RSS

Kategori arşivi: Uncategorized

Beni Bıçaklar mısınız?

Mayıs ayına girince bi halt olacak zannetmiştim ama havalar yaklaşık bir 6 aydır aynı. Bu aq yanardağı patladı ya, onun yüzünden 2 sene havalar hep böyle Çin işkencesi gibi olacakmış. Sabah serin, akşam serin, öğlen serin, gece soğuk; güneş yok! Arkadaş bu yanardağ niçin bizim g.tümüzde patladı ki şimdi? Taaa anasının örekesinde patlamış, bizim niye asabımızı bozmaya çalışıyor lan bu? Savaş açalım lan İzlanda’ya. Olmadı satın alalım. Kanal İstanbul’a harcanacak paranın 5te 1ine alırız şerefsizim. “Lan ta elinin köründeki İzlanda’yı alıp ne yapacaz?” demeyin, bulunur elbet yapacak bir şey. Kanal İstanbul’la ne yapılacaksa, İzlanda’yla daniskası yapılır.

Hava öyle o.ospu çocuğu ki; yarım saat boyunca karanlık, sonra 1 dakika için her taraf ışıl ışıl oluyor. O bir dakika bitince hadi bakalım tekrar karanlık… Bitemedi şu kavanozda yaşama hissi. Sanki böyle kooooskocaman bir kavanozun içindeyiz, arasıra 1 dakikalığına kapağını açıyorlar “Azıcık hava alsın lan” diye, ondan sonra tekrar kapanıyor. Kapının önüne çıktım, kafamı yukarı kaldırıp “Açık kalsın lan!” diye bağırdım, şahitlerim var. O kapağı açıp kapatan her kim ise beni dinlemedi. O güneşten de 1 dakikalık faydalanamıyorum ki ben arkadaşım! Bulut izin verse bu abuk sabuk binalar izin vermiyor! Ya sıkıldım, bunaldım, delirmek üzereyim ve bir şeylere zarar vermek istiyorum. Olmadı kendime. Hani işin günah kısmı falan olmasa dalacağım birilerine. Ya da atmak istiyorum bir yerlerden kendimi ama ölürüm mölürüm şimdi gereksiz bir hareket olur. Çok rica etsem beni bıçaklar mısınız? Karşılık da vermem.

Ben içimdeki daraltıdan, nefes alacak yerim kalmadığından bahsederken bugün bir çılgın projeden daha haberdar oldum. Efendim; İstanbul’da karşı yakada “Uskumruköy” diye bir yer varmış. Oraya 1 milyonluk bir şehir kurulacakmış. Aynı şekilde bir 1 milyonluk şehir de Anadolu yakasına. Ne güzel, şehir kurulmadan evvel kaç kişinin yaşayacağına da karar veriliyor. Zaten kaç çocuk yapacağımıza da karar verildi. İşte; anne-baba, topla onları. Kaç etti? İki. 3 tane de çocuk? 5 oldu. Böl 1 milyonu 5’e; kaldı mı 200bin? 200bin aile yaşayacak demek ki. Üstad bir de şöyle demiş:

-“Amaç İstanbul nüfusunu arttırmak değil, birileri bunu speküle ediyor (tabi canım, gelecek buraya 1 milyon kişi; 1 milyon başka kişi de sınırdışı edilecek zaten). İstanbul’un birinci derecede deprem tehdidi altında olduğunu unutmayınız. (O yüzden deniz kenarına 1 milyonluk bi şehir kuruyoruz ki, deprem olduğunda kurtarma çalışmalarıyla vakit kaybedilmesin; boğularak ölüversinler.) İstiyoruz ki o çirkin yapılaşmalardan kurtulmak istiyoruz. Deprem olduğu zaman belki yüzbinlerce insanın ölümüne neden olacak yapılanmadan İstanbul’umuzu kurtaralım istiyoruz (O çirkin yapılaşmaları babam yaptıydı vaktinde. Gecekondulara elektiriği suyu da amcamın oğluyla birlikte bağladık. Tapuları da elbette ki biz verdik.)”

