RSS

Etiket arşivi: sinir

Beni Bıçaklar mısınız?

Mayıs ayına girince bi halt olacak zannetmiştim ama havalar yaklaşık bir 6 aydır aynı. Bu aq yanardağı patladı ya, onun yüzünden 2 sene havalar hep böyle Çin işkencesi gibi olacakmış. Sabah serin, akşam serin, öğlen serin, gece soğuk; güneş yok! Arkadaş bu yanardağ niçin bizim g.tümüzde patladı ki şimdi? Taaa anasının örekesinde patlamış, bizim niye asabımızı bozmaya çalışıyor lan bu? Savaş açalım lan İzlanda’ya. Olmadı satın alalım. Kanal İstanbul’a harcanacak paranın 5te 1ine alırız şerefsizim. “Lan ta elinin köründeki İzlanda’yı alıp ne yapacaz?” demeyin, bulunur elbet yapacak bir şey. Kanal İstanbul’la ne yapılacaksa, İzlanda’yla daniskası yapılır.

Hava öyle o.ospu çocuğu ki; yarım saat boyunca karanlık, sonra 1 dakika için her taraf ışıl ışıl oluyor. O bir dakika bitince hadi bakalım tekrar karanlık… Bitemedi şu kavanozda yaşama hissi. Sanki böyle kooooskocaman bir kavanozun içindeyiz, arasıra 1 dakikalığına kapağını açıyorlar “Azıcık hava alsın lan” diye, ondan sonra tekrar kapanıyor. Kapının önüne çıktım, kafamı yukarı kaldırıp “Açık kalsın lan!” diye bağırdım, şahitlerim var. O kapağı açıp kapatan her kim ise beni dinlemedi. O güneşten de 1 dakikalık faydalanamıyorum ki ben arkadaşım! Bulut izin verse bu abuk sabuk binalar izin vermiyor! Ya sıkıldım, bunaldım, delirmek üzereyim ve bir şeylere zarar vermek istiyorum. Olmadı kendime. Hani işin günah kısmı falan olmasa dalacağım birilerine. Ya da atmak istiyorum bir yerlerden kendimi ama ölürüm mölürüm şimdi gereksiz bir hareket olur. Çok rica etsem beni bıçaklar mısınız? Karşılık da vermem.

Ben içimdeki daraltıdan, nefes alacak yerim kalmadığından bahsederken bugün bir çılgın projeden daha haberdar oldum. Efendim; İstanbul’da karşı yakada “Uskumruköy” diye bir yer varmış. Oraya 1 milyonluk bir şehir kurulacakmış. Aynı şekilde bir 1 milyonluk şehir de Anadolu yakasına. Ne güzel, şehir kurulmadan evvel kaç kişinin yaşayacağına da karar veriliyor. Zaten kaç çocuk yapacağımıza da karar verildi. İşte; anne-baba, topla onları. Kaç etti? İki. 3 tane de çocuk? 5 oldu. Böl 1 milyonu 5’e; kaldı mı 200bin? 200bin aile yaşayacak demek ki. Üstad bir de şöyle demiş:

-“Amaç İstanbul nüfusunu arttırmak değil, birileri bunu speküle ediyor (tabi canım, gelecek buraya 1 milyon kişi; 1 milyon başka kişi de sınırdışı edilecek zaten). İstanbul’un birinci derecede deprem tehdidi altında olduğunu unutmayınız. (O yüzden deniz kenarına 1 milyonluk bi şehir kuruyoruz ki, deprem olduğunda kurtarma çalışmalarıyla vakit kaybedilmesin; boğularak ölüversinler.) İstiyoruz ki o çirkin yapılaşmalardan kurtulmak istiyoruz. Deprem olduğu zaman belki yüzbinlerce insanın ölümüne neden olacak yapılanmadan İstanbul’umuzu kurtaralım istiyoruz (O çirkin yapılaşmaları babam yaptıydı vaktinde. Gecekondulara elektiriği suyu da amcamın oğluyla birlikte bağladık. Tapuları da elbette ki biz verdik.)”

Ayranımız olmadığı halde s.çmaya atla gidişimizin nedeni olan BU zihniyetin bize aşıladığı hazırcılık ve dış – iç borçlanmadaki önü alınamaz yüzsüzlüğümüz önümüzdeki dönemde de süreceğe benziyor saygıdeğer abilerim. İnsanımız “iş” yerine “aş” tercih ederken, hükümetimiz de önce tarlasının yanıbaşına fabrika açılacağı söylentisi çıkan köylü gibi elinde avucunda ne varsa haraç mezat sattıktan sonra, eli baba parasına alışmış oğulun gözü karalığıyla astronomik meblağlar gerektiren skindirik projeler peşine düştü. Pardon ama, bizi batıran bu değil miydi zaten? “Ah ah nasıl yıktılar bizi, kendi içimizden vurdular!” diyerek önceki dönemlerin şehirleşme anlayışına çemkiren sayın Başbakan; sen de burada belediye başkanı değil miydin? Senin döneminde de katlanarak artmadı mı nüfus? Kaçak konut? OY!? Senin kafandan olmayanlar ne ara yönetti ki o şehirleri? Çok afedersiniz ama yepisyeni cumhuriyetin .mına koydunuz 100 sene geçmeden, daha ne kadar koyabilirler ki dedikçe daha da koydunuz. Önünüzü alamadık.

