RSS

Kategori arşivi: Zekeriya

>Pazartesi Neş’esi

>Bugün bir pazartesi ne kadar güzel olabilirse o kadar güzel başladı. 2 gündür karıştırmadığım gazete – haber sitesi ortamlarına bir girip bakayım dedim mesela. Pek çok şey öğrendim daha bu saatte:

Özge Özberk‘e göre bebeğin anneye ve süte ihtiyaç duyduğu en önemli zaman ilk altı aymış (hadi ya?). Yine de oğlunu ilkokula gidene kadar emzirmek istiyormuş (ÇÜŞ). Hayatı sorularla dolmuş bir anda, “Acaba mutlu mu? Acaba neden ağlıyor? Acaba ateşi neden çıktı?” gibi (altına s.çmıştır ondan ağlıyodur). Oğlu “Leo” pek pek keyifli bir bebekmiş, “arıza” çıkarmıyormuş. Anne olduğu için o kadar şeymiş ki. Gisele Bundchen Noel hazırlıklarındaymış. Noel aydınlatması için 7500 dolar masraf yapmış. Funda Arar‘ın havaalanı gibi bir sırtı varmış. Bacaklarının çok güzel olduğunu, bunu kullanması gerektiğini söylemiş imajcısı. Ne kadar evli olursa olsun herşeyi kocasıyla yapmak zorunda değilmiş. Tuğçe Kazaz bir daha evlenmem diyemeyeceğini söylemiş, dünya erkekleri sevinç ve coşkuyla karşılamış. Mesleğinin zirvesindeymiş. Mankenliğe erken başlamak büyük hataymış. Mankenlik mesleğinde öncelikle tanrının lütfuna ihtiyaç varmış. Azra Akın, İtalyan sevgilisine dili döndüğünce Türkçe öğretiyormuş. Kendisi de oyunculuğu Sabri Sarıoğlu’ndan öğrendiğinden bu durumda bir sakınca görmüyormuş. Bu arada İtalyan sevgili de, Azra Akın’ın performansından memnunmuş! Hülya Avşar, her şey çok rutinleşti diye sahnelere dönüyormuş; şimdi de sahneler rutinleşecekmiş, Gülben Ergen’le kavga etmeyi özlemiş falan. Ha bir de kızı vardı ya Zehra, o büyümüş. Sedef Avcı‘nın elbisesi gider borusundan esinlenerek dikilmiş. Bir yerini kaparken bir yerini açmalıymış elbise insanın. Sezen Aksu, Kanlıca’daki evinin tadilatı bitene kadar otelde kalacakmış. Tadilat 1 yıl sürecekmiş, artık nasıl hor kullandıysa evi. Rahmi Koç, Kıvanç Tatlıtuğ’a hareket çekmiş, Kıvanç “Hop hop, n’oluyo?” demiş. Sonra ben ne bileyim onun Rahmi Koç olduğunu mealinde açıklamalar yapma gereği duymuş. Erol Büyükburç eşinin yatağına gitmiyor, üstüne üstlük ölülerle konuşuyormuş. Hala saksı değilmiş. George Clooney belgesel çekmek için Sudan’a gitmiş; kafasına tükürmüşler, yarabbi şükür demiş. Arkadaşı vefat eden Doğa Rutkay, çocuğun kırkı çıkana kadar psikolojik tedavi görecekmiş.

Tüm bunları öğrenmenin verdiği mutlulukla, bilgi yoğunluğuyla kafamı kaldırdım bilgisayarın başından: Faturalar yatmamış, siparişler gelmemiş. Daha günün bu saatinde dilenciler kapıda kuyruk olmuş. Kafasında “Çocuğa hangi parayla üst-baş alacağız?” sorusu olan anneler, olmayanların binlerce katı olmuş. Yüzlerce insanın elektrik faturası borcu aylardır ödenmediği için elektriği kesilmiş. Pek çok kadın ne kadar evli olursa olsun dayak yemiş, hakaret görmüş. Tanrının lütfuna sahip olamayan binlerce kişi işsiz kalmış. Hayatının rutinleşmesinden sıkıntı duyan, sefaletin günlük yaşamının bir parçası haline geldiği sıradan insanlar intihar oranını artırmış. “Yalancı bunlar, bizden zenginler” diye kapıdan kovduğumuz dilenciler artık elbise, yiyecek, içecek de dilenir olmuş. Evinin camı kırılan adam, cam taktıracak parası olmadığı için naylon poşetler yapıştırarak camını kapatmış. Bilinç edindikleri andan beri psikolojik sorunlara sahip olan milyonlarca vatandaş, ömründe bir kez bile psikolog görmeden yaşamına devam etmek zorundaymış…

Bu hafta bitmez Zekeriya.