Ayranımız olmadığı halde s.çmaya atla gidişimizin nedeni olan BU zihniyetin bize aşıladığı hazırcılık ve dış – iç borçlanmadaki önü alınamaz yüzsüzlüğümüz önümüzdeki dönemde de süreceğe benziyor saygıdeğer abilerim. İnsanımız “iş” yerine “aş” tercih ederken, hükümetimiz de önce tarlasının yanıbaşına fabrika açılacağı söylentisi çıkan köylü gibi elinde avucunda ne varsa haraç mezat sattıktan sonra, eli baba parasına alışmış oğulun gözü karalığıyla astronomik meblağlar gerektiren skindirik projeler peşine düştü. Pardon ama, bizi batıran bu değil miydi zaten? “Ah ah nasıl yıktılar bizi, kendi içimizden vurdular!” diyerek önceki dönemlerin şehirleşme anlayışına çemkiren sayın Başbakan; sen de burada belediye başkanı değil miydin? Senin döneminde de katlanarak artmadı mı nüfus? Kaçak konut? OY!? Senin kafandan olmayanlar ne ara yönetti ki o şehirleri? Çok afedersiniz ama yepisyeni cumhuriyetin .mına koydunuz 100 sene geçmeden, daha ne kadar koyabilirler ki dedikçe daha da koydunuz. Önünüzü alamadık.

Bi taneniz çıkıp abuk sabuk “Bakın lan ne geldi aklıma” diyerekten bir şeyler anlatır, biriniz yok çikolata yok püskevit; yerel dilimi kullanayım derken .aşak oğlanına çevirir kendini. Bir diğeri yine elinde belge “Lan bak açıklarım! Lan! Açıklarım diyorum!” şeklinde hiiç de beceremediği biçimde atarlı, giderli. Yahu hava basık, güneş yok, deliriyorum lan bi sktirin gidin! Bağırtmayın şu otobüsleri minibüsleri sokaklarda!

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Seks Otobüsü Ücret Tarifesi

Taksim’de “Seks Otobüsü” kavgası

“Bunlar orada yan yana oturmuşlar. Biri diğerinin koluna girince anladım ki seks yapıyorlar. Yani, biz büyüklerimizden öyle duyduk. Ben bu yaşıma kadar bekaretimi korumak için elimden geleni yaptım; yoksa kimler kimler koluma girmek istedi. Kalktığım gibi yerimden “Burası şey otobüsü değil?” dedim. “Ney?” dedi pezevenk. Adını unuttum. İnsanın her gün karşılaştığı bir şey değil. Sonra hatırladım; “Sex otobüsü değil” dedim. X’le. Öyle yazılmıyor muydu? Hani “18 year old teen had sex for first time” falan yok mu internette, ordan biliyorum.”

Otobüs ve minibüs şoförlerinin ayı ve gorilden evrildiği bir ülkede yaşıyor oluşumuzun kanıtlarını her gün görüyoruz bir şekilde. Bu örnekte de yanyana oturan bir kadın ve erkeğin tesadüfen meydana getirdiği, kaza kurşunuyla doğan bir İETT şoförü var. “Bu tür olayların İstanbul gibi bir yerde yaşanıyor olması ne kadar ilginç, değil mi?” gibi sorulara inanmıyorum ben, asıl ilginç olan “Bu tür olayların yaşanıyor olması”. Bir otobüs şöförü, bu tepkiyi gösterecek medeni (?) cesareti nasıl bulabiliyor? Hadi onu geçtim, böyle bir tartışma anında nasıl oluyor da mağdur gençlerin başına gelen olaya tepki gösteren sadece bir kişi çıkıyor? (kaldı ki o da bir başka öğrenci) Neden öğrenci otobüsün plakasının resmini çekmeye çalışırken şiddet görüyor? Ve son olarak, niçin otobüs şoförü tarafından rezil edilmeye çalışılan bu gençler dayak yiyor da, otobüs şoförü işine devam ediyor? Bir değil iki değil bu durumlar ama tabi biraz Türk olmakla ilgili bunlar. İnsanların görüp geçirmişlikleri arasında aynı gelir dağılımındaki gibi uçurumlar olunca, gördüklerinin ne olduğunu idrak edemiyor demek ki. Burada da Türk insanına özgü dayanaksız özgüven ve engellenemez tepkisellik ortaya çıkıyor.

