RSS

Kategori arşivi: sonbahar

>Yaşamak Bu Değil

>İbrahim Tatlıses’i oldum olası sevmem. Şarkılarını dinlerim ara sıra, o ayrı bir şey ama mikrofonu şarkı söylemek dışında amaçlar için eline aldığında hiç dayanamam. Neler duyduk o ağızdan; küçücük kıza sahneden “o.ospu” demeler, Yıldız Tilbe’yi p.zevenklerin elinden kurtarmalar, adına şarkılar yazdığı eski karısını tehdit etmeler, canlı yayından küfür kıyamet konuk kovmalar falan. İnsan ne oldum delisi olunca şansını çok zorluyor bazen.

Sıfırdan dişiyle tırnağıyla bir yerlere gelmiş başarılı bir adamın hikayesini “kıroyum ama para bende” şekline çevirmesine tanık olduk yıllarca. Nasıl olduk? Televizyonda, sinemada izledik kendisini; “Çocuğuma flüt alamayacak mıyım ulan!” diye ağladığı dayalı döşeli rakı masalarında gördük, bu bir tezat değildi. İçinden geldiği ve temsil etmek durumunda kaldığı kitleyi gösteriyor ve hakikaten onların yaşadığı ve dışarıdan anlamsız görünen sıkıntılarını anlatmaya çalışıyordu, beceremedi ayrı. Arada bir kaç über fantastisch saçma film dışında hep benzer işler yaptı. Sürekli gündemde kaldı, zaten şarkıları yeterliydi gündemde kalması için ama öyle bir pompalandı ki ayarı kaydı ilerleyen dönemlerde.

Bir adam gayet bahtsız olabilir, eyvallah. Bok atarlar, önünü kesmek isterler, ezmeye çalışırlar. Bu bir olur, iki olur. Şimdi düşünün, senelerdir İbo nelerle anılıyor: Uyuşturucu operasyonları, yaralamaya azmettirme, tehdit, kaçakçılık, vs. vs… Yine de insanlar buna tepki gösteremiyor tabii ki. Televizyonda yanında polislerle polis arabasına bindirilirken bile gören insan “Helal olsun” diyor. “Adama bak” diyor. “Adam inşaat işçisiyken nerelere gelmiş” edebiyatı, “Oxford vardı da biz mi okumadık” mottosu, “E adam koskoca İbo, olacak o kadar şeysi” biçiminde saçma bir anlayış. Bu sempati biçimi bir yerden tanıdık gelmiyor mu size de? Cehalete ve görgüsüzlüğe duyulan sempati: “Çalıyor ama yapıyor be hacı”…

İbrahim Tatlıses, bu ülkenin insanına cehaletin ve yolsuzluğun çok da kötü bir şey olmadığı düşüncesini pompalayan kişidir. Zamanla öyle bir benimsedi ki bu görevi, “Hatta iyi de bir şey” algısı var şu an toplumda. O kadar s.k kafalı bir insanım ki, bugün insanların seçim tercihlerini iş verecek olanlardan değil de aş verecek olanlardan yana kullanmasında bu adamıın payı vardır. Hadi bakalım aq, bu da ortaya attığım sosyolojik bir sav. Uğraşın durun. Abdullah Çatlı delikanlılığın simgesi oldu; yaptıkları ortada. Haluk Kırcı üniversite öğrencilerini boğup kafalarına bir de mermi sıktı; en son gördüğümde omuzlardaydı ve Türkiye onunla gurur duyuyordu. Zaten hakkında ne kadar yolsuzluk iddiası olan adam varsa hepsini meclise soktuk, o ayrı bir hikaye. Dur dur, daha bitmedi biraz daha s.çıcam; adam kız arkadaşını kesti doğradı, paramparça etti; ve hafifletici sebepleri var bunu yapmasına neden olan. Babası yardım etti; “E evlat tabi” dendi. Bu ülkede bu tür insanlara anlayış gösteriliyor, bu tür insanlar yüceltiliyor, seviliyor. İnsanlar ya benzemek istedikleri kişilere sempati gösterir bu şekilde, ya da benzedikleri kişilere.