Reklamlar
 

>Lezzet Dudakları II: Meydan Pilsen

>
Bu akşam sizin için kendimi feda ettiğim mekan Gebze Meydan Pilsen. Size bardan sesleniyorum. Yani seslendiğimi düşünüyorum: Kafam o kadar güzel ki; bağırıp bağırmadığımı, seslenip seslenmediğimi yarın sorup soruşturarak öğrenebileceğim ancak.

Efendim; Gebze Meydan Pilsen, Mustafa Paşa Camii ile Atatürk Meydanı arasında kalan kısımda, Deniz Ticaret’in yanıbaşında bir Efes pabı. O kadar şahane, o kadar içten bir yer ki; normal bir hafta içi günde birkaç bişey içmek için gelip kah Fashion Tv, kah PowerTürk eşliğinde bira, rakı veya votka yudumlayabileceğiniz bir yer. Gebze’deki her mekan gibi buraya da kadınlar giremiyor. Yani bu yönde bir yasak yok; lakin girerse iyi sonuçlar doğurmayacağını tahmin ediyoruz.

Meydan Pilsen; koskoca Gebze’de alkol alabileceğiniz tek düzgün yer. Çok da şık bir menüsü var. Menüdeki en şahane seçenek et sote. O kadar acı olabiliyor ki, ertesi sabah g.tünüzden kan gelebiliyor; tavuk sote de aynı şekilde. İnanılmaz derecede acı ama bir lezzetli ki ellerinizi bileklerinize, kollarınızı da dirseklerinize kadar yiyebilirsiniz. Acının sebebi aşçı veya aşçının koyduğu pul biber değil; maalesef market alışverişini yapan, barmen ve aynı zamanda mekanın ortaklarından biri olan Okan. Kendisi biraz ayarsız ve ileri derecede acımasız olduğu için, biberlerin en kanırtanını, en acısını seçmeye and içmiş. Çok kaliteli bir de garson ekibi var: Hızlı konuşmasından pek bir şey anlaşılamayan Şükrü, kafayı bir dünya yapmış müşterilerle kurduğu verimli diyaloglarıyla tanınan Turgay ve kafası her daim müşteriler kadar güzel olan Vijdat. Özellikle menünün en alengirli seçeneğini Vijdat’a sipariş vermeyi deneyin. Çok eğlenceli bir deneyim olacaktır.

Meydan Pub’ı Meydan Pub yapan asıl özellik, barda dönen muhabbet. Barın ardında Okan veya büyük başkan Onur’un olması durumu pek etkilemiyor. Aslında Onur başkan olduğu zaman bara pek uğramıyorum; çünkü kendisinde agresif bir tavır var sanki. 2. biradan sonra bünyeme yerleşen densizliği Okan gibi soğukkanlılıkla değil de, halinden tavrından beklediğim gibi sağlı sollu yumruklarla karşılayacakmış gibi bir görüntüsü var. Yine de çevreden duyduğum kadarıyla şeker gibi biriymiş kendisi. Neyse; Okan barda durduğu zamanlarda kendisinin türlü dengesizlikleriyle karşılaşma şansını da elde etmiş olacaksınız. Meydan Pub’a Okan’ın bulunduğu bir günde gelip bara oturursanız kolonyayla ıslatılıp ateşe verilmenin, biranıza votka karıştırılıp t.şşak geçilmenin keyfine varabilir, kendisiyle iddiaya girip kaybetmenin mutluluğunu yaşayabilirsiniz. Dünyanın en antipatik Fenerbahçelisi olmasına artı olarak, bar müdavimleriyle girdiği +18 diyaloglarla da keyfinize keyif katacak, yeri gelecek sizi gülmekten altınıza s.çırtacaktır; emin olun.