Hayat kadını zannettim”

Eskiden Ramazan ayında ulu orta yemek yiyen insanlar dövülürdü Anadolu’nun ücra köşelerinde. Anadolu derdik. Uzun saçlılar dışlanır, tartaklanırdı tutucu muhitlerde “E oralarda öyle gezmiceksin o zaman hacı” derdik. Şimdi her yerde böyle abuk sabuk olaylar var. Bak mesela, bu otobüs olayının olduğu gün bir olay da Eskişehir’de oldu: Gece vakti bir öğrenci kızımız eğlenceden evine dönüyor. Apartmanın girişinde kapıcı da görüyor bunu, laf atıyor; yetmiyor bir de elliyor. Sonra polis – sorgu – nezaret falan. Adam ne dese beğenirsin? “O saatte eve girerken görünce hayat kadını sandım.” Ulan pezevenk, sen hayat kadınını elle bakayım neler oluyor. G.tün yiyorsa bi elle bakayım. Gece sabaha karşı eve dönüyorsanız; ellenmeye, taciz edilmeye razısınız demek kızlar. Bunu unutmayın. Geceleri eğlenip eve geç dönüyorsanız, yollusunuz demektir. Saat 12den sonra apartmana giriyorsanız, kapıcıya en azından kendinizi elletmek sizin boynunuzun borcu.

Bedri Baykam’a bıçaklı saldırı

Bir de Bedri Baykam hikayesi var tabi. Bunun durumu biraz daha karışık. Nedense başbakana karşı laf edenlerin başına hep bir musibet geliyor; Allah, Tayyip’e karşı gelen kavimlerin başına pislik yağdırıyor. Kıvırcık, Kars’taki heykelin yıkılmasına karşı başlatılan bir harekete sözcülük yaptığı gün başına bir şey geldi; yasadışı örgüt üyesi çıkmadı, vergi borcu da yok. Zaten ağırlığı olan biri de değil. Pıçaklayıverdiler. Neden diye sordular bıçaklayana, nedeni şuymuş: “Allah birdir, Allah’tan başka ilah yoktur.” Saldırganın verdiği yanıt bu. Sonuç? Adli tıbba göre adam ruh hastasıymış. Hayır, dese ki cevaben “Bıçakladım çünkü eşşeğin s.ki nedeniyle”; o zaman akıl hastası. Yok, eğer “Allah birdir” deyince akıl hastası oluyorsa, aynı şekilde otobüs şoförü de, kapıcı da akıl hastası! Hala alışamadınız mı aq, bu ülkede insanların kafalarından çürümüş, paslanmış yargılar var; devlet bile o yargılarla yönetiliyor! Gece eve geç dönersen, yollusun. Sarılıyorsan yanındakine, seks yapıyorsun. Saçların uzun bir adamsan, satanistsin. Komünistsen, godoşsun. Türbanlıysan, cennetliksin. Camiye gidiyorsan, müslümansın. Bunda akıl hastası olacak bir şey yok ki! Bu, bu ülkenin gerçeği.

İyi izleyin olacakları şimdi; aslında olması gereken hiçbir şey olmayacak. O muhit hangi muhitse, insanlar arkadaşlarıyla el ele kol kola rahat rahat gezemeyecekler. “Aha bu yezit gibiler yüzünden işinden oldu o şoför” denecek; o şoför de işinden falan olmayacak, başka hatta verilecek. O kapıcı belki ceza alacak ama, “Bak bu kahpe yüzünden adam karakolluk oldu” diyecekler o kıza bakıp bakıp. Bedri de bıçaklandığıyla kalacak, olay unutulacak. Uyuz olacak bu duruma Bedri, sürekli hatırlatmaya çalışacak, sağda solda televizyonlara çıkıp anlatacak “Ben pıçaklandım, kimse bi elimden tutmadı” diyecek, “Gündemde kalmaya çalışıyor” deyip itibar göstermeyeceğiz. Adamı da salarlar yarın öbür gün. Deli ya. O yüzden.

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Fortress Of Solitude – IV

Hasta olmak derken kastettiğim buydu işte. Aldığı nefesin farkında olmamak, yediğinin tadını alamamak değil sadece; ben hasta olduğumda beklediğim ve aldığım bunun çok daha fazlası. Hasta olduğunuz zaman içinizde hiç hasta olduğunu gizleme ihtiyacı doğmuyor mu? Doğmuyorsa, çevrenizde sizin aciz bir anınızda yanınızda olacak birilerine sahip olmanızdan kaynaklanıyordur. Bu anormal bir durum değil, normali bu. Sadece bunun için hastalanmak isteyen insanların varolduğunu biliyorum. Son derece mantıklı bir davranış olur. Biraz şefkat, biraz ilgi, biraz moral.

