. Gerginlik alır deneyin. Ben dayak yemeyeli yıllar oldu ama kaşınıyorum bu aralar mesela. Atar yapıyorum, gider yapıyorum ki kalabalık gruplara, taşlarla sopalarla dalsınlar bana ağzımın burnumun yerini değiştirsinler diye lakin adamlar da diyor ki “Ulan 5 kişiyiz herif bize gider yapıyor bir bildiği var herhalde, uzayalım hafiften.” Vallahi bi numara yok oğlum bende. Karşılık vermeyeceğim, cidden bak.

Bir dahaki yağmur yürüyüşümde polislerden bir hareket bekliyorum. Yani polisleri bir şekilde kızdırıp kendimi dövdürmek güzel olur ama adli bir vaka olmasın, sicilime işlenmesin. O tarzda bir sinir bozma hareketi. Copla dövsünler falan. Cop kırılıyor mu? Kırılıyorsa sırtımda kırılmasını tolere edebilirim. Yüzüme vurmasınlar ama. Haa, dur bak; aklıma geldi de polisler bu işin eğitimini aldığı için can yanmasından daha ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilir. Bir fitness salonunun önüne mevzileneyim en iyisi ben. Çıkanlara laf atıp sarkıntılık edeyim. Hafiften başlar, önce kadınlar belli bir yere kadar vurur, sonra çevre halkının da katılımıyla bir şölene dönebilir yediğim dayak. Bak bu güzel oldu Zekeriya. Gelsene yarın akşam, bir deneyelim.

 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi Part IV

>İSTİKLAL’DE BÜYÜK SATIŞ

Eşşek kadar adam olmama rağmen (ki bu kalıbı çok kullanıyorum, inanamıyorum galiba büyüdüğüme) sözlükte şuku topladıkça, bloğumun okunduğunu gördükçe bir şımarıyorum, bir yılışıyorum ki o kadar olur. Hatta bloğuma yapılan ilk yorumu arkadaşlarıma gösterdim, ablama baskı yaptım girilerime artı bassın diye (basmadı lan); çevre halkı benim aniden sosyalleşen asosyal ayı tavırlarımdan fazlasıyla şikayetçi durumda. Öylesine rezil, öylesine laçka haldeyim ki; herhalde girilerimin perişanlığına bakıp özelden mesaj atanlar verdiğim cevapları görünce kız olduğumu düşünmüşlerdir. Durum böyleyken, hiçbir şey yazacak halim yok ama bekleyenlerimiz varmış; kırk yılın birinde yazdıklarımızı okumak isteyen insanlar çıkmış, onları da soğutmayalım kendimizden. Bir değişiklik, bir tarz yapalım bari:

Efendim, bugün size İsveç konsolosluğunun yanıbaşındaki Gloria Jean’s’den sesleniyorum (reklamdan para almadım). Sıcak, samimi ortamı ve dayanılmaz lezzeti şu an hiç mi hiç s.kimde olmayan bu mekana körlemesine girdim zaten. Hayatımda ilk defa Gloria Jean’s’de bişeyler içiyorum. Starbucks’ı da burasıyla beraber ele alırsak, bu tarz café olayları benim damak zevkime göre değilmiş. 10 gün önce buluşmak için sözleştiğimiz ve bir gün önce nerede ne zaman buluşacağımızı kararlaştırdığımız arkadaşımla planı nihayete erdirmek adına taa Gebze’den, bir medeniyetler ittifakı projesi olan 500t ile 4.Levent’e geldim. Ramazan günü Şifa Mahallesi’nde otobüsü beklerken gizli kapaklı içilen sigara, otobüse binince çiğnenmek amacıyla üretilmiş olmasına rağmen tepki görme korkusuyla damağın tavanına sıvanmış sakız, aradan geçen birkaç kilometrede yerini pervasızca cak cak sakız çiğnemeye, çantadan çıkarılan su şişesini kımız içen Erol Taş gibi sağa sola saça saça kafaya dikmeye terk ediveriyor. İşte böyle bir vasıta 500t; doğu ile batı kültürü arasında bir köprü. Neyse efendim; 4.Levent’te inilir inilmez yakılan sigara, pıt pıt vurarak düşürülen köz, “lan hayvanın evladına bak lan sigarayı plastik çöp torbasına atıyor” bakışları arasında tehlikesiz izmariti çöpe sokuş ve ardından metro. Aa bak aklıma geldi, hemen önümden metroya doğru ilerleyen adam bu abdest lavabosu gibi çöp tenekesinin içerisinden bir kağıt alıp cebine koydu, şaşırdım bak. Sonra, metroyla Taksim Square. Arıyoruz arkadaşı. Nerde? Kadıköy… Bir arayıp söylemek, bir mesaj atmak falan tabii ki yok. Bir gün öncesinden de tahmin edip kendisine de belirttiğim gibi g.t gibi ortada kalma durumu hayata geçmiş oldu böylece; bekliyordum böyle birşey olmasını ama tabi insan beşer, kuldur şaşar. Uzun zamandır sinirlenmediğim kadar sinirlendiğimi itiraf ediyorum burada, yine uzuuuun uzun saçma sapan konuştum telefonda. Kızdırmayın oğlum beni. Saçmalıyorum kızınca, haklıyken haksız oluyorum. Alışılmadık bir durum değil; beklenmedik bir amcanın misafirliğe gelmesi durumu yaşanmış, acil müdahale gerektiriyormuş falan filan. Yahu can kurban amcaya, başımla birlikte, ona birşey demiyorum. E telefon var be.