Son olarak, Meydan Pilsen’de yapmanızı kesinlikle tavsiye edeceğim şey; kendinizi mekandakilere sevdirip bir bar müdavimi olabilmektir. Bar müdavimi olduğunuzda Yunus’un derin futbol bilgisine, Barış’ın üniversite maceralarına, Olcay ve Apo’nun muhabbetine, Deniz’in aşağılayıcı konuşmalarına, Emre, Süleyman, Ali Ceylan ve benim Vijdat’la girdiğimiz anlamsız diyaloglara, Zekeriya’nın sakarlıklarına, Okan ve Tombiş’in PES atışmalarına; en önemlisi de Eko’nun bol mezeli, rakılı sofralarına kaynayabilirsiniz. Gebze’de s.k gibi geçen bir günün ardından, kafanızdaki binlerce problem ve onlarca sorunu silip atabilecek, çözümü olan veya olmayan dertlerinizin üzerini bir geceliğine de olsa örtebilecek bir yer varsa, o da Meydan Pilsen’dir.

O kadar reklam yaptım; 1 yıl içkiye para vermem, haberin olsun Okan.

Hepinize iyi akşamlar.

 

>Lezzet Dudakları – I: Çarşının Ortasındaki Mado

>Bu akşam size Gebze Yeni Çarşı’daki Mado’dan sesleniyorum. Aslında uzun zamandır buradan sesleniyorum size ama hiç duyduğunuz falan yok. Kapalı mekan, ondan herhalde. Neyse; yaşadığım kuburvari kentten adımımı dışarı atmayalı bugün tam 5 hafta oldu. Ne güzel 500T’ye binip gidiyordum arkadaşların yanına; hiç olmazsa it gibi sağda solda sürtüyorduk. Her gün aynı sokaklarda gezip aynı yerlerde kahve içeceğime, haftada bir günlüğüne de olsa farklı sokaklarda gezip farklı yerlerde içiyordum aynı kahveyi. Zaten belli bir mekana dadanıp tüketme hastalığım var benim. 1 aydır Mado’dan çıkmıyorum. Ondan önce Ellade’yi tükettim, bir de Pusula’yı. Anlatmaya Mado’dan başlayayım dedim ben de.

Efendim, Gebze’nin Yeni Çarşısının ortasında, Halk Bankasına gelmeden hemen sağda bulunuyor Mado. İki katlı. Üst katında sigara içilebilecek bir balkonumsu kısım da var. O kadar sıcacık bir ortam ki burası, hemen başınızın üzerinden aşağı doğru bakan ısıtıcılar beyninizi kaynatıveriyor içerden. Duvarlardaki Filicori afişleri ve tavandan sarkan sonradan görme bir zevkin ürünü avizeler loş ve basık mekanda içinizi daraltabilir. Alçak, minicik masaları ve kıçınızı sığdırmakta zorlanacağınız koltuklarıyla adeta bir konfor yumağına benzeyen balkon kısmı benim kullandığım tek kısmı Mado’nun; geri kalanı için bir şey söyleyemeyeceğim.

Gelelim menüye. Menü oldukça geniş. Şimdi içindekileri saymanın bir alemi yok, zaten menüdekilerin yüzde seksenini bulamıyorsunuz gittiğinizde. Şu var mı? Yok. Bu var mı? Yok. E bi profiterol ver bari o zaman. İçecekler de ayrı bir konu; latte mi istediniz? Milkshake tadında, soğuk geliyor. En güzeli Türk kahvesi. Öyle bir tantanayla getiriyorlar ki Türk kahvesini, padişah gibi hissediyor insan. Falına bakılamıyor yalnız, nostaljik zarflı fincanlarda geliyor kahve, tabak yok; tepsiyle geliyor. Yanında bir bardak su ve o gün en az hangi tür çikolata satıldıysa ondan koyuluyor bir tane.

Yaklaşık 1 ay daha Mado’ya geleceğim inatla, sen her ne kadar bu durumdan hoşnut olmasan da Zekeriya. Ardından tekrar eski mekanları tüketmeye başlayabiliriz. Gebze’de yaşıyoruz oğlum, gidecek kaç yer var ki?