Zaten hayatta beklediği mutluluğun gerisinde olan insanların (ki bu iki türlü olabilir: Ya gerçekten yetersiz bir mutluluğa sahipsinizdir, ya da beklentiniz çok yüksektir) hastalık halleri kendileri açısından çekilmez zamanlar olur. Normal zamanda farkında olamadığınız zevklere erişmek hastayken pek mümkün olmayacağından kıymetleri artar, vesaire; güzel bir yemek, gezip tozmak gibi zevklerden bahsediyorum. Bunun yanında; hasta olunduğunda aklına hastalıkla alakasız pek çok şey de takılabiliyor. Niçin hayattayım, 10 yıl önce ne hayal ediyordum, 5 yıl sonra ne olacak gibi. Birkaç saatlik istirahat, birkaç günlük bir işkence halini alıyor bu gibi durumlarda. Çevrenizdekiler de depresyonunuzda size yardımcı olabilirler tabi; babanız hasta olduğunuz için size kızabilir, hasta olduğunuzu saklamanıza ve belli etmemeye çalışmanıza rağmen o anlayıp bunu sinirini sizden çıkarmak için kullanabilir. Siz de buna karşılık ağzınıza geleni söyleyebilir ve düzenli olarak ettiğiniz dillere destan kavgalardan (yoksa savaş mı diyeyim?) birini yaşayabilirsiniz. İstirahat etmenin ızdırap haline geldiği böyle bir ortamda kendinize ait bir işte bile çalışıyor olsanız izin kullanmaz ve huzur bulmak için hasta hasta çalışabilirsiniz. Arkadaşlarınızın hastalığınıza gösterdiği ilgi ve şefkat beklentinizi karşılamaz sonra; “Allah’ım, neler oluyor!” diye isyanlara sürüklenirsiniz. Hasta olmak böylece fiziksel bir acı olmaktan çıkıp, ruhunu sıkıştıran bir karabasan halini alır insanın.


Her zaman bir çözümdür aklında “Biryerlere gidip hiç gelmemek” insanın. Ya yetmiyorsa artık o? Kesmiyorsa? Sefaleti derinlemesine yaşamak istetiyor depresyon; bir yerlere gidip hiç gelmemek, bir yerlerde kaybolmaya; bir gece uyuyup sabah her şeyi unutmuş olarak kalkma isteği, bir gece uyuyup hiç uyanmama tutkusuna dönüşüyor. Huzurun olmadığı bir yerde, kendinizi lanetlenmiş gibi hissettiğiniz bir hayatta bir de bunu yalnız başına göğüslemeye çalışıyor olmak, içindekini etraflıca anlatmak istememek; insanların sizden beklediklerinin dışına çıkmamak ve her zaman güleryüzlü insan olmaya çalışmak sanki artık katlanılmaması gereken bir durummuş gibi. Sanki, genç yaşta ölmek için fazla yaşlıyım artık.

İnsanların kendilerini korumak için birbirlerine oynadıkları oyunların ortasında bir yerde inadına tüm gardını indirmiş, kılıcını ve kalkanını uzaklarda bir yerde bırakmış öylece bekliyor olmak demek dışardan göründüğü gibi aklında çok feci hinlikler olan, güvendiği çok kuvvetli ve gizli bir yönü olan biri olmak değil. Bu bir inkar sadece; insan böyle de varolabilir. Ben böyle de varolabilirim. Şu an artık iyice biliyorum ki evet, varolunabilir aslında ama bu kolay yolu tercih etmemek oluyor. Bu saatten sonra da kolay yola giden kavşağa dönmek çok uzun zaman alacaktır.

Kısacası, insan herkesi bir sözüyle derin kederlerden uyandırabilecek kadar tatlı dilli; başkalarının acılarını küçümseyip onlara kurtuluş yolları boyunca eşlik edecek kadar kendine güvenli, aynı anda onlarca kişiye yetecek kadar güleryüzlü, kendi varlığını yoksayıp başkalarının varlığına değer katabilecek kadar özverili olsa bile; başkaları için yaptıklarından herhangi birine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez tüm bunlar. Çok güldürüyorsa güldürülmeye, omuz veriyorsa bir omza başını dayamaya, çok değer veriyorsa değer verilmeye, çok konuşuyorsa dinlemeye ihtiyacı olmaz mı insanın?

İtfaiyecinin evi yandığında kimse su dökmeyecek mi?

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

>27 Yaşında Emekli Olmak

>Lan! 84lüler! Bugün ne olacak biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi, hiç bir s.kimden haberiniz yok öylece oturun mal gibi kendi dertlerinize boğulup başka hiçbir şeyi iplemeyin aq. Bugün bizimle yaşıt, ama bizim hiçbir zaman gidemediğimiz yerlere gidip hiçbir zaman başaramayacağımız işleri başarmış birini emekliye ayırıyorlar. Bugün Discovery’nin son görev günü. Saat 8 gibi inecek.

