RSS

Kategori arşivi: sigara

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part X

>
Alışkanlıklardan bahsedeceğim ama bahsetmek istediğim öyle uyuşturucu, kumar, içki gibi alışkanlıklar değil. Uyuşturucu dışında kalanları zaten ara sıra faydalı bile olabiliyor. Aslında alışkanlığın hangisinin kötü olduğu kişiden kişiye göre değişebilecek bir durum. Çoğu normal insana yarar sağlayacak olumlu alışkanlıklar bazılarına zarar verebiliyor. Ya da bazı alışkanlıklar, sahibi tarafından alışkanlık olarak tanımlanamadığı için iyice bağımlılık haline geliyor. Hah, işte panpa; ben de onlardan bahsediyorum.

Uyumamak mesela. Vaktiyle günlerin ne kadar kısa olduğundan yakınırdım. Topu topu 40-45 yıl adam gibi, farkında olunabilecek bir hayat var ve aq bilimadamları da diyor ki “7-8 saat uyuyun.” Oldu aq. Şimdi 8 saat bir günün 3te1i; ayda 10 gün, yılda 4 ay. Bu da demek oluyor ki yaşamın 3te 1i uykuyla geçecek. Kaç yaşında mesela Himmet amca? 60 yaşında diyelim. Çüş! Bu adam 20 yıl uyudu mu? Ulan 20 yılda neler olur be! Neler yapılır! Ama ben mesela günde maksimum 4 saat uyuyorum. Böylece 60 yaşıma geldiğimde (yok öyle bişey) ömrümün sadece 10 yıllık kısmı uykuya gitmiş olacak. Şimdi bu bana çok güzel bir alışkanlık olarak görünüyordu, aslında öyle de. Gelgelelim, bunun da bir yan etkisi var; bünye uykusuzluğa alışıyor ve yatağa yattığınızda uyumanıza kadar geçen süre, uykunuz kadar uzun sürebiliyor. Çözüm? Kendini bütün gün yormak, bitkin düşürmek, yatağa yatınca hiç sağa sola dönemeyecek kadar uykulu olmak.

İnsanın bütün gün bedenini çalıştırması, mizacı da yatkınsa rahatlatıyor insanı. Yani zaten 1 dakika olduğu yerde duramayan biriyim uzunca bir süredir. Aynı yerde 2 saat geçiremiyorum mesela; zaten ayakta bile duramıyorum, sürekli hareket halinde olmam lazım. Beden çalışıyor, zinde olunuyor falan filan. E bunun yan etkisi? Arkadaş, bütün gün ayakta kalınca zinde falan olunmuyor. Her gün bir ucundan diğer ucu taş çatlasa 2 kilometre olan kentte 20 kilometre yol katedince insanda takat kalmıyor. Ama amaç belli; uyuyabilmek: O da olmuyor işte. Sabah sokağa çık saat 10da, öğlen 1e kadar Gebze’yi tavaf et, öğleğin yarım saat veya 1 saat yemek molası, ondan sonra devam. Gece 12ye kadar. Eee? Ulan bunlar da ayak, bunlar da bacak. Uykusuzluktan uyuyamazken bir de ayak ağrısından uyuyamıyorsun bu kez. Ama dediğim gibi; alışkanlık işte, yürümeden duramıyorum artık. Nasıl olacak bilmiyorum. Aha işte daha bu akşam gezeceğim diye Taksim’den Kurtuluş’a yürüdüm ve yürümenin bir olumsuz yan etkisini daha keşfetme imkanı buldum: Travestiler tarafından küfürler eşliğinde kovalanmak. Güzergah da önemli abi.

Sadece fiziksel alışkanlıklar da değil tabi sorun çıkartan. Düşünmek de aslında oldukça kötü bir alışkanlık. Hatta kötü bir alışkanlık olduğu kabul görmüş; Türkiye’nin yarısına yakını hiç düşünmüyor mesela. Onlar yerine de düşünme ihtiyacı duyuyor insan. “Ülke nereye gidiyor’dan” başlayıp “Dünya nereye gidiyor”la sonlanan düşüncelerin beyni s.kmediği akşamlarda bu kez daha mikro boyutlarda konular kafanın içine doluyor: “Ne olacak bu takımın hali” şeklinde de görülebiliyor, “Ya şu oloay şu şekilde gelişirse?” şeklinde de. İşte bir yerden sonra düşünmek de öyle pis, öyle .rospu çocuğu bir alışkanlık haline geliyor ki; kafaya takacak bir şey bulamayacağınızdan tırsarak üstlenecek dert arar hale geliyorsunuz. Zaten o dakikadan sonra tüm manyaklar, tüm pasif-agresifler sizi buluyor. “Ay bana şöyle şöyle yaptı” – “Lan böyle böyle dedim alındı lan” gibi değil mikro, nano beyinlerin ürettiği über minik problemler rüyalara giriyor, uğraş ediniliyor. Bununla kalsa yine iyi, insanın kendisi de kafaya takacak bir sürü şey bulabiliyor yine kendisiyle alakalı. Bağımlılık haline gelen düşünme eylemi, binbir takla atılıp ayarlanan sosyal organizasyonları, randevuları erteletip kafanın içinde çalkalanıp duran düşüncelere vakit ayırmaya, yalnız kalma istencine sürüklüyor zihni. İşte böylece siz de bir pasif-agresif olmuş oluyorsunuz. Hayırlara vesile olur inşaallah.