 

>Aç Karını Doyurmak

>* Bundan birkaç ay öncesine kadar annem 3 ayı annesi bir ev kadınıydı ve o üç ayı da bendim. Sabah kahvaltısında 1, öğle ve akşam yemeklerinde 2şer ekmek yiyen bir insandım. Ayrıca dışarı çıktığımda da yarım ekmek arası döner, hatta yarım ekmek arası yarım ekmek döner yiyerek nefsimin gıdısını okşuyor ve her ne hikmetse daha da büyümeyen g.tüm ve göbeğimin bir gün katlanan bir ivmeyle büyüyebileceğini hiç düşünmüyordum. Zaten öyle bir şey olmadı çok şükür ama nedir bu güven? Bilemiyorum Zekeriya.

Yemek yemek karşı konulamaz bir duygu. Rp oyunlarındaki gibi sandığı aç, içinde elma bul, çift tıkla; elma midede, health point olarak +5 alalım; bu kadar basit bir kavram değil. Bizde bu yöndeki duygu yoğunluğu atalarımızdan kalma ki, Türkçe’deki en saçma kelimelerden biri “yemek” olmuş bu yoğunluktan mütevellit. “Yemek” fiilinin önüne getirdiğimiz diğer “yemek” ne yediğimizi belirtecek güya ama içinden çıkılmaz, döngüsel bir durum oluşturuyor ve sanki rahatsız bir açlık dürtüsüyle sayıklıyormuşuz gibi çıkıyor ağızdan: “yemek yemek yemek yemek hıöğaaağ!”. Günlük dilde kullanılan deyimlerin çoğunda “yemek” var; kafayı yemek, dayak yemek, gol yemek, para yemek… Nasıl erkeğin kalbine giden yol yemek borusundan geçiyorsa, erkeği sinirlendirmek için de sindirim sisteminin öğeleri kullanılıyor sıklıkla; ağzına s.çayım, bok ye, gırtlağını s.keyim, vb. Kavgada yumruk aranmaz, her yere gelebilir savrulan bir yumruk, tekme, sopa veya nunçaku ama hedef bellidir; ya ağıza vurulacaktır, ya da karına ** . “Nasıl vurdum ağzının ortasına, kan getirdim şerefsizim” veya “Ulan gerildim gerildim böbreğine doğru bir vurdum, örümcek gibi büzüldü kaldı pezevenk” gibi kalıpları duymuşluğumuz çoktur.

Aynı zamanda kutsal, hassas bir ortamdır yemek yeme ortamı. Yemek yiyen birinin yanında burnunuzu karıştıramaz, osuramaz, öksüremez; cinsel münasebette bulunan sokak hayvanlarından, boşaltım sisteminizle ilgili sıkıntılarınızdan, birkaç gün evvel trafik kazası geçiren arkadaşınızın çevreye yayılan iç organlarından bahsedemezsiniz zira kusmak gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bunlardan neden bahsettiğimi soracak olursan Zekeriya, hiç bilmiyorum. Yazı buralara nasıl geldi, nasıl bağlanır hiçbir fikrim yok.

Başlarda bir yerde bahsettiğimi düşündüğüm üstün kişisel yiyiş performansıma * tekrar gelecek olursak, son aylarda gözle görülür bir düşüş var *. Yemek yemeyi kestikten sonraki 2 haftada 7 kilo verdim mesela, aradan geçen birkaç ayda da eskisine oranla 10 kilo daha az basınç uyguluyorum yere. Herkes “aaaa, nası verdin yaaaa, söleseneee” diye başıma dolandı ama maalesef diyeceğim şu ki tek çaresi depresyon. Depresyondayken insan yemek yemeye üşeniyor bir kere. Böyle derin, çözümsüz çözümsüz problemleriniz olsun boy boy. İlla bir beslenme programı istiyorsanız da söyleyeyim; sabah kahvaltısında su, öğle yemeği ve akşam yemeğinde de su. Üstüne de orta şekerli Türk kahvesi, yanına maden suyu. G.tünüz yiyorsa, buyrun deneyin. Tavsiye falan değil, sonra başımı ağrıtırlar falan “Kızım şu siteden okuduydu, 3 günde öldü” diye. “Denedim, kilo veremedim.” diyecek olan olursa da diyeceğim şu: ananın .mına çift tıkla, açılan menüden eşşeğin s.kini seç, sonra combine tuşuna bas.

Bir mübarek cuma gününe daha küfür ederek başlıyorsam, çok sinirlenmişim demektir. Beni daha fazla günaha sokma Zekeriya. Allah kabul etsin.

 

>Çalışmayınca Olmuyor mu?

