RSS

Kategori arşivi: Tanrı

>Çöl Tanrısı

>*“Kadim kitaplarda çölün sonsuzluğa gittiği söylenir. Çölde zaman yoktur; bildiğimiz zaman,
bir ufuktan diğerine uzanan çölün ortasında, artık bilmediğimiz bir hal alır. Bazen öylece durur,
izlettirir kendisini. Bin yılı bir anda gösterir bazen. Geldiğim yerde doğduğum günden ayrıldığım
güne kadar aynı tepeleri aştım, aynı yollardan gittim, aynı ağacın dibine uzandım, aynı taşın üzerine
kanımı döktüm. Ama biliyorum ki, benim büyük büyük atalarım benim dibine oturduğum ağacı da görmedi,
benim gittiğim yolları da. Zaman bizim bildiğimiz diyarlarda böyle işlerdi…

Çöl.

Çöl zamanın ne demek olduğunu gösteriyor bize; ve ne demek olmadığını. Geceyi yanımda getirdiğim
öküz derisinden yaptığım tentenin altında geçirdim. Çöl sağolsun tentemi bana bıraktı ama, beş yüz
adım geride bıraktığım tepe artık yok. Dün önümde bana gölge eden bir dağ da yoktu.

Çöl Tanrısı

Ben senin kullarından değilim. Seni Tanrı yapanın ne olduğunu bilemeyecek kadar cahil kaldım,
hiç çöl görmedim. Anladım ki bildiğim Tanrılar kadar yüce, onlar kadar anlaşılmazmışsın.

Çöl Tanrısı

Bin gün yürüdüm, çöle geldim. Bin günde bitiremediğim azık çölde üç gün dayandı. Bulmaya geldiğimin
değip değmediğini düşünürken, varlığının her yanımı sardığını hissettim.

Çöl Tanrısı

Senden kendi tanrılarımızdan istemediğimi isterim; ister ver ister verme: Bana seslen Çöl Tanrısı.”

Belindeki küçücük keseyi çıkardı. Elleri titriyordu, avuçlarının derisi tabaklanmış gibi sepsertti, gergindi.
Parmaklarının ucuyla, sanki incitmemeye çalışıyormuş gibi açtı ağzını kesenin ve içindeki cam kırığı gibi ince,
gri kumu yere döktü. Başına sardığı paçavranın alınlığını sıyırdı, yere döktüğü kumun üstüne dayadı.

“Ne yiyecek bir lokma yemeğim, ne içecek bir damla suyum kaldı. Ben seni Tanrı olarak kabul ettim,
sen de beni kulun olarak kabul et.”

Alnı yanıyordu. Kumlara gömdüğü dizleri de. Biraz serinlik hissetmek için elerini iyice kumun altına gömdü
ama, aradığı o serinliği dirseklerine kadar bulamadı. Yavaş yavaş kendini kaybettiğini anlıyordu. Bir an için
soğukkanlılığını kaybetti:

“Çöl Tanrısı,

Benim seni farketmem üç gün sürdü. Sen de takdir edersin ki bir üç günüm daha yok. Zamana hükmediyorsun,
anlarsın. Alnımı şu kuma dayadığımdan beri bir üç gün daha geçti.”

Çaresizdi. iki büklüm kalmış, yüzünü kumdan çekmeye takati yoktu. Yavaş yavaş çenesi yere yaklaşıyor,
dudağı ateş gibi yanan kuma değdiği an can havliyle boynunu geriye çekiyordu. Yine de çaresizliğinin gözüyle
görüp tüm benliğiyle kavradığı bir inanca dönüştüğüne kendisini inandırmaya çalışıyordu. Bir yerden sonra artık
yüzünü kumdan uzaklaştıramamaya başladı. Gözleri kapandı, yana devrildi. Karşısındaki tepeyi artık tamamen aşan
güneş, kapalı olduğu halde gözlerini kamaştırıyordu. Gözlerinden akan yaşlar çenesinin hizasına gelmeden tamamen
kuruyor, gergin derisinin üzerine basılan birer kızgın demir hissi veriyordu. Bayılmadan önce aralamaya cesaret
ettiği gözleriyle gördüğü son şey, belki iki saat uzaktaki tepenin üzerinden başının ucuna değen bir gölgeydi.
Gözlerini kapatırken de artık gölge yüzüne inmeye başlamıştı. Son gücünü ağzından kulaklarına doğru yayılan tebessüme harcadı:

“Çöl Tanrısı…”

Reklamlar
 
 

>Yeni Hayat İçin Talepler

>Hayatın bazı eksikleri var. Bence biz tam sürüm değiliz, beta falanız. Save noktaları olsaymış keşke. “Bakalım bir şöyle deneyelim nasıl olacak” diyebilseymişiz. Pişmanlığın, keşkelerin, risk almanın korkusu olmasaymış böylece. Nasıl?