İşin bir de şu boyutu var; hiç de bu konulara eğilen çıkmadı. Yani bir şey dedi mi bilmiyorum bu konuda Hıncal; ama deseydi duyardık yani. Defne Joy Foster’ın ardından ahlak zabıtalığı yapıp da “su testisi su yolunda” yorumu yapan Hıncal’ın bu konuda dili niçin g.tüne kaçtı mesela? Anlayamadım. Yok, eğer Hıncal da “Ayıp yatakta olur”culardansa keşke etmeseydi o lafları Defne’ye. Döner dolaşır kendine girer adamın.

Kafam çok karışık Zekeriya.

Edit: Yarın bir gün gazetede görüverirsiniz bu saldırının Ergenekon işi olduğunu. İşte o zaman bir anda geçmişi tertemiz, hiçbir kötü işe bulaşmamış pür-i pak biri olarak bilinçlere yerleşiverir. Geçmişinde yaşadığı tutuklanmalar, olaylar bir anda örgüt işi olur. Azmettirenler de komünist ülkelere muhbirlik yapan gazeteciler ve sivil toplum kuruluşu gibi görünmeye çalışan din karşıtı kültler çıkar mutlaka. Birkaç da general. Kaldıysa.

 

>Yağmur

>Yaz gününde uzun süren sağanak yağmur gibisi var mı ya? Amele yanıklarımın üzerine düştükçe “çısssss” diye sesler geliyor beynimin içinden. Rezil, kepaze yaz güneşinin insanı kandıran pis sırıtışına küt diye indirdi yumruğu yağmur bulutları “Sktirgit lan burdan kolpacı şerefsiz!” diyerek adeta. İnsanlar koşuşturuyor sağa sola; o da anlamsız. En yağlı selülitli yerlerinizi açmışsınız (bazıları var, onlar açsın onlara demiyorum) sıcağı hem içeriden hem dışarıdan alırken çemiriyordunuz “Ay bu sıcaklar aman aman” diye. Ne bu koşuşturma şimdi? Siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz; yaz insanları işte. Kişiliksiz, teşhirci, pervasız. Saçakların altından yürüyün şimdi. Cayır cayır güneşte yolun ortasından gitmeyi biliyorsunuz ama. Aptallar. Asıl şu andır yolun ortasından yürüyeceğiniz an. Bu bir kıyak size. Mutluluk vaad edip sıkıntıdan başka bir şey vermeyen yaz’ın, her zaman delikanlı olan ve “Hayat böyle birşey işte, karanlık ve hüzünlü, kandırılmayın!” diye her daim haykıran sonbahar tarafından baskına uğrayışı bu. Sonbaharın sizin için fazladan mesai yapışı, sizin sıkıntınızı yük edişi kendisine. İşgüzarlık değil bu, bir çağrı. Güneşe kanmayın. Uyanın!

Güneş, siz tavşanların gözüne tutulan elfeneridir. Etrafınızdaki hiçbir şeyi göremezsiniz yazın. Kolpadan bir mutluluk kaplar içinizi. Bir sonbahar ayında geç kalınmışlıklar için küfrediyorsanız, yaz güneşi gözünüzü aldığında göremediğiniz içindir. Yaz yağmurundan saklanmayın. O siz birşeyleri görün diye geldi. Değerlendirin!