Aslında anasının rahmine taa 1979’da düşmüş Discovery ama tabi uzay mekiklerinin gebelik süresi uzun oluyor haliyle. 30 Ağustos 1984’te doğmuş, başak burcu olarak dünyaya gelmiş; burcunun gezegenini gazete sayfalarından öğrenmek yerine taa gitmiş uzaya, yerinde bakmış. Tam 40 kez uzaya gitmiş, bir arkadaşa bakıp gelmiş. Uluslararası Uzay Üssü projesi kapsamında, anasından babasından gördüğü gibi davranmamış, gitmiş Ruslarla arkadaşlık kurmuş, ortak olmuş. Zaten şimdi de yerini Ruslar dolduracak Discovery’nin, bundan sonra onların mekikleri kullanılacak.

ABD’nin uzay programı kapsamında kullanmaya başladığı Discovery, adamlar ne kadar ekonomik kriz içerisinde bulunursa bulunsun, ne kadar siyasi çalkantı yaşarsa yaşasın mutlaka çalışmış, işine bakmış. Adamların beton gibi ekonomisi var. Halkının bir kesiminden tepki çekmesine rağmen uzay harcamaları hiç kesilmemiş. E düşünsene lan, zaruri değil bişey değil. Uzaya gitmesen ölecek misin? Ama adam Mortgage krizi dememiş, Afganistan – Irak dinlememiş, gömmüş parayı. Biz ne yaptık lan bu süre içerisinde?

Elde ne varsa sattık, 84’ten bu yana. Özelleştirme, yap-işlet-devret, bilmem ne derken elde avuçta hiçbir şey kalmamış. Ne olmuş onun yerine? Stadlar cillop gibi olmuş. Önceliğimiz o ya. Terör çıktı ortaya. Ülkenin cepheleşmeye başlamasının ilk adımıydı bu. Sanatçılar, polisler, sporcular, askerler; bilen bilmeyen ama yüzüne aşina olduğumuz herkes politikaya el attı. Siyasi partiler görüşlerini kaypaklaştırarak birbirlerinin seçmenlerine sulandılar; ülkede ideal diye bir şey kalmadı. Devlet eliyle üretim kalmadığı gibi, devlet devlete kazık attı; orman arazileri, telekomünikasyon ağları, doğal kaynaklar sudan ucuza satıldı falan fıstık. Sağ partiler yolsuzluklarını, üçkağıtlarını gizlemeye çalışırken dini kullanmaya başladı; sol iktidarlar da ekonomik alandaki beceriksizliklerini terör konusundaki adımlarla kapatmaya çalıştılar ama ne yolsuzluk bitti, ne terör bitti, ne ekonomi düzeldi. Planı, programı olmayan ülke, iyice çığrından çıktı, abuk sabuk kim varsa parti kurdu. İşadamı parti kurdu, millete ekmek arası döner dağıta dağıta yüzde 8 oy aldı. Din adamı parti kurdu, karısını sekrerteriyle aldattığı için adı çıktı. Eski polis parti başkanı oldu; gitti hem koskoca ANAP’ın hem koskoca DP’nin .mına koydu, bıraktı. Siyasiler yargıya, yargıdakilerle askerler siyasete el attı. Kısacası bombok hale geldi memleket biz doğduğumuzdan beri.

Discovery’nin inmesine şurda 1.5 saat bir şey kaldı. Şimdi bakıyorum da, işini bilmeyen çavuşluk yok, bilmediği boka burnunu sokmak yok; 27 yıl boyunca sadece kendi işini yaptı. Bir arıza çıkarmadı, bir kere surat astırmadı çevresindekilere. Şimdi emekliye ayrılıyor. Ayrıldıktan sonra hakkında kötü bir şey söyleyecek, “şunu da yapamadı” diyecek var mı? yok. Bizde öyle değil işte. Bizde makbul olanı; çalıştığında ayrı, emekli olduğunda ayrı, öldüğünde arkandan ayrı sövdürmek. Uzay mekiğinin yakıtı bor, bizim yakıtımız küfür-beddua. Ha o bor da bizden çıkıyordu; n’oldu o Zekeriya?