>
Bırak oğlum lan boşver. Referandum falan sıkıldım, işim başımdan aşkın zaten bir boşluk buldum yazıyorum işte. Çatır çatır çatlıyorum lan sıkıntıdan. Çalışmak çok fena birşey.

Daha önce de bahsetmiştim, yazılarımı okuyan neyim varsa bilir kırtasiyem var benim. Okullar falan açıldı; bir sürü küçük çocuk, anne, baba, abla, kardeş, abi cinsi insan doluşuyor sabahın erken saatlerinden gecenin körüne kadar. Enerji sıkıntısı yaşıyorum. G.tü sandalyeye değmeyen bir insan olduğumdan, bedenim gittikçe ufalmasına rağmen ayaklarım çekmiyor yükü. Sinirlenmeyen, sinirleri olmayan bir insan olduğumu düşünürken daha şu saatte birkaç cinayetin, hatta toplu katliamın eşiğinden dönmüş oluşum; çalışmak kavramını ve insan ruhuna etkisini irdeleme ihtiyacı oluşturdu bünyemde. Napak Zekeriya, irdeleyek mi?

Çalışmak zorunda olmak insan için gurur kırıcı birşey gibi geliyor bana. Yani şöyle; tüm insanlık için. Yaşamak için çalışmak zorundasın. Sosyal çevre edinmek için çalışmak zorundasın. İtibar elde etmek için, huzura ermek için, PARA KAZANMAK İÇİN çalışmak zorundasın. Ortalama ömür 60-70 yıl. Bunun ilk on yılı işeyip s.çarak geçirdiğimiz ama buna rağmen annemizin bababımızın ya da bakıcımızın bize sanki şerbet işeyip çiçek s.çıyormuşuz gibi davrandığı ebelek bir dönem. Ardından ilkokul, ortaokul, lise, 2 aylık bir iş, üniversite. Hemen ardından haldır huldur işe gir, askere git, bilmem ne. La oğlum, ömür 60-70 yıl da, gitti işte en güzel zamanı… 40 yıl boyunca yılda 1 ay tatil yaptın, emekli oldun. Yaş oldu 60. Ölmediysen, yine işeyip s.çarak geçireceğin o döneme denk geldin. Bu kez etrafında anne baba yok yalnız; b.kunu papatya gibi koklayıp ossuruğunu şişeleyesin geldiği evladın var. O da seni ya sepetleyecek, ya da köpek besliyormuş gibi bakacak. Bu nasıl iş ya…

Gençlik dönemi, insanın sıkıntıya karşı en dirençsiz olduğu dönem (bazen insan olmadığımı düşünüyorum bu yüzden). İnsanın içinde bir yandan yapmak istedikleri, diğer yandan yapmaya gücü yetecekleri bir sağa bir sola çalkalanırken; düzenin dayattığı mecburiyetler, sokakta sıklıkla gördüğümüz 150 kg basan obez bayanların g.tlerini sıkan dar kot pantolonlar gibi sıkıyor gencecik ruhlarımızı. Pişik oluyoruz sonra; sinirler kaldırmıyor, agresifleşiyoruz, mantığımızı yitiriyoruz, yanlış mıyım Zekeriya? Para lan işte! Para için yapıyoruz hep. Sanki ömrümüzün ennnn güzel yılları 60-70lermiş gibi tüm hayat boyunca eşşek gibi çalışıp o yaşlara geldiğimizde rahat olmaya uğraşıyoruz. Geçiyor tren.

