RSS

Kategori arşivi: Sultanbeyli

>Hareme Düşkün Olmayan Padişah

>Kanuni, haremindeki kadınlara Kur’an okuyordu. Günde 5 vakit onlara imamlık yapıyor, yeri geliyor okuyup üflüyordu. Bir padişah olmasına rağmen, akla hayale gelmeyecek imkanlara sahip olmasına rağmen hiç bir kötü alışkanlığı yoktu. İçki içmezdi; içki değildi o. Sadece “Ulan koskoca padişah içki içmiyor” demesinler diye içki gibi görünen şeyler içerdi. Fethettiği memleketlerin hükümdarlarının hepsi bize yamuk yapmıştı, ters yapmıştı, şerefsizlik yapmıştı o yüzden gitti dümdüz etti hep oraları. Yoksa hiç de öyle şiddete başvuracak türden bir insan değildi. Mohaç savaşı mesela. Gitmiş Macarlar; Habsburglarla yakınlaşmışlar. Ulan delikanlı adam başkasına yakınlaşır mı? Söylemiş, etmiş dinlememişler. E napcan hacı? Dalıcan.

“Hiçbir yöneticinin yatak odasında yaşananları canlandırmak kimsenin haddine değildir” demiş Mustafa Armağan. “Muhteşem Yüzyıl’ı okullarda çocuklara örnek diye okutulan bir sultanın yatak odasına kamera soktuğu için eleştiriyor ve kınıyorum” demiş. E be Mustafa; Can Dündar olacak adam Atatürk’ü düşkün olarak, alkolik olarak gösterirken ağzın mı doluydu da konuşamadın? Şimdi “E ona da yapmasınlar!” diyecek yerlerini açmadan şunu da söyleyeyim; Atatürk hakkında yapılan da bir belgeseldi üstüne üstlük; kurgu bir dizi değil!

Ya normalde gülünüp geçilecek bir olay şu diziye gösterilecek tepki ama adamlar yolları kesip televizyon kanalının binasını yumurtalamışlar. “Kanunlar Kanuni’yi koruyamadı” demişler; ulan Atatürk’ü koruyamadı! Türkiye’de Cumhuriyet ve sonrası dönem değerlere gösterilen sorgulayıcı yaklaşım “çağın gereği” olarak değerlendirilirken; neden Osmanlı dönemine yönelik eleştiriler vatan hainliği, saygısızlık hatta dinsizlik-imansızlık olarak görülüyor? Burada baştan bir çarpıklık var; Osmanlı savaşlarla büyüdü, entrikalarla zayıfladı, yöneticilerin beceriksizliği ve yolsuzlukları nedeniyle de yıkıldı, basitçe hatırlarsak bu. Bunu bu kadar net biçimde pek ifade edemesek de açıklaması bu; yapacak bir şey yok. Kafayı devlet meselelerine yormadan, güç ve popülizmle yönetilmeye alışmış güruh için tabii ki padişah bir dini şahsiyettir, tabii ki bizim tarihimizde haram lokma yiyen yoktur, tabii ki Menderes bir demokrasi şehididir. Yalnız bu güruhu elinde hamur gibi oynaya oynaya iyice cıvık bir hale getirip kirleten sağ merkezli beyin takımı (beyin?), avucundaki osuruktan nem kapan öfkeli kalabalığı papağan gibi konuşturabiliyor “Cumhuriyet dönemi sorgulansın, irdelensin!” diye; sanki irdelemek kelimesinin anlamını bilen birileri varmış gibi aralarında. Peki neden bu insanlar arasında silkinerek uyanan ve “E ulan, o zaman bu Osmanlı niye yıkıldı?600 yıllık imparatorluğun içine kim s.çtı?” diyen yok?

Bak daha bu kanalın binasına yürüyüp yumurta atanlar neler demiş:

“Ecdadımız Peygamber izinde giden ecdaddır, Harem düşkünlüğü yoktur!” Tabi lan, doğru diyosun. O cariyeleri beslemek için almışlar zaten hep hareme “Anne bunu çok sevdim besleyebilir miyim?” gibisinden. Oğlum, iyi misiniz lan? Padişah lan o adam. Koskoca padişah. Adam Osmanlı tarihinin en büyük padişahı. Gücü var, imkanı var, ihtiyacı var; bakkallık yapmıyor, işçi çalıştırmıyor; imparatorluk yönetiyor ulan işte adamın her türlü ihtiyacını karşılaması lazım! Siz istediğiniz kadar itiraz edin aq; o padişahlar o haremdeki cariyeleri çatıııır çatır s.kti yüzyıllar boyunca. Ha helal olsun, ailelerini ihya etti, emekli olduktan sonra evlendirdi falan. Alan memnun satan memnun. Bunu inkar etmenin alemi var mı? Ama tutup da “Padişahlar ahlak timsali, hatası olmaz” diye peygamberleştirmeyin. Adamlar yeri geldi kardeşlerini doğradı. Devletin bekaası falan boşver; bugün sen padişahı peygamber belleyip kardeş katlini anlaşılabilir olarak görürsen, yarın “sünnettir bu” diye kardeşini doğrarsın daha angut.