 
1 Yorum

Yazan: 09/03/2011 in Uncategorized

 

>Dekolteden Tahrik Olan Profesörler Ülkesi

>Boynunun kenarı görünüyordu. İnanır mısın; böyle içten dışa doğru titremeye, sarsılmaya başladım. sonra baştan aşağı süzdüm bi: Başörtüsünün kenarından bir tutam saç taşmış, her adımını attığında hop hop sallanıyordu böyle yukarı aşağı. Üstten iki düğmesi açılmış o pardesü, seksi olduğu besbelli vücut hatlarını saklamaya çalışıyordu ama hayalgücünü çok feci körüklüyordu o sallanan bir tutam saç. Dönüp bir de “Hayırlı günler efendim” deyince, anladım ki aranıyor. Yakaladığım gibi…

Tesadüflere mi inanalım arkadaş bu yaştan sonra? Herkesin kendi hayatında yaşadığı tesadüfler var evet; bireysel anlamda tesadüflere inanan ve güvenen bir insanım lakin tesadüfler toplumsal olarak yaşanmaz. Öyle bir dünya yok. Önce “Su testisi su yolunda…” diyen Hıncal, sonra CHP’li kadınlara “Bunlar tornadan çıkmış” diyen Tayyip, şimdi de bu kadın kurbanı tecavüzcülere koltuk çıkan dekan mıdır nedir o işte. Biri sansasyon peşinde, biri oy peşinde, biri de kaypaklık peşinde; yaranma derdinde. Bunlar bana tesadüf gibi gelmiyor. Bu bir trend. Türkiye’nin şu anki trendi; kadını aşağılamak.

Hayvanlık, öküzlük, aşırılık artık muhafazakarlık olarak adlandırılıyor bu ülkede; geleneklere ve dine bağlı olmak olarak. Ulan biz de aynı dine inanıyoruz, biz de aynı Kur’an’ı okuyoruz. Şu olanlara bak; bir kız canlı canlı gömülüyor, erkeklerle konuştu diye. Konuştu! Bu suçu işlettiğim 100lerce kız var. Tanıdığım tüm kızların canlı canlı gömülmesi lazım. Ha biri hariç, onunla konuşamadım. Neyse. Türkan Saylan başörtüsü düşmanı oldu, Ergenekoncu yapıldı. Türkiye’nin kızları ondan gördüğü hayrı Türkan Saylan’ı karalayanlardan gördü mü hiç? Yok, onu kimse sormaz zaten. Şimdi bir de dekolte, tecavüz için hafifletici neden haline getirildi bir profesör tarafından. Türkiye’de profesör olmak ne kolay lan.

Türkan Saylan’ı karaladık, kızlarımız mü’min kaldı. Ülke tam bölünüyordu, Hrant Dink’i vurduk; bölünmedi. Katilini bayraklara sarıp beraber fotoğraf çektirdik, birlik ve beraberlik perçinlendi. Erkeklerle konuşan kızı gömdük, namusumuz temizlendi. Rahibi katlettik; ülke misyonerlerin elinden kurtuldu, İslam’ın Türkiye’deki bekası sağlandı. Askerleri içeri attık, ülke daha güvenilir hale geldi. Gazetecileri hapse attık, basın özgürleşti. Buna tepki gösteren Amerika’ya sert yaptık, ikili ilişkilerimiz mis gibi oldu.

Ne kadar iffetli bir toplumuz lan biz. Son dönemde öyle bir iffetlendik ki, mankenlerin biri kucağından inmeden diğerini oturtan Hıncal bile Defne’nin ölümünü ilahi adalete bağladı. Uzun zamandır beynine kan gitmeyen Hıncal’ın düşünce sistemine göre acaba kendisi ilahi adaletten muaf mı? Erkeklerle konuştuğu için diri diri gömülen Medine de su yolunda kırılan bir testi mi? Dekolte olayını sormaya gerek yok zaten, Ece Gürsel’le takılmışlığı olan bir adam herhangi bir dişi hayvanın oturup kalkışından tahrik olabilir.

Sonuç olarak, yukarıda yazdıklarımdan kimsenin şikayeti olmayabilir. Lakin benim bir sıkıntım var; bu Profesör Orhan Çeker ile aynı ortamda bulunan binlerce kız var. Adam haykırıyor işte “Dekolteden tahrik oluyorum, dekolteli giymeyin; kayarım” diyor. Ya bu üniversiteye kızlar gitmesin, ya da bu adamı alsınlar buradan. Kızlı erkekli tüm öğrencilere de bir uyarım olacak; bu adam etrafınızdayken yere paranız düşse, almak için eğilmeyin. Mazallah…

 

>Öküzler Altında 20.000 Buzağı

>*: Sizce de hükümet karşıtı öğrenci hareketlerinin yumurta olaylarından sonra artık basında fazla yer almaması biraz manidar değil mi? Yani öğrenci hareketleri bakanlara yumurta atıldıktan, öğrenciler fişlendikten sonra da devam etti ama basında fazla yer bulmuyor artık. Yandaş gibi davransın veya davranmasın; öğrenci hareketlerine karşı gösterdikleri duyarsızlıkla tüm basın şu an hükümet yanlısı görünmüyor mu? Erzurum’da buluşmak ve sıkıntılarını paylaşmak için bir araya gelmeye çalışan öğrencilerin polis zulmü görmeleri basında sizce de gereğinden az yer bulmadı mı?