Şimdi, alkolün, kumarın, uyuşturucunun rehabilitasyonu var bilmemnesi var. Peki bunların çaresi nedir? Sürekli “Bunların hepsi huzursuzluktan, huzur bulamamaktan ileri gelen şeyler” diyen ağzınızı yerim sizin, o apayrı bir şey. Tamam, çare huzur da; nereden alıyoruz o huzuru? Kaç para arkadaşım o? Neyse verelim! Değil mi Zekeriya?

Reklamlar
 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part IX

>*Ya şimdi çok geleneksel oldu benim için aslında, kendimi tekrar ediyorum; yağmur yağıyor ve ben yine dışarda dolaşmak istiyorum ama o kadar yorgunum ki. Bir şey de yapmadım bugün, hergünküyle aynı şeyler; sabahın köründe kalktım, biraz daha uyumaya çalıştım ama beceremedim. Yatağa yattıktan sonra uyumak benim için 1-2 saat süren bir işkence. Uyku hafifliğinde ise Guinness Rekorlar Kitabına girebilecek derecede hassas biri olduğumdan; sabah saat 7:30da kalktıktan sonra 1 saatlik fazladan uyku için yatakta 2 saat daha geçirmem gerekir ki kalkma saatim neredeyse 10 oluyor bu vesileyle: Böyle bir hayat yok. Saat 10:30da kalkmak, benim yaşımda biri için yılda en fazla 3-4 kez yaşanabilecek bir ayrıcalık. Uyumayı da çok sevmem öyle. İhtiyacını duyuyorum; o ayrı. Yedi düvelle kavga ettim; daha fazlasından kaçtım. İnsanları kırmamak için insanlardan uzaklaştım ve stresle dolu bir günü daha tamamladım Elhamdülillah.

Konuşmayı umduğum insanları bulamadığımda yağmurun dostluğuna sığınmak yıllardır adet edindiğim bir davranış. Bir de koskoca ağaç dallarına inen koskoca damlaların çıkardığı kızgın tavada kaynayan yağ sesi yok mu o yağmurun çıkardığı; insanın aklına takılan tüm o problemlere duymak istediğiniz cevabı veriyor: “Sktiret, düşünme. Ne olacaksa olacak. Bir sigara yak ve sana sunduğum huzurun tadını çıkar.” Kendi kendinize özel bir insan olduğunuzu düşündüğünüz günlerde (ki bu düşünce aslında bir ilüzyondur; hiç kimse özel değildir çünkü herkes özeldir) kendinize olan güveni sarsan, sizi muhtaç hissettiren bir anda yağmur yağıyor olması; artık hangi yüce varlığa inanıyorsanız ondan size gelen bir işarettir; bana öyle geliyor en azından. Tanrı inancı da bu ihtiyaçtan ileri gelen bir şeydir zaten; değil mi?

Hayatta en çok korktuğum şey, birini kendimden soğutmak, sıradan hale gelmek ve sıkmaktır. Lanet olsun, bu korku nedeniyle çok insandan uzaklaştım ve “vefasız” damgası yedim. Yine de vazgeçilebilecek bir huy değil bu. İnsan kendine engel olamıyor; korkuyor insan alışılmış biri olmaktan. (30.01.2011 01:40 editi: olmuşum bile) Rutin hale gelmekten; kendini tekrar etmekten. Ve her ne kadar güzel sürprizlerle de karşılaşsa gün içerisinde hatırlanıyor ve sayılıyor olduğuna dair; insanların problemlerine çözüm sunduğu için değil; “o” kişi olduğu için ilgi görüyorsa da, kişi için önemli olan kendi istediklerinin ilgisine mashar olmak oluyor maalesef. Olmadığında da yağmurun kollarına sığınıyor insan; yağmur teselli ediyor.

Bu gün de diğer günlerim gibi zor, sıkıntılı, düşünceli ve hissettiğim gibi görünmediğim bir gündü. Neden bilmiyorum; kendi dertlerimi hep bir yana bıraktım ki insanların dertlerine çözüm bulayım, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak insanlara yol göstereyim; bu bir ego problemi olarak görünüyor olabilir, yapacak bir şey yok. İşte böyle olunca; insan derdine sahip çıktığı onlarca insana karşılık kendini birkaç cümleliğine de olsa dinleyecek birini arıyor günün sonunda. Herkes için dayanılacak bir omuz, sarılınacak bir kol, danışılacak bir akıl olsa da; sadece ve sadece yan yana oturup birşeyler anlatacağı birini arayabiliyor bazen insan. Kendini zorlayıp başkasına kol kanat gerse de, bir kuru muhabbete ihtiyacı olabiliyor. Ve bu muhabbeti istediği kişiyle yapma ayrıcalığına sahip olduğunu düşünebiliyor. İşte böyle anlarda insanın yardımına yağmur ve Camel koşmazsa, kimse koşmuyor.

İnsanın gerçek sevgilisi yağmurdur. Dert ortağı ise Camel’dır. Bunu aklınızda tutun.