 

>Kişiliksiz Kış, İşgüzar İlkbahar, Yalancı Yaz

>
Halbuki ne kadar harbi bi mevsim sonbahar. Hava hep kapalı, sürekli bir nem, yağmur dalga geçer gibi gelmiyor; günlerce yağıyor. Çok delikanlıca, içten pazarlığı olmayan bir mevsim. Yağacam diyor, yağıyor işte. Kış gibi değil. Kış, ergenlik çağındaki kız gibi; sürekli hava kararmadan önce geldiği aile ortamında hanım hanımcık; arada bir arkadaşlarıyla dışarı çıktığında ise şiddet nöbetleri yaşayan bi canavar. Hava sakin sakin giderken bir gün bir anda tipi bir başlıyor, üzerinizde ne olduğunu umursamadan; sığınacak bir delik bulana kadar kesilip güneş açıyor. “Tamam” diyorsunuz, geçti artık diye yola bir çıktınız, 10 dk. sonra bir daha… Kış günü gökyüzüne bakıp kendinizce tahminde bulunarak dışarı çıkmışsınız ama aynı bir at şeysi gibi; ıslanmayayım diye aldığınız yağmurluk bütün soğuğu içine çekiyor, şemsiyeniz yukarıdan aşağıya doğru yağan yağmur için yapıldığından bir sağdan sola, bir aşağıdan yukarıya yağan karda elinizde kelebek gibi kalıyor falan. Botlar su almış, gözler açılmaz, kocaman kocaman kar taneleri çat çut tokatlıyor suratı, gözler kapalı gitmeye çalışırız eve, yüzümüzde embesil bir ifadeyle, çaresiz. Ya da geçen günkü gibi tam tersi olabilir. Arkadaşımla çıktım yola, istikamet Maslak. Evden çıkarken havaya bir baktım, sanki hesap günü gelmiş anasını satayım. Kapkaranlık. Bir de tipi var. Öküz gibi, kepenek gibi bir ceket aldım, atkı, bir de şapka. Çıktık işte. E daha 20 km gitmeden güneş bir açtı, az önce canımızı yakmak istiyormuşçasına yağan karlar şimdi yağ gibi eriyor. Bir üşü, bir terle, bir soğuk al, bir terini soğut derken gribin nezlenin üstünden üç adım atlayıp zatürree oldum neredeyse. 3 gün yatak.

Sonbaharda hayatımın en sevdiğim aktivitesini neredeyse her gün yapma imkanı bulurum: Yağmur izlemek. Aslında sokaktan geçen arabaları saymaktan bi farkı yok. Hatta daha aptalca, öylece izliyorum ama dayanamıyorum ne yapayım? İzlerken kaptırıyorsun böyle aklına geliyor birşeyler, hayaller kuruyorsun. Doğru ya, aslında yağmur yağar filmin en hüzünlü sahnesinde, adam “HAYIIIIIIIIIIIIIIRRRRR!!!” diye bağırır bir şimşek çakar falan sonra yağmur; üzülmemiz gereken sahne. Hayır aslında; yağmur hiç de hüzünlü birşey değil. Yağmur, yaşadığınız duyguyu daha da coşkuyla yaşamanızı sağlayan bir katalizör. Hüzün, sevinç, özlem vs vs o sizin o anda ne tür birşey düşündüğünüze bağlı. Elbette ben de en çok hüzün kısmına denk geldim yağmurun, ama yağmur insanın enerjisini, hareketliliğini, yaşama sevincini alır diye bir şey yok. Ben hep kıpır kıpır olurum yağmurda. Topluca çıkardığı o “haşşşşşşşşşşşşşşş” sesi, bir de sokakta demir – metal çöp kutusu falan varsa o “tangır tungur” sesler çıkarır; tam yatağa yatıp uyuma ortamı. Ama uyuyamam, o yağmur üstüme üstüme yağıyormuş, sanki ben ıslanıyormuşum gibi gelir. Yatakta keyifle dönerim, kedinin yumağıyla oynadığı gibi yorganla oynayarak. Arada bir dışarı çıkarım ıslanmak için. Sonbahara özel, bakkala bile gitsem şıkır şıkır olurum. Baştan aşağı bir moda ikonu. Çevredeki herkes öyle zaten. Yarım kilo jöle basılmış emo saçlar yok bir kere, üzerinde abuk sabuk mottolar yazan adi tişörtler yok, çakma converse yok, orijinali de yok zaten. Sözbirliği yapmış gibi herkesin üzerinde siyah-gri-beyaz uyumu. Güzel göbekler kapalı olduğu için pek çok adam şikayetçi; ben ise iyi tarafından bakıyorum, obez göbekler göz midemizi bulandıramıyor bu mevsimde. Neyse efendim; dizlere kadar siyah pardösü (çok kaba lan, kesin Fransızca ama Türkçesi nie bu kadar kaba?), altına siyah bot veya ayakkabı, gri pantolon, aynı renk atkı ve semşiye – fötr şapka. Fötr şapka tabi Gebze’de olmuyor, insanlar daha önce hiç şapka görmemiş gibi bakıyor, niye bilmiyorum. Kılık kıyafet kanunundan muaf, cehaletinden cezai ehliyetsiz memleketim…