Altemur Kılıç da demiş ki;

“Atatürk’ün içki içtiğini televizyonlar gösterdi. Hatta Beylerbeyi’nde içerken ahaliye ‘Bakın beyler bu rakıdır’ demiştir. Kanuni Sultan Süleyman da büyük bir isim ve içki içtiği doğrudur ancak özel hayatları bir kenara bırakmak gerek.

Kanuni, muhteşem tarihimizin muhteşem bir adamıdır. Mesele olmayan şeyleri neden mesele yapıyoruz? Kötü olan şeyleri çöpe atalım ve iyi taraflarını hatırlayalım. Kişilerin özel hayatlarını yaptıklarına karıştırmak yanlıştır. Atatürk’ün içki sofrası Can Dündar’ın emeğiyle yansıdı ama bu gündem oluşturmadı. Kanuni’nin içkisi haremi neden bu kadar olay oluyor. Anlatacak başka şeyler yok mu?”

Süleyman Demirel’e uzanan son mikrofondan beri bu kadar kafa karıştırıcı, bu kadar uzun olup da hiçbişey anlatmayan cümleler duymamıştım. Atatürk’ün içişinin ekrana yansıtması için de “gündem oluşturmadı” demesinden anlaşılıyor ki kendisi gündemi takip etme gereği duymuyor, e tabi kaç yaşına geldi. Basitçe dediklerinin meali şu; “Atatürk içki içerken gösterildi ama sen şimdi onu boşver; Kanuni’yi gösterme. Muhteşem o.” Beyin damarlarına stent lazım galiba. İdrak yolları tıkanmış gibi.

Sonuçta; adam gibi, günümüz televizyonculuğuna göre değerlendiren bir kişi bile çıkmamış. Ulan Tudors olsun, Roma olsun, Spartacus olsun ağzımız açık izliyoruz elalemin tarihini. Bizim de tarihi karakterlerimiz hakkında dizi yapılmış işte; o döneme bir ilgi başlayacak. Sen televizyonda istediğin kadar yanlış şeyler göster; insanlar araştırıp doğrusunu öğrenecek! Yok ulan yok, sizin tarafta hiç kafa yok.

Ben hala kanal binasına yumurta atanlara takılmış durumdayım. Polislerin izin günümüymüş lan? Yoksa medyaya yumurta atmak serbest mi? Yok, serbestse ben de yumurtaları toplayıp gideyim Samanyolu’nun önüne; “Beşinci Boyut” yumurtayı tüm diğer dizilerden daha çok hak ediyor! Ulan dalga geçiyolar seyirciyle!

Bir de şunu anladım; yavşaklıkta sınır yokmuş. İlk önce “Türkiye’nin aydınlık geleceği” sloganını çaldınız, bu sloganı attığı için dayak yiyenlerden. Şimdi de yumurta atmayı öğrendiniz yumurta attığı için dayak yiyenlerden. Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın; şeref haysiyet ihsan eylesin.

Reklamlar
 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi Part IV

>İSTİKLAL’DE BÜYÜK SATIŞ

Eşşek kadar adam olmama rağmen (ki bu kalıbı çok kullanıyorum, inanamıyorum galiba büyüdüğüme) sözlükte şuku topladıkça, bloğumun okunduğunu gördükçe bir şımarıyorum, bir yılışıyorum ki o kadar olur. Hatta bloğuma yapılan ilk yorumu arkadaşlarıma gösterdim, ablama baskı yaptım girilerime artı bassın diye (basmadı lan); çevre halkı benim aniden sosyalleşen asosyal ayı tavırlarımdan fazlasıyla şikayetçi durumda. Öylesine rezil, öylesine laçka haldeyim ki; herhalde girilerimin perişanlığına bakıp özelden mesaj atanlar verdiğim cevapları görünce kız olduğumu düşünmüşlerdir. Durum böyleyken, hiçbir şey yazacak halim yok ama bekleyenlerimiz varmış; kırk yılın birinde yazdıklarımızı okumak isteyen insanlar çıkmış, onları da soğutmayalım kendimizden. Bir değişiklik, bir tarz yapalım bari:

Efendim, bugün size İsveç konsolosluğunun yanıbaşındaki Gloria Jean’s’den sesleniyorum (reklamdan para almadım). Sıcak, samimi ortamı ve dayanılmaz lezzeti şu an hiç mi hiç s.kimde olmayan bu mekana körlemesine girdim zaten. Hayatımda ilk defa Gloria Jean’s’de bişeyler içiyorum. Starbucks’ı da burasıyla beraber ele alırsak, bu tarz café olayları benim damak zevkime göre değilmiş. 10 gün önce buluşmak için sözleştiğimiz ve bir gün önce nerede ne zaman buluşacağımızı kararlaştırdığımız arkadaşımla planı nihayete erdirmek adına taa Gebze’den, bir medeniyetler ittifakı projesi olan 500t ile 4.Levent’e geldim. Ramazan günü Şifa Mahallesi’nde otobüsü beklerken gizli kapaklı içilen sigara, otobüse binince çiğnenmek amacıyla üretilmiş olmasına rağmen tepki görme korkusuyla damağın tavanına sıvanmış sakız, aradan geçen birkaç kilometrede yerini pervasızca cak cak sakız çiğnemeye, çantadan çıkarılan su şişesini kımız içen Erol Taş gibi sağa sola saça saça kafaya dikmeye terk ediveriyor. İşte böyle bir vasıta 500t; doğu ile batı kültürü arasında bir köprü. Neyse efendim; 4.Levent’te inilir inilmez yakılan sigara, pıt pıt vurarak düşürülen köz, “lan hayvanın evladına bak lan sigarayı plastik çöp torbasına atıyor” bakışları arasında tehlikesiz izmariti çöpe sokuş ve ardından metro. Aa bak aklıma geldi, hemen önümden metroya doğru ilerleyen adam bu abdest lavabosu gibi çöp tenekesinin içerisinden bir kağıt alıp cebine koydu, şaşırdım bak. Sonra, metroyla Taksim Square. Arıyoruz arkadaşı. Nerde? Kadıköy… Bir arayıp söylemek, bir mesaj atmak falan tabii ki yok. Bir gün öncesinden de tahmin edip kendisine de belirttiğim gibi g.t gibi ortada kalma durumu hayata geçmiş oldu böylece; bekliyordum böyle birşey olmasını ama tabi insan beşer, kuldur şaşar. Uzun zamandır sinirlenmediğim kadar sinirlendiğimi itiraf ediyorum burada, yine uzuuuun uzun saçma sapan konuştum telefonda. Kızdırmayın oğlum beni. Saçmalıyorum kızınca, haklıyken haksız oluyorum. Alışılmadık bir durum değil; beklenmedik bir amcanın misafirliğe gelmesi durumu yaşanmış, acil müdahale gerektiriyormuş falan filan. Yahu can kurban amcaya, başımla birlikte, ona birşey demiyorum. E telefon var be.

Çaresizce yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya incelenen telefon rehberi: iki kişi var civarda. İlkini aradım (Emre), belki pes eder kapatır diye umdu ama direndim; yedinci çalışta açtı telefonu. Napcan dedim, evdeyim dedi. Çıkmican mı dedim, Zekeriya var onu ara dedi. Sktir git başımdan dedi kısacası. Desin o birşey değil. Ama Zekeriya sinemada kardeşim. 2 saat var çıkmasına. “mnsktymnin” diye söylene söylene sırtımda laptop, don, atlet, defter, kitap yüklü heybeyle başladım İstiklal’de ilerlemeye. X ışınlı bakışlarla smultane olarak sigara içip internete girebileceğim bir yer bakıyorum. Ulan bir kalkın yer verin asabım bozuk! Yok. Mal gibi bakıyorlar suratıma. Yürü Allah yürü, en sonunda geçtim sigarasından, bari internete gireyim diye geldim Gloria Jeans’e. Gururlanmasın yani, mecburiyetten geldim.

Şu an kendimi Mehmet Yaşin gibi hissetmiyorsam ne olayım. Buranın Latte’si çok köpüklü, kahverengi – beyaz falan. Büyük boy olunca biraz sıkıntı oluşturabiliyor. Yarısına gelmeden barsaklarım bir buruldu ama kalkamıyorum, yalnız bırakmak istemiyorum makinemi. Hizet güleryüzlü, çalışanlar ilgili falan ama gelgelelim ben sevmiyorum latte falan. O yüzden benim gibilere diyorum ki gelmeyin Gloria Jean’s’e. Starbucks’a da Kahve Dünyası’na da gitmeyin. Ben yaparım size kahve. Fal da bakarım. Bir kuruş para da almam. Mis gibi Türk kahvesi var, ne lattesi, espressosu lan?

Zekeriya geliyormuş, o yüzden bitsin bari. Günün anafikri olarak da şunu söyleyeyim; s.klemeyin hacı. Takmayın kafaya. Eloğlu takmıyor. Sinir falan yapmayın, sonra “ben haklıyım, sen haksızsın” derken g.tünüzle minare devirebiliyorsunuz. Sonra da “vay efendim niye bana saygısızlık değil mi bu, ben böyle mi yapıyorum insanlara” gibi kendinizi yemeyin, ağzınıza s.çarım. Çok ezik bir davranış o. Azıcık saygınız olsun kendinize. Sonra titizleniyor insan, herkesin yaptığının altında bir mana arayıp mikro boyutlarda saygısızlıklar keşfediyorsunuz muhatap olduğunuz insanlardan size doğru gelen. Şunu belirteyim: Siz de aynen onlar kadar saygısızsınız. Sadece size saygısızlık ettiğini düşündüğünüz kişilere değil, saygısızlık etmeyenlere saygısızlık yapıyorsunuz. Onlar size çemiriyor mu? Hayır. Siz de çemirmeyin.

Aha Zekeriya.

Hadi iyi akşamlar.