Millet, bu herkes için geçerli. Hiç ayak yapmayın; hepiniz depresyondasınız. Olmak istediğiniz yere birkaç ömür mesafede, olmak istediğiniz kişinin milyonlarca ışık yılı uzağındasınız, yaşamak istediğiniz hayatı rüyanızda bile yaşayamadınız bugüne kadar; başkaları sizin o hayal bile edemediğiniz hayatın bilmemkaç faktöryel katını yaşıyor olsa bile, çünkü o şanslı addeddiğimiz kişiler de kendi hayallerinden çok uzaklarda yaşıyor.

Bu hayatın içine ettik. Bir dahaki için birkaç talebim var. Öncelikle ekonomik problemler istemiyorum. Hatta para olmasın. Komünal yaşayalım. Şöyle komünal yaşayalım; birileri üretsin, ben yiyim. Değiş tokuş olsun; para falan bozuyor toplumu. İnsanların ahlaki değerleri arasında uçurum olmasın. Herkes dinini ve siyasi kişiliğini kendi içinde saklasın. Yani bunlar adam öldürme, dışlama, dışlanma, nemalanma, kamplaşma nedeni olmasın. İnsanlarda bir “yeter eşiği” olsun. Doyum noktası yani. “Şu da olsun daha ne isteyeyim” denilen şey vuku bulduğunda bu lafımızı çoktan unutmuş olmayalım.

Boyum bundan bir 10 santim daha uzun olsun. Saçlarımdan memnunum, eğer bundan daha fazla dökülmeyecekse. Sigaradan daha güvenilir, daha sadık dostlar olsun ki sigaranın dostluğuna karşılık vermek için kendimi parçalamayayım. Aynı şeyi içki için de söyleyebilirim. Bir dahaki sefere düztaban olmayayım, hızlı koşabileyim, daha yükseğe zıplayabileyim. Sesim daha kalın ve daha güzel olsun. Gür çıksın. Kazma değil; sportif, esnek bir vücudum olsun. Kilo aynı kalabilir.

Tekrar geldiğimde bu kadar düşünen biri olmak istemiyorum; bu da kayda geçsin. “İpimle kuşağım, s.kimle t.şağım” denen yaşam biçiminin tadını almak istiyorum. Eğer bu olmayacaksa çevremde aklıma takılacak olaylar gelişmesin. Kendi hayatının içine s.çan insanlar olmasın. Kimse saçmalamasın; ya da dediğim gibi saçmalayan ve kendi hayatının içine s.çan insanları ben onlardan fazla düşünmeyeyim. Ya da onlara sunduğum çözümleri uygulasınlar. Benim sunduğum çözümler işe yarasın gibi bir dilekte bulunmama gerek yok, bu kısmı değiştirmek için uğraşılmasın; ayarı falan bozulur sonra.

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” gibi bir mecburiyet yok. Şahsen kendi adıma görünen ve görünmeyen hakkında fikir edinebiliyorum. Sanırım insanların değişmeyeceğini de öğreneceğim yakında. Yine de küçük bir yamayla “İnsanın özüne aykırı alışkanlıklar edinmeye çalışması; içinde bulunamayacağı, kabul görmeyeceği, kabul görse rahat edemeyeceği ortamlara girmek için kıçını yırtması” bug’ı ortadan kaldırılsın. Kısacası, insanların sorunlarını düzeltmek bana kalmasın. Çünkü ben söyleyince pek etkili olmuyor; sen oradan daha iyi anlarsın. Bunu yapmak senin işin. Ben de senden yardım istemiştim hep.