Çocukluğumdan beri, hatta eşşek kadar adam oldum ama hala birşeylerin olması için dua ettikten sonra derim ki “Allah’ım eğer duamı kabul ettiysen bu gece yağmur yağsın”. Rüyalarımda hep yağmur görürüm; bazen bahçedeki çiçeklerin on dakikada büyümesini sağlar, bazen de iki dakikada sel olur alır beni götürür falan. Eğer çok çok yorgunsam ve keyifli bir uyku istiyorsam yine dua ederim “Allah’ım n’olur yağmur yağsın”. Sonra aklıma hep kaldırımlarda uyuyan insanlar, bahçedeki yavru kediler, köylerde yamaçlardaki evler. Sonra da derim ki “Allah’ım, eğer insanlara hayvanlara kötü şeyler olacaksa yağmasın. Hepsi güvendeyse yağsın.” Zaten heralde bir milyon kez dua etmişimdir. Birkaç tanesi kabul oldu. Şikayetçi değilim bu durumdan da, her yağmur yağsın istediğimde yağsaydı yağmurun bir anlamı kalmazdı benim için. Hem yağınca da şöyle rahatlıyor insan; “Demek ki herkes güvende!” Çeyrek asır yaşında biri de olsam; yani eşşek kadar adam da olsam, benim bir Tanrı’nın varlığıyla ilgili kanıtım budur. Yağmur istiyorum ama insanlar zarar görecekse yağmasın. Yağmasa da Tanrı var, yağsa da. Rahatlatıyor insanı, heh heh…

Son olarak; yazdan tiksinmemin nedeni; yalancı olması. Aynı yılbaşı gibi; 10dan geriye doğru kıçını yırta yırta say, eee? Herşey aynı. İşsizsen yine işsizsin, işin varsa yarın yine işe gideceksin! İşte yaz da öyle. Sanki herşey bir anda çok güzel olmuş, yüzlerce kız üzerime hücum edecekmiş, köşeyi dönünce çanta dolusu para bulacakmışım gibi bakan pırıl pırıl güneş tepede duruyor. Her an hayatının en mutlu anını yaşayabilecekmişsin gibi bakıyor sana yukarıdan ama bir b.k olduğu yok. Sonbahar – kış öyle değil işte. Hayat günlük güneşlik değil kardeş; yağmurlu, fırtınalı. Yazın oturduğu yerde terleyen obezlerin kokularıyla, sabahtan akşama kadar çalışmaktan imanı gevreyen amelelerin kokusu karışır birbirine. Kış mevsimi ise ayırır ikisini; kış soğuğunda terleyenler, sadece emeğinin karşılığını almak için canla başla çalışanlardır. Yazın aldığınız ter kokusu boşvermişliğin, miskinliğin kokusudur. Kışın kokusu ise emeğin! Yaz kapitalisttir, sömürgecidir; kış sosyalist! Heyt koçuma benim be!