Çaresizce yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya incelenen telefon rehberi: iki kişi var civarda. İlkini aradım (Emre), belki pes eder kapatır diye umdu ama direndim; yedinci çalışta açtı telefonu. Napcan dedim, evdeyim dedi. Çıkmican mı dedim, Zekeriya var onu ara dedi. Sktir git başımdan dedi kısacası. Desin o birşey değil. Ama Zekeriya sinemada kardeşim. 2 saat var çıkmasına. “mnsktymnin” diye söylene söylene sırtımda laptop, don, atlet, defter, kitap yüklü heybeyle başladım İstiklal’de ilerlemeye. X ışınlı bakışlarla smultane olarak sigara içip internete girebileceğim bir yer bakıyorum. Ulan bir kalkın yer verin asabım bozuk! Yok. Mal gibi bakıyorlar suratıma. Yürü Allah yürü, en sonunda geçtim sigarasından, bari internete gireyim diye geldim Gloria Jeans’e. Gururlanmasın yani, mecburiyetten geldim.

Şu an kendimi Mehmet Yaşin gibi hissetmiyorsam ne olayım. Buranın Latte’si çok köpüklü, kahverengi – beyaz falan. Büyük boy olunca biraz sıkıntı oluşturabiliyor. Yarısına gelmeden barsaklarım bir buruldu ama kalkamıyorum, yalnız bırakmak istemiyorum makinemi. Hizet güleryüzlü, çalışanlar ilgili falan ama gelgelelim ben sevmiyorum latte falan. O yüzden benim gibilere diyorum ki gelmeyin Gloria Jean’s’e. Starbucks’a da Kahve Dünyası’na da gitmeyin. Ben yaparım size kahve. Fal da bakarım. Bir kuruş para da almam. Mis gibi Türk kahvesi var, ne lattesi, espressosu lan?

Zekeriya geliyormuş, o yüzden bitsin bari. Günün anafikri olarak da şunu söyleyeyim; s.klemeyin hacı. Takmayın kafaya. Eloğlu takmıyor. Sinir falan yapmayın, sonra “ben haklıyım, sen haksızsın” derken g.tünüzle minare devirebiliyorsunuz. Sonra da “vay efendim niye bana saygısızlık değil mi bu, ben böyle mi yapıyorum insanlara” gibi kendinizi yemeyin, ağzınıza s.çarım. Çok ezik bir davranış o. Azıcık saygınız olsun kendinize. Sonra titizleniyor insan, herkesin yaptığının altında bir mana arayıp mikro boyutlarda saygısızlıklar keşfediyorsunuz muhatap olduğunuz insanlardan size doğru gelen. Şunu belirteyim: Siz de aynen onlar kadar saygısızsınız. Sadece size saygısızlık ettiğini düşündüğünüz kişilere değil, saygısızlık etmeyenlere saygısızlık yapıyorsunuz. Onlar size çemiriyor mu? Hayır. Siz de çemirmeyin.

Aha Zekeriya.

Hadi iyi akşamlar.