Bunların hiçbiri olmayacaksa, bari birkaç hile olsun. Çok şey istemiyorum. Haşa, “God Mode” falan istemem; sana şirk mi koşayım bu yaşta? Duvarlardan geçme, zamanı durdurma gibi varolan fiziksel düzeni yıkmaya yönelik şeyler de değil istediğim. Ya işte, şu “özgür irade” olayına küçücük bir müdahalede bulunamaz mıyım? Ha?

 

>Kişiliksiz Kış, İşgüzar İlkbahar, Yalancı Yaz

>
Halbuki ne kadar harbi bi mevsim sonbahar. Hava hep kapalı, sürekli bir nem, yağmur dalga geçer gibi gelmiyor; günlerce yağıyor. Çok delikanlıca, içten pazarlığı olmayan bir mevsim. Yağacam diyor, yağıyor işte. Kış gibi değil. Kış, ergenlik çağındaki kız gibi; sürekli hava kararmadan önce geldiği aile ortamında hanım hanımcık; arada bir arkadaşlarıyla dışarı çıktığında ise şiddet nöbetleri yaşayan bi canavar. Hava sakin sakin giderken bir gün bir anda tipi bir başlıyor, üzerinizde ne olduğunu umursamadan; sığınacak bir delik bulana kadar kesilip güneş açıyor. “Tamam” diyorsunuz, geçti artık diye yola bir çıktınız, 10 dk. sonra bir daha… Kış günü gökyüzüne bakıp kendinizce tahminde bulunarak dışarı çıkmışsınız ama aynı bir at şeysi gibi; ıslanmayayım diye aldığınız yağmurluk bütün soğuğu içine çekiyor, şemsiyeniz yukarıdan aşağıya doğru yağan yağmur için yapıldığından bir sağdan sola, bir aşağıdan yukarıya yağan karda elinizde kelebek gibi kalıyor falan. Botlar su almış, gözler açılmaz, kocaman kocaman kar taneleri çat çut tokatlıyor suratı, gözler kapalı gitmeye çalışırız eve, yüzümüzde embesil bir ifadeyle, çaresiz. Ya da geçen günkü gibi tam tersi olabilir. Arkadaşımla çıktım yola, istikamet Maslak. Evden çıkarken havaya bir baktım, sanki hesap günü gelmiş anasını satayım. Kapkaranlık. Bir de tipi var. Öküz gibi, kepenek gibi bir ceket aldım, atkı, bir de şapka. Çıktık işte. E daha 20 km gitmeden güneş bir açtı, az önce canımızı yakmak istiyormuşçasına yağan karlar şimdi yağ gibi eriyor. Bir üşü, bir terle, bir soğuk al, bir terini soğut derken gribin nezlenin üstünden üç adım atlayıp zatürree oldum neredeyse. 3 gün yatak.

Sonbaharda hayatımın en sevdiğim aktivitesini neredeyse her gün yapma imkanı bulurum: Yağmur izlemek. Aslında sokaktan geçen arabaları saymaktan bi farkı yok. Hatta daha aptalca, öylece izliyorum ama dayanamıyorum ne yapayım? İzlerken kaptırıyorsun böyle aklına geliyor birşeyler, hayaller kuruyorsun. Doğru ya, aslında yağmur yağar filmin en hüzünlü sahnesinde, adam “HAYIIIIIIIIIIIIIIRRRRR!!!” diye bağırır bir şimşek çakar falan sonra yağmur; üzülmemiz gereken sahne. Hayır aslında; yağmur hiç de hüzünlü birşey değil. Yağmur, yaşadığınız duyguyu daha da coşkuyla yaşamanızı sağlayan bir katalizör. Hüzün, sevinç, özlem vs vs o sizin o anda ne tür birşey düşündüğünüze bağlı. Elbette ben de en çok hüzün kısmına denk geldim yağmurun, ama yağmur insanın enerjisini, hareketliliğini, yaşama sevincini alır diye bir şey yok. Ben hep kıpır kıpır olurum yağmurda. Topluca çıkardığı o “haşşşşşşşşşşşşşşş” sesi, bir de sokakta demir – metal çöp kutusu falan varsa o “tangır tungur” sesler çıkarır; tam yatağa yatıp uyuma ortamı. Ama uyuyamam, o yağmur üstüme üstüme yağıyormuş, sanki ben ıslanıyormuşum gibi gelir. Yatakta keyifle dönerim, kedinin yumağıyla oynadığı gibi yorganla oynayarak. Arada bir dışarı çıkarım ıslanmak için. Sonbahara özel, bakkala bile gitsem şıkır şıkır olurum. Baştan aşağı bir moda ikonu. Çevredeki herkes öyle zaten. Yarım kilo jöle basılmış emo saçlar yok bir kere, üzerinde abuk sabuk mottolar yazan adi tişörtler yok, çakma converse yok, orijinali de yok zaten. Sözbirliği yapmış gibi herkesin üzerinde siyah-gri-beyaz uyumu. Güzel göbekler kapalı olduğu için pek çok adam şikayetçi; ben ise iyi tarafından bakıyorum, obez göbekler göz midemizi bulandıramıyor bu mevsimde. Neyse efendim; dizlere kadar siyah pardösü (çok kaba lan, kesin Fransızca ama Türkçesi nie bu kadar kaba?), altına siyah bot veya ayakkabı, gri pantolon, aynı renk atkı ve semşiye – fötr şapka. Fötr şapka tabi Gebze’de olmuyor, insanlar daha önce hiç şapka görmemiş gibi bakıyor, niye bilmiyorum. Kılık kıyafet kanunundan muaf, cehaletinden cezai ehliyetsiz memleketim…

