RSS

Kategori arşivi: öküz

>Seni O Şekilde Düşünmemiştim

>
Ta sabahın altısında mail atan liseli kardeşim, herkesin hayatında en az bir kez bastığı mayınla ilk kez karşılaşmış olacak ki, sabahlara kadar uyuyamamış. “Ben seni hiç o şekilde düşünmemiştim” tümcesiyle ilk kez karşılaşan bünyesi sıtmaya tutulmuş gibi tir tir titriyordur hala bak eminim. Ulan bunda şoka girecek, ilk yardım gerektirecek bir şey yok! Ne olacağıdı ki?

İsim vermeden (ah o kadar istiyorum ki isim vermek ehehehe) anlatayım; şimdi bu eleman gitmiş kıza demiş ki “Benimle çıkar mısın?”… ÇÜŞ. OHA. Şimdi sen kızların dolaylı yollarla anlatılmaya çalışılan konuları anlama konusundaki başarısızlığının farkına vararak böyle bir şey yaptın, onu biliyorum ama bu kadar direkt söyleyince de anlamıyorlar yavrucum. Kısacası, anlamıyorlar. Neden anlamıyor; çünkü istemiyor! Sana bu yanıtı veren şahıs büyük olasılıkla iyi bir arkadaşın. Yani öyleymiş. Artık değil, bunu bir kere iyice kafana yerleştir. O sana karşı öncekinden daha nazik, daha bir cilveli olacak. Aklını s.kecek, şu ana kadarkinden daha çok rüyalarına girecek. Seni arayacak, gezip tozacak; sense hep bir mesafede duracaksın afallamış durumda, “Lan, n’oluyo şimdi bu kıza? Ahey, yoksa!?” durumuna geldiğin anda kız geri çekilecek. Sense suçu kendinde arayacaksın sürekli; “Lan acaba dediğim bir şeye mi alındı? Lan yoksa benim gayet saf bir niyetle yaptığım şu şu hareketi yanlış mı anladı?” gibi paranoyak belirtiler sergileyeceksin içten içe. Sonra “Ya biriyle çıkmaya başladıysa?” yıkımıyla karşılaşacaksın; kız seni yeterince çıldırttığından emin olup tekrar araana kadar. Kendinde ise bir güven bulacaksın o anda “Ehhe, olum bu beni sevmese bile, yakın arkadaş görüyo, biriyle çıksa söylerdi” tadında.

YANLIŞ!

Sen o kız birinden hoşlandığında söyleyeceği en son kişisin artık. Sana söyler mi lan mal? Sen ne yapacaksın sana söylerse? Köşene çekilececksin. Kız seni istiyor oğlum etrafında! Nasıl patır kütür attı kalbin son cümleyi okuyunca değil mi keranacı seni. Oğlum, seni sevdiğinden bayıldığından değil, etrafında egosunu tatmin edecek biri olsun diye istiyor. Hiçkimseye güvenemedi, başına bir iş geldi, dört nala koşmayacak mısın kızın yanına? He? Koşacaksın tabi. Onun için kaybetmek istemiyor seni. Ondan söylemiyor biriyle çıktığını. Ondan çıkışmıyor sana “S.ktirgit” diye.

Oğlum, ben de yaptım senin yaptığın öküzlüğün aynını, hatta senden büyüktüm büyük olasılıkla o dönemde ama 1 hafta g.tümden nefes almadım senin gibi. Aradan 5 gün geçmiş, sen n’abıyon a amk liselisi? Kız aradığında açmayacaksın, kaçacaksın. İşim var diyeceksin görmeyeceksin. Sen yapacaksın bunları, onun yapmasına fırsat vermeyeceksin. Bunları da o kızın aklını almak için yapmayacaksın tabi, alamayacaksın çünkü.

Şimdi, “Seni hiç o şekilde düşünmemiştim” cümlesi daha fazla canlar yakmasın, amk liselileri uykusuzluk çekmesin, şeker de yiyebilsinler diye bu lanet cümleye verilebilecek olası karşılıkları yazıyorum. Bir kere içindeki niyeti ne şekilde dile getirdiğine bağlı olarak değişecek vereceğin karşılık. En kendine güvenli cevap, tonlamanı hiç bozmadan vereceğin “Peki ne şekilde düşünmüştün?” olur kanımca. Hık mık edecek karşısı, çünkü odağı ona çevirmiş oluyorsun.