Bak şimdi; ben kafamı dinlemek istiyorum. Dükkana (samimice “tükan” diyorum, “a” ince; “Türkan” der gibi) insanlar geliyor, insanlar geliyor. Bir tanesi geliyor, bakıyor, beğeniyor, “Ne kadar?” diyor, hakkında bilgi alıyor, satın alıyor veya almıyor. İşi bittiğinde muhabbet ediyor bazen, bazen “Ay ne güzel biyer burası”, bazen “Şöyle şöyle şeyler yapsanız daha bi iyi olurmuş, böyle olmamış”, bazen de “Ay ne şeker şeysin sen, sevişelim mi?” falan diyor. Gidiyor sonra. Ne güzel oluyor işte öyle. Başka bir tanesi geliyor, “Sizde x ürünü yok, değil mi?” diyor. Sıkça rastladığım bir durumu örnek gösterirsem, “Sizde kitap yok, değil mi?” diyor mesela. Ense kökünden tek elle kavrayıp, dükkanın yarısını kaplayan kitap kısmına kafasını zorla çevirerek “Bunlar ne aq malı?” demek istiyorum mesela ben. Adam geliyor, Schindler’in listesi gibi listeyi dayıyor burnuma, hazırla bakalım diyor. 1 saat hazırlıyorum. “Ne kadar?” diyor. “Şu kadar” diyorum. “Ha tamam, fiyatını soracaktım zaten.” diyor, gidiyor. Ulan listesinden bakayım, söylesene! Ne sen 1 saat beklersin, ne ben 1 saat uğraşırım! İşte Zekeriya, bunlar bu toplumun emeğe saygısızlığından kaynaklanan şeyler. Bana gelip sinirlerimle mıncık mıncık oynayan bu adam da gidiyor bir yerde çalışıyor her gün. Bu adama da bana yaptığını belki çok daha fazlasını yapıyorlar. O da sinirleniyor tabii, lakin “Bana yapılınca gıcık kapıyorum, demek ki yapmamalıyım bunu başkasına” demek yerine, “Ulan bana yapıyorlar, ben de iflahını s.kecem ilk önüme gelenin” diyerek soluğu bende alıyor. P.zevenge bak!

Ben kendi işimi yapan biri olarak vır vır konuşup çıtı çıtı klavye ağlatıyorsam, özel sektördekiler ne yapsın? Patronun yöneticinin altında bir yandan işini yapıp bir yandan kapris çekmek, çay getirip götürmek, patron çocuğunu okuldan almak, müşteri yağlamak, müşterinin çocuğunu çişe tutmak, büyük hissetmişse g.tünü silmek falan. Mesela Ayşegül’den bahsedelim Zekeriya. Bir öğretmenin iş tanımının ne kadar geniş olduğunu ondan öğrendim. Satın alma, kayıt, popo silme, yemek yedirme, sekreterlik… Aldığı da kuş kadar maaştı. İsyan etti kız (hata!). Şikayet etti, söylendi. N’oldu? Şut. Ben şutlanmıyorum mesela, rahatım o konuda. Şimdi de girdi bir yere, haftada 7 gün iş. Küfür gibi, cumartesi sabah 9, akşam 9 Zekeriya! Çüş! Maaş? Biraz daha irice bir kuş, o kadar. Yine memnun değil; ama memnun olmak zorunda. Neden? Düzen böyle. S.kerim böyle düzeni. Bak mesela, ben de yanımda birini çalıştırıyorum. Ulan yorulacak, söylenecek, memnun olmayacak diye g.tümden ter akıyor akşama kadar. Böyle yapıyorum, çünkü az maaş veriyorum. Az maaş veriyorsam, çok çalıştırmaya da hakkım olmaz, değil mi? Herkes benim gibi olacak değil; hatta hiç kimse benim gibi değil gençler. O yüzden, çalışacaksınız, ve çalışma hayatına ne taraftan girerseniz girin, ilk önce kişiliğinize katmanız gereken özellik “sabır” olacak; anafikir bu.

Yazının buralara gelmesi 2.5 saat sürdü şu anda. Siz buraları okuyana kadar (okuduysanız eğer) düzensiz olarak alışverişe gelen şizofren müşterim geldi; sadece adımı öğrenmek için gelmiş. Yarım saat içerisinde caddenin başına kadar 4 kez gidip gelerek her defasında yine adımın ne olduğunu sordu. Her seferinde de bir başkası kimliğinde hem de. Onun ardından bir adam elinde listeyle geldi ve listede “Matkap ve tesbih” yazıyordu. Yok dedim. Az önce de Gebze’nin ne kadar ilkel, medeniyetsiz bir yer olduğundan yakınan bir bayan buradaydı, 5 dakika boyunca geri dönüşümlü malzemeden yapılmış defter ve kağıt satmadığım için azarlandım. Gitmeden önce de incelediği raflardan birkaçını yıkarak müthiş bir finale imza attı. “Durun, siz toplamayın önemli değil” dediysem de inatla toplamaya devam etti, ben de üstelemedim zaten. İşte, çalışmak zor iş. O yüzden:

1: Arkadaşlar, yoldaşlar, dostlar, kankiler. Sabırlı olun. Yorulmayın. Ne kadar bitkin, ne kadar perişan olursanız olun, kendinizi eğlendirmek için vakit ayırın. 4 saat uyku yetiyor da artıyor bile. 5 saat uyuduğum gün lanet ediyorum kendime artık; “Yuh aq!” diyorum, “Gitti eğlenmelik saat!”, çünkü kendinize ayıracağınız saat mutlaka ve mutlaka uykunuzdan gitmek zorunda. Ne kadar sinir bozucu, ne kadar yorucu olsa da, Zekeriya’nın da dediği gibi aynı birer hayvan gibi çalışacaksınız, yolu yok.

2: Lan! İşverenler! Ayşegül’ün hakkını verin, sigortasını kendine ödetmeyin. Bastırmayın bana ofisinizi. Yolunu da verin kızın. Zekeriya’yı da işe alın. Maaşı bol olsun. Yönetici falan yapın. Oraya da getirtmeyin beni. Gelirim.

3: Dinden imandan çıkarmayın insanı. Kitap var. Kalem var. Takke yok. Simit yok. Kırtasiye burası.

Sabah saat 8.30’da beraberimde getirdiğim kahvaltımı yapmak istiyorum artık. Açım a dostlar.

Ben yokken, erkek olanlarınız yandaki yavruyla ilgilensin isterse. Bayan olanlarınız da buna benzemeye çalışsınlar bence. Hali hazırda buna benzeyenler de bi mail falan atabilir bana.

Hayırlı işler.

 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi Part IV

>İSTİKLAL’DE BÜYÜK SATIŞ

Eşşek kadar adam olmama rağmen (ki bu kalıbı çok kullanıyorum, inanamıyorum galiba büyüdüğüme) sözlükte şuku topladıkça, bloğumun okunduğunu gördükçe bir şımarıyorum, bir yılışıyorum ki o kadar olur. Hatta bloğuma yapılan ilk yorumu arkadaşlarıma gösterdim, ablama baskı yaptım girilerime artı bassın diye (basmadı lan); çevre halkı benim aniden sosyalleşen asosyal ayı tavırlarımdan fazlasıyla şikayetçi durumda. Öylesine rezil, öylesine laçka haldeyim ki; herhalde girilerimin perişanlığına bakıp özelden mesaj atanlar verdiğim cevapları görünce kız olduğumu düşünmüşlerdir. Durum böyleyken, hiçbir şey yazacak halim yok ama bekleyenlerimiz varmış; kırk yılın birinde yazdıklarımızı okumak isteyen insanlar çıkmış, onları da soğutmayalım kendimizden. Bir değişiklik, bir tarz yapalım bari:

Efendim, bugün size İsveç konsolosluğunun yanıbaşındaki Gloria Jean’s’den sesleniyorum (reklamdan para almadım). Sıcak, samimi ortamı ve dayanılmaz lezzeti şu an hiç mi hiç s.kimde olmayan bu mekana körlemesine girdim zaten. Hayatımda ilk defa Gloria Jean’s’de bişeyler içiyorum. Starbucks’ı da burasıyla beraber ele alırsak, bu tarz café olayları benim damak zevkime göre değilmiş. 10 gün önce buluşmak için sözleştiğimiz ve bir gün önce nerede ne zaman buluşacağımızı kararlaştırdığımız arkadaşımla planı nihayete erdirmek adına taa Gebze’den, bir medeniyetler ittifakı projesi olan 500t ile 4.Levent’e geldim. Ramazan günü Şifa Mahallesi’nde otobüsü beklerken gizli kapaklı içilen sigara, otobüse binince çiğnenmek amacıyla üretilmiş olmasına rağmen tepki görme korkusuyla damağın tavanına sıvanmış sakız, aradan geçen birkaç kilometrede yerini pervasızca cak cak sakız çiğnemeye, çantadan çıkarılan su şişesini kımız içen Erol Taş gibi sağa sola saça saça kafaya dikmeye terk ediveriyor. İşte böyle bir vasıta 500t; doğu ile batı kültürü arasında bir köprü. Neyse efendim; 4.Levent’te inilir inilmez yakılan sigara, pıt pıt vurarak düşürülen köz, “lan hayvanın evladına bak lan sigarayı plastik çöp torbasına atıyor” bakışları arasında tehlikesiz izmariti çöpe sokuş ve ardından metro. Aa bak aklıma geldi, hemen önümden metroya doğru ilerleyen adam bu abdest lavabosu gibi çöp tenekesinin içerisinden bir kağıt alıp cebine koydu, şaşırdım bak. Sonra, metroyla Taksim Square. Arıyoruz arkadaşı. Nerde? Kadıköy… Bir arayıp söylemek, bir mesaj atmak falan tabii ki yok. Bir gün öncesinden de tahmin edip kendisine de belirttiğim gibi g.t gibi ortada kalma durumu hayata geçmiş oldu böylece; bekliyordum böyle birşey olmasını ama tabi insan beşer, kuldur şaşar. Uzun zamandır sinirlenmediğim kadar sinirlendiğimi itiraf ediyorum burada, yine uzuuuun uzun saçma sapan konuştum telefonda. Kızdırmayın oğlum beni. Saçmalıyorum kızınca, haklıyken haksız oluyorum. Alışılmadık bir durum değil; beklenmedik bir amcanın misafirliğe gelmesi durumu yaşanmış, acil müdahale gerektiriyormuş falan filan. Yahu can kurban amcaya, başımla birlikte, ona birşey demiyorum. E telefon var be.