Çocukluğumdan beri, hatta eşşek kadar adam oldum ama hala birşeylerin olması için dua ettikten sonra derim ki “Allah’ım eğer duamı kabul ettiysen bu gece yağmur yağsın”. Rüyalarımda hep yağmur görürüm; bazen bahçedeki çiçeklerin on dakikada büyümesini sağlar, bazen de iki dakikada sel olur alır beni götürür falan. Eğer çok çok yorgunsam ve keyifli bir uyku istiyorsam yine dua ederim “Allah’ım n’olur yağmur yağsın”. Sonra aklıma hep kaldırımlarda uyuyan insanlar, bahçedeki yavru kediler, köylerde yamaçlardaki evler. Sonra da derim ki “Allah’ım, eğer insanlara hayvanlara kötü şeyler olacaksa yağmasın. Hepsi güvendeyse yağsın.” Zaten heralde bir milyon kez dua etmişimdir. Birkaç tanesi kabul oldu. Şikayetçi değilim bu durumdan da, her yağmur yağsın istediğimde yağsaydı yağmurun bir anlamı kalmazdı benim için. Hem yağınca da şöyle rahatlıyor insan; “Demek ki herkes güvende!” Çeyrek asır yaşında biri de olsam; yani eşşek kadar adam da olsam, benim bir Tanrı’nın varlığıyla ilgili kanıtım budur. Yağmur istiyorum ama insanlar zarar görecekse yağmasın. Yağmasa da Tanrı var, yağsa da. Rahatlatıyor insanı, heh heh…

Son olarak; yazdan tiksinmemin nedeni; yalancı olması. Aynı yılbaşı gibi; 10dan geriye doğru kıçını yırta yırta say, eee? Herşey aynı. İşsizsen yine işsizsin, işin varsa yarın yine işe gideceksin! İşte yaz da öyle. Sanki herşey bir anda çok güzel olmuş, yüzlerce kız üzerime hücum edecekmiş, köşeyi dönünce çanta dolusu para bulacakmışım gibi bakan pırıl pırıl güneş tepede duruyor. Her an hayatının en mutlu anını yaşayabilecekmişsin gibi bakıyor sana yukarıdan ama bir b.k olduğu yok. Sonbahar – kış öyle değil işte. Hayat günlük güneşlik değil kardeş; yağmurlu, fırtınalı. Yazın oturduğu yerde terleyen obezlerin kokularıyla, sabahtan akşama kadar çalışmaktan imanı gevreyen amelelerin kokusu karışır birbirine. Kış mevsimi ise ayırır ikisini; kış soğuğunda terleyenler, sadece emeğinin karşılığını almak için canla başla çalışanlardır. Yazın aldığınız ter kokusu boşvermişliğin, miskinliğin kokusudur. Kışın kokusu ise emeğin! Yaz kapitalisttir, sömürgecidir; kış sosyalist! Heyt koçuma benim be!