Karşı tarafın kendisini suçlu hissetmesini istersen, ne kadar işe yarar bilemiyorum ama “Niye? İbne miyim ben?” gibi bir karşılık verilebilir. Eğer işleri iyice bok etmek istersen, vereceğin cevap “Ohoo, ben seni ne şekillerde, ne pozisyonlarda düşünmüştüm halbuki” deyebilirsin ki, arkadaşlarına anlatacağın ve hep beraber böhör böhör güleceğiniz bir konunuz olmuş olur. Kızla bir daha ömür boyu muhatap olmazsın, arkadaşlarının ve kızların gözünde de mal aşık imajı yerine piç adam imajı yerleşmiş olur.

Sen illa ki Emrahçılık oynayacağım dersen, “Peki, sen nasıl diyorsan, unutalım bunları söylediğimi” deyip, fonda arabesk müzikle, elinde telefonla bir hafta zırlarsın. Sen n’apıyon a amk liselisi ya… Şimdi sen bu kız sana “Seni hiç o şekilde düşünmemiştim” deyince, seni herhangi bir şekilde düşünmüş olduğunu sanıyorsundur. Mal.

 

>Kafam Güzel, Hem Alkolik Oldum Hem Melankolik

>
Sanki bu hayat sadece benimmiş gibi geliyor. Sanki herkes köşeyi döndükten sonra koşa koşa sokağın diğer tarafına gidip farklı bi kostümle bir daha yanımdan geçecekmiş gibi. Benim için ayarlanmış bir hayat. Ölmeyeceğim mesela ben. Başıma hep olmasına ihtimal verilmeyen şeyler gelecek. Sabır göstermeyi kolaylaştırıyor böyle düşünmek. Belki de gerçekten öyle. Bana özel bir hayat. Matrix gibi – değil gibi. Ya da Truman Show. Çok mu film izliyorum?

Ya da belki yaşadık hepimiz, öldük. Belki de kıyamet çoktan koptu, cesetlerimiz diğer dünyaya gitti ve bir rüya olarak ömrümüzü izliyoruz şu anda. Hem bu dejavuları da açıklar. Hani rüyayı 3-4 saniyede görüyoruz da, ancak 1-2 saatte idrak ediyoruz ya, işte ara belleğe alırken beynimiz framelerin sırasını karıştırıyor, rüya saçma bi hale geliyor. İşte biz de öbür dünyadayız şu anda, yaşadığımız hayatı izledik, şimdi idrak ediyoruz. Aslında böyle düşünmek rahatsız ediyor beni, şevkini kırıyor insanın. Hiçbirşey yapasım gelmiyor. İşte, idrak durumu. Ya da sorgulama. Yıllar önce babam bende buna benzer bir 3. göz açmıştı; bahçede bi solucan gördüm, suyun içinde kıvranıp duruyor. Nasıl üzüldüm. Aldım toprağa attım hemen. Yavaş yavaş sürünerek gitti. Sonra bir akreple karşılaştım mutfakta; küçük bişey ama ben de küçüğüm. Bi karton parçasının üzerine sürükleyip bahçeye attım. Sonra babama söyledim. O da dedi ki “Afferin, böle sevap işle işte. Cennete gidersin.” O kadar üzüldüm ki. Bir daha hiç içimden gelerek bir iyilik yaptığımı hissedemeyeceğim sandım. Ben sevap olsun diye yapmadım ki onları. Yaranmak, yalakalık yapmak için yapmadım. Benim gayet içimden gelmişti, acıdım, ne olacak bunların hali dedim ve yaptım. O gün bu gündür bi iyilik yaptığım zaman kendimi kötü hissediyorum; kaypak, çıkarcı, üçkağıtçı… Ben de paso iyilik yapıyorum artık, belki bazıları kaypak hissettirmez diye.

Saçma sapan bi yazı oluyor şu anda, toparlayamayacağım öyle başladığı gibi gitsin.

Yıllardan beri ilerde nasıl bi hayatım olacağının hayalini kurarım. Tabii ki çok para (olmayacak değil, olacak, biliyorum), bir sürü boş zaman. Hatta plan bile yapmıştım; dünyanın üç ayrı yerinde üç tane evim olacak. Tıpatıp aynı evler. Krokisini falan çizdim. O evlerin içlerinde de aynı şeyler olacak; aynı duvarda aynı tablo, perdeler aynı, televizyonların markası aynı, hatta ve hatta bahçelerinde aynı cins köpek. Her hafta birinde kalcam evlerin. Akşam içip zurna gibi olduktan sonra sabah uyandığımda etrafıma bakıp diyeceğim ki “Acaba 3 evden hangisindeyim, hangi ülkedeyim şu an?” Hayal işte, ama ne yaparsam yapayım, 40 yaşımdan sonrasını göremedim hiç hayalimde. İşin ilginç yanı, sadece kendimi görüyorum bir de; başka kimse yok. Sürekli “Hacı ben zaten 40 yaşımı göremeyeceğim ki, o yüzden…” kalıplı cümleler kurmamın nedeni budur arkadaşlar. Günde 2 paket sigara, alkol, bi de yalnızlık; değil 40, 30’umu görsem kardayım.