**: Dünyanın birkaç yerinde kısa aralıklarla derin çukurlar oluşması hiçbirinizin aklına Roland Emmerich filmlerini getirmedi mi? Amerika’dan da uzaylı videoları geliyor zaten birkaç aydır. Geliyorlar mı lan yoksa? Gerçekten piramitleri uzaylılar mı yaptı Daniken’in iddia ettiği gibi? Yoksa onbinlerce işçiyi aynı anda aynı işte çalıştırabilecek kadar gelişti mi inşaat sektörü Eski Mısır’da? Nil’in debisi hakikaten onlarca ton ağırlıkta taşları sallar üzerinde taşıyabilecek kadar yüksek miydi?

***: Nordic metal gruplar nasıl oluyor da en iyi metal müziği yapıyorlar? Yani metal müzik; işçi kesiminin ortaya çıkardığı protest bir ideolojiye sahip rock müziğin uzantısıyken nasıl olup da İskandinavlar tarafından bir anda benimsenip kollara ayrılıyor? Metal müziğin şu anda epic, death, nu, core, trash, epic, vs. çeşitleri var ve neredeyse tümünün çıkış noktası İskandinav şarkıcılar. Nasıl oluyor da en iyi gruplar ve şarkılar Bu bölgeden çıkıyor? Bunun İskandinav ülkelerinin dünyanın en yüksek intihar ortalamasına sahip ülkeleri olmasıyla bir ilgisi var mı? Kısaca metal müzik emekçinin, işçinin müziği mi; yoksa refahından ne halt yiyeceğini şaşıran elit toplumun müziği mi?

****: Melih Gökçek denen adam bir de belediye başkanlığı yapıyor güya; sabahtan akşama kadar twitterda. Danışmanına bırakmasın hesabını diye dua ediyor insan, danışmanı daha da beter! Adam gururu okşansın diye hesap açmış. Acaba belediye başkanlığı o kadar da zor bir iş değil mi? Yani bütün gün bilgisayar başında durarak da belediye başkanlığı yapılabiliyor mu? Yapılabiliyorsa Melih Gökçek’e niye katlanılıyor? Sıradan bir insan geçse belediyenin başına, o da bilgisayar başında yönetemz mi Ankara’yı? Şu anki haliyle Simcity oynamaktan daha zor görünmüyor. İktidar partisine kapağı atmış olmak, bir nevi cheat mode’u aktif hale getirmiş olmak değil mi zaten?

*****: Vaktiyle bilmemkim hocanın tarikatına katılmış babaannemin dediğine göre bir insanın yetişkin olduğu yaş 13’tü. Bundan bahsederdi sürekli. Yani evlenmek için, reşit olmak için gerekli yaş 13’tü. İngilizcede de “ten” (10), “eleven” (11), “twelve” (12)’den sonra sayılara abuk sabuk isimler verilmeyişinin; direkt olarak “thirteen”den (13) devam etmesinin nedeni aynı mı acaba? Yani aslında tüm kültürlerde ergenlik yaşı 13 olarak mı geçiyor? Bu abuk sabuk tarikatların empoze ettiği değerler acaba diğer dinlere inanan toplumların geleneklerinden mi ileri geliyor?

******: Tunus’ta başlayan olayların benzerinin Mısır’da da yaşanması sizce de biraz suni değil mi? Tamam, Tunus’ta yolsukluk diz boyu olmuş, insanlar açlığından kırılmaya başlamış falan ama; Mısır gibi daha bir halkına hakim ülkede sosyal tepkilerin küresel basına yansıyacak denli büyük boyutlara ulaşması biraz anlamsız olmuyor mu bir anda? Siz de sırada başka ülkeler olduğunu; ve bu ülkelerin elinde enerji kaynağı bulunduran ülkelerden biri veya birkaçı olacağını düşünmüyor musunuz?

Kafam çok karışık Zekeriya, ben nasıl uyuyacağım şimdi? Alkol mu alayım, süt mü içeyim, yoksa hiç bi halt yapmayayım mı? Şşt! Lan?!