Çaresizce yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya incelenen telefon rehberi: iki kişi var civarda. İlkini aradım (Emre), belki pes eder kapatır diye umdu ama direndim; yedinci çalışta açtı telefonu. Napcan dedim, evdeyim dedi. Çıkmican mı dedim, Zekeriya var onu ara dedi. Sktir git başımdan dedi kısacası. Desin o birşey değil. Ama Zekeriya sinemada kardeşim. 2 saat var çıkmasına. “mnsktymnin” diye söylene söylene sırtımda laptop, don, atlet, defter, kitap yüklü heybeyle başladım İstiklal’de ilerlemeye. X ışınlı bakışlarla smultane olarak sigara içip internete girebileceğim bir yer bakıyorum. Ulan bir kalkın yer verin asabım bozuk! Yok. Mal gibi bakıyorlar suratıma. Yürü Allah yürü, en sonunda geçtim sigarasından, bari internete gireyim diye geldim Gloria Jeans’e. Gururlanmasın yani, mecburiyetten geldim.

Şu an kendimi Mehmet Yaşin gibi hissetmiyorsam ne olayım. Buranın Latte’si çok köpüklü, kahverengi – beyaz falan. Büyük boy olunca biraz sıkıntı oluşturabiliyor. Yarısına gelmeden barsaklarım bir buruldu ama kalkamıyorum, yalnız bırakmak istemiyorum makinemi. Hizet güleryüzlü, çalışanlar ilgili falan ama gelgelelim ben sevmiyorum latte falan. O yüzden benim gibilere diyorum ki gelmeyin Gloria Jean’s’e. Starbucks’a da Kahve Dünyası’na da gitmeyin. Ben yaparım size kahve. Fal da bakarım. Bir kuruş para da almam. Mis gibi Türk kahvesi var, ne lattesi, espressosu lan?

Zekeriya geliyormuş, o yüzden bitsin bari. Günün anafikri olarak da şunu söyleyeyim; s.klemeyin hacı. Takmayın kafaya. Eloğlu takmıyor. Sinir falan yapmayın, sonra “ben haklıyım, sen haksızsın” derken g.tünüzle minare devirebiliyorsunuz. Sonra da “vay efendim niye bana saygısızlık değil mi bu, ben böyle mi yapıyorum insanlara” gibi kendinizi yemeyin, ağzınıza s.çarım. Çok ezik bir davranış o. Azıcık saygınız olsun kendinize. Sonra titizleniyor insan, herkesin yaptığının altında bir mana arayıp mikro boyutlarda saygısızlıklar keşfediyorsunuz muhatap olduğunuz insanlardan size doğru gelen. Şunu belirteyim: Siz de aynen onlar kadar saygısızsınız. Sadece size saygısızlık ettiğini düşündüğünüz kişilere değil, saygısızlık etmeyenlere saygısızlık yapıyorsunuz. Onlar size çemiriyor mu? Hayır. Siz de çemirmeyin.

Aha Zekeriya.

Hadi iyi akşamlar.