En çok istediğim şeylerden biri de yazmaktı, bir doğru düzgün yazamadım. Kafam o kadar karışık ki, yirmi yıldır gece yattıktan ancak 2-3 saat sonra uyuyabiliyorum. Çekmecelerim, raflarım yarım kalmış hikayelerle doldu, tamamlayamıyorum. O yüzden yazma işi bir sonraki hayatıma kadar bekleyecek gibi görünüyor. Bir de müzik var tabi. Babama yalvarırdım bana bir enstrüman alsın diye hep. Duyduğum müziği bir daha unutmaz, bir şarkının içinden basları ritimleri leadleri ayırırdım kendi kafamda. Kulağım iyiydi, şevkim vardı. Ta ki babam bana “Al bak, istiyordun. Kıymetini bil” deyip Çin malı teneke bir mızıka verene kadar.

Fantastik bi evrende yaşasaydım keşke; ya da ortaçağda falan olsaydık. Para para diye g.tümüzü yırtıp lüks şeyler elde etmek için çırpınmazdık. Hayat daha zor olurdu belki, ama anlaması kolay olurdu en azından. Vahşi değilmiş ki o zaman hayat. Sadece insanların niyetlerini belli etmeme gibi bir dertleri yokmuş, hayatta kalma güdüleri geçici zevklerinden daha öndeymiş. “Bir elimde kılıç, bir elimde balta, umurumda tabii ki dünya aq” güzel bi motto…

Fantastik demişken; Terry Gilliam hayal gücüne sahip olmak isterdim şahsen. Gözlerimi kapadığımda canım hiç sıkılmazdı heralde! Her uyuduğumda ayrı bi macera. Bak o zaman yazardım onları işte, bestseller olurdu.

İstasyon olduk anasını satayım…

Yalnızım diyorum ama çok ezik oldu aslında. Acındırıyormuş gibi. Benim ortaya çıkardığım bir problem yalnızlık. İnsanlarla olan münasebetimin bir sonucu. Çok üstüme vazifeymiş gibi herkesin derdiyle uğraş dur; “Ne kadar iyi, ne kadar düşünceli bir insanım” demek için kendi kendine. (“İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejeteryan olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir” demiş artisin biri; maalesef doğru demiş.) Sonra karşıdan bir beklenti oluşturuyor insan, ona engel olamıyorsun.Kendini değersizleştiriyormuşsun gibi geliyor. Gözünde üç kuruş değerin yok adamın; ama gidip hayatını düzene sokmaya çalışıyorsun. Abilik yapıyorsun. Kardeşim o benim artık diyorsun kendi kendine ama balondan atılan ilk ağırlık sen oluyorsun; “Nasıl olsa bi sıkıntım olduğunda kendiliğinden gelir” diye düşünüyorlar galiba. İşin bir de karşı cins boyutu var ki, Allah’ım… Nerde var bi sorunlu, güvensiz, başarısız; bana geliyor zaten. Sana ne aq? Beter olsun! Yapamıyor işte insan. Güven aşıla, gururunu okşa, şişir şişir şişir… 3 gün önce aynaya bakacak cesareti bulamayan kıza Sharon Stone muamelesi yap… Arkasını dönüp gidenlere birşey demiyorum artık, ne yapayım. Lakin o arkamdan konuşanlar yok mu… Arkamdan konuşulacak şeyleri nereden buluyorlar bir anlasam! Kötü olan kısmı o işte… Nasıl bi nam saldıysam; benimle görüşen kişi için bir imaj sorunu mu oluyorum ki? Meslek sahibi olmak fena şey, hele ki bu meslek insanların ezikliklerinin üstünü örtmek olunca kimse hayatının bir döneminde benle bağı olduğunu belli etmek istemiyor demek ki. Eziklikten kurtulmanın yolu, hayatının bir bölümünde ezik olduğunu kabul etmektir gençler, aklınızda bulunsun. Bak hala amme hizmeti yapıyorum…

Saat kaç olmuş ya…