Bi taneniz çıkıp abuk sabuk “Bakın lan ne geldi aklıma” diyerekten bir şeyler anlatır, biriniz yok çikolata yok püskevit; yerel dilimi kullanayım derken .aşak oğlanına çevirir kendini. Bir diğeri yine elinde belge “Lan bak açıklarım! Lan! Açıklarım diyorum!” şeklinde hiiç de beceremediği biçimde atarlı, giderli. Yahu hava basık, güneş yok, deliriyorum lan bi sktirin gidin! Bağırtmayın şu otobüsleri minibüsleri sokaklarda!

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Fortress Of Solitude – IV

Hasta olmak derken kastettiğim buydu işte. Aldığı nefesin farkında olmamak, yediğinin tadını alamamak değil sadece; ben hasta olduğumda beklediğim ve aldığım bunun çok daha fazlası. Hasta olduğunuz zaman içinizde hiç hasta olduğunu gizleme ihtiyacı doğmuyor mu? Doğmuyorsa, çevrenizde sizin aciz bir anınızda yanınızda olacak birilerine sahip olmanızdan kaynaklanıyordur. Bu anormal bir durum değil, normali bu. Sadece bunun için hastalanmak isteyen insanların varolduğunu biliyorum. Son derece mantıklı bir davranış olur. Biraz şefkat, biraz ilgi, biraz moral.

Zaten hayatta beklediği mutluluğun gerisinde olan insanların (ki bu iki türlü olabilir: Ya gerçekten yetersiz bir mutluluğa sahipsinizdir, ya da beklentiniz çok yüksektir) hastalık halleri kendileri açısından çekilmez zamanlar olur. Normal zamanda farkında olamadığınız zevklere erişmek hastayken pek mümkün olmayacağından kıymetleri artar, vesaire; güzel bir yemek, gezip tozmak gibi zevklerden bahsediyorum. Bunun yanında; hasta olunduğunda aklına hastalıkla alakasız pek çok şey de takılabiliyor. Niçin hayattayım, 10 yıl önce ne hayal ediyordum, 5 yıl sonra ne olacak gibi. Birkaç saatlik istirahat, birkaç günlük bir işkence halini alıyor bu gibi durumlarda. Çevrenizdekiler de depresyonunuzda size yardımcı olabilirler tabi; babanız hasta olduğunuz için size kızabilir, hasta olduğunuzu saklamanıza ve belli etmemeye çalışmanıza rağmen o anlayıp bunu sinirini sizden çıkarmak için kullanabilir. Siz de buna karşılık ağzınıza geleni söyleyebilir ve düzenli olarak ettiğiniz dillere destan kavgalardan (yoksa savaş mı diyeyim?) birini yaşayabilirsiniz. İstirahat etmenin ızdırap haline geldiği böyle bir ortamda kendinize ait bir işte bile çalışıyor olsanız izin kullanmaz ve huzur bulmak için hasta hasta çalışabilirsiniz. Arkadaşlarınızın hastalığınıza gösterdiği ilgi ve şefkat beklentinizi karşılamaz sonra; “Allah’ım, neler oluyor!” diye isyanlara sürüklenirsiniz. Hasta olmak böylece fiziksel bir acı olmaktan çıkıp, ruhunu sıkıştıran bir karabasan halini alır insanın.


Her zaman bir çözümdür aklında “Biryerlere gidip hiç gelmemek” insanın. Ya yetmiyorsa artık o? Kesmiyorsa? Sefaleti derinlemesine yaşamak istetiyor depresyon; bir yerlere gidip hiç gelmemek, bir yerlerde kaybolmaya; bir gece uyuyup sabah her şeyi unutmuş olarak kalkma isteği, bir gece uyuyup hiç uyanmama tutkusuna dönüşüyor. Huzurun olmadığı bir yerde, kendinizi lanetlenmiş gibi hissettiğiniz bir hayatta bir de bunu yalnız başına göğüslemeye çalışıyor olmak, içindekini etraflıca anlatmak istememek; insanların sizden beklediklerinin dışına çıkmamak ve her zaman güleryüzlü insan olmaya çalışmak sanki artık katlanılmaması gereken bir durummuş gibi. Sanki, genç yaşta ölmek için fazla yaşlıyım artık.

İnsanların kendilerini korumak için birbirlerine oynadıkları oyunların ortasında bir yerde inadına tüm gardını indirmiş, kılıcını ve kalkanını uzaklarda bir yerde bırakmış öylece bekliyor olmak demek dışardan göründüğü gibi aklında çok feci hinlikler olan, güvendiği çok kuvvetli ve gizli bir yönü olan biri olmak değil. Bu bir inkar sadece; insan böyle de varolabilir. Ben böyle de varolabilirim. Şu an artık iyice biliyorum ki evet, varolunabilir aslında ama bu kolay yolu tercih etmemek oluyor. Bu saatten sonra da kolay yola giden kavşağa dönmek çok uzun zaman alacaktır.

Kısacası, insan herkesi bir sözüyle derin kederlerden uyandırabilecek kadar tatlı dilli; başkalarının acılarını küçümseyip onlara kurtuluş yolları boyunca eşlik edecek kadar kendine güvenli, aynı anda onlarca kişiye yetecek kadar güleryüzlü, kendi varlığını yoksayıp başkalarının varlığına değer katabilecek kadar özverili olsa bile; başkaları için yaptıklarından herhangi birine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez tüm bunlar. Çok güldürüyorsa güldürülmeye, omuz veriyorsa bir omza başını dayamaya, çok değer veriyorsa değer verilmeye, çok konuşuyorsa dinlemeye ihtiyacı olmaz mı insanın?

İtfaiyecinin evi yandığında kimse su dökmeyecek mi?

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,