Uyumuş…

 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part IX

>*Ya şimdi çok geleneksel oldu benim için aslında, kendimi tekrar ediyorum; yağmur yağıyor ve ben yine dışarda dolaşmak istiyorum ama o kadar yorgunum ki. Bir şey de yapmadım bugün, hergünküyle aynı şeyler; sabahın köründe kalktım, biraz daha uyumaya çalıştım ama beceremedim. Yatağa yattıktan sonra uyumak benim için 1-2 saat süren bir işkence. Uyku hafifliğinde ise Guinness Rekorlar Kitabına girebilecek derecede hassas biri olduğumdan; sabah saat 7:30da kalktıktan sonra 1 saatlik fazladan uyku için yatakta 2 saat daha geçirmem gerekir ki kalkma saatim neredeyse 10 oluyor bu vesileyle: Böyle bir hayat yok. Saat 10:30da kalkmak, benim yaşımda biri için yılda en fazla 3-4 kez yaşanabilecek bir ayrıcalık. Uyumayı da çok sevmem öyle. İhtiyacını duyuyorum; o ayrı. Yedi düvelle kavga ettim; daha fazlasından kaçtım. İnsanları kırmamak için insanlardan uzaklaştım ve stresle dolu bir günü daha tamamladım Elhamdülillah.

Konuşmayı umduğum insanları bulamadığımda yağmurun dostluğuna sığınmak yıllardır adet edindiğim bir davranış. Bir de koskoca ağaç dallarına inen koskoca damlaların çıkardığı kızgın tavada kaynayan yağ sesi yok mu o yağmurun çıkardığı; insanın aklına takılan tüm o problemlere duymak istediğiniz cevabı veriyor: “Sktiret, düşünme. Ne olacaksa olacak. Bir sigara yak ve sana sunduğum huzurun tadını çıkar.” Kendi kendinize özel bir insan olduğunuzu düşündüğünüz günlerde (ki bu düşünce aslında bir ilüzyondur; hiç kimse özel değildir çünkü herkes özeldir) kendinize olan güveni sarsan, sizi muhtaç hissettiren bir anda yağmur yağıyor olması; artık hangi yüce varlığa inanıyorsanız ondan size gelen bir işarettir; bana öyle geliyor en azından. Tanrı inancı da bu ihtiyaçtan ileri gelen bir şeydir zaten; değil mi?

Hayatta en çok korktuğum şey, birini kendimden soğutmak, sıradan hale gelmek ve sıkmaktır. Lanet olsun, bu korku nedeniyle çok insandan uzaklaştım ve “vefasız” damgası yedim. Yine de vazgeçilebilecek bir huy değil bu. İnsan kendine engel olamıyor; korkuyor insan alışılmış biri olmaktan. (30.01.2011 01:40 editi: olmuşum bile) Rutin hale gelmekten; kendini tekrar etmekten. Ve her ne kadar güzel sürprizlerle de karşılaşsa gün içerisinde hatırlanıyor ve sayılıyor olduğuna dair; insanların problemlerine çözüm sunduğu için değil; “o” kişi olduğu için ilgi görüyorsa da, kişi için önemli olan kendi istediklerinin ilgisine mashar olmak oluyor maalesef. Olmadığında da yağmurun kollarına sığınıyor insan; yağmur teselli ediyor.

Bu gün de diğer günlerim gibi zor, sıkıntılı, düşünceli ve hissettiğim gibi görünmediğim bir gündü. Neden bilmiyorum; kendi dertlerimi hep bir yana bıraktım ki insanların dertlerine çözüm bulayım, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak insanlara yol göstereyim; bu bir ego problemi olarak görünüyor olabilir, yapacak bir şey yok. İşte böyle olunca; insan derdine sahip çıktığı onlarca insana karşılık kendini birkaç cümleliğine de olsa dinleyecek birini arıyor günün sonunda. Herkes için dayanılacak bir omuz, sarılınacak bir kol, danışılacak bir akıl olsa da; sadece ve sadece yan yana oturup birşeyler anlatacağı birini arayabiliyor bazen insan. Kendini zorlayıp başkasına kol kanat gerse de, bir kuru muhabbete ihtiyacı olabiliyor. Ve bu muhabbeti istediği kişiyle yapma ayrıcalığına sahip olduğunu düşünebiliyor. İşte böyle anlarda insanın yardımına yağmur ve Camel koşmazsa, kimse koşmuyor.

İnsanın gerçek sevgilisi yağmurdur. Dert ortağı ise Camel’dır. Bunu aklınızda tutun.