RSS

Aylık arşivler: Ağustos 2010

>2010: A Ramazan Odyssey

>Meğer yaz günü oruç buymuş. Nasıl bir uyku bastırdı anlatamam. Ayağa kalksam, duracak halim yok. Otursam, kesin uyurum. Canım fena halde sigara istiyor. Çok susadım. Bir tek karnım aç değil işte. Sokaklarda insan yok. Birkaç kişi geçiyor işte zombivari hareketlerle. Acaip sessiz. Bilgisayarın fanlarının sesi beynimin içinden geçiyor. Kafam öyle ağır ki şu an kontrol edemiyorum, boynumun üstünde salınıyor sağa sola.

Akşam acaba yine Çağrı’yı verecekler mi? Anthony Quinn’i görebilecek miyiz yine her Ramazandaki gibi? Sofranın başında ezan okunsun diye beklerken dalgınlığa gelip ağzımıza bir parça peynir atacak mıyız, hep beraber gülecek miyiz ardından? Ezan okunur okunmaz tangır tungur çatal – kaşık sesleriyle dolacak mı ev? Haberlerden veya dedikodulardan ziyade “Tuzu versene? Su ister misin? Arkasına ne var?” gibi olacak mı masadaki muhabbetler? İlk önce pideler mi tükenecek? Şişkin göbeklerle sofradan nasıl kalkıp da ellerimizi yıkayacağımız konusunda sorun yaşamayacak mıyız? Babaanne, sobanın üzerinde kestane yapmayacak mı yatsı namazından sonra? Yoksa sobanın üzerine portakal – mandalina kabuklarından filo mu yapacak? Hiç sanmıyorum. Olması muhtemel durum şu:

Ezana 5 dakikadan az bir süre kala eve girilecek. Odaya gidip televizyon izlenecek. Anne “Gel hadi şimdi okunacak ezan” diye seslenirken baba homurdanıyor olacak. Ezan okunmaya başlayacak fakat televizyon izlemek daha çekici gelecek birkaç saniyeliğine de olsa. Sofraya oturuulacak. Kimse kimsenin suratına bakmıyor olacak o anda. Öküz gibi yenecek o çorbalar. Sonra baba kalkacak masadan, ara verecek az yemek için. Anne oğul yalnız kalacak yemklerin başında. Yine hiç ses çıkmayacak; belki “İlk önce hangisinden yiyeceksin?” Parmakla gösterilecek tencere. Toplamda 10 dakikayı geçmeyen bir yemeğin ardından üste birşeyler alınıp evden çıkılacak. Kimseyle tek kelime laf etmeden. Sokağa çıkarken sorulacak kendi kendine, normal zamanda değil de hep Ramazanda aklına gelen ve sadece Ramazanda insana haklılığını sorgulatan sorular:

“Ne zamana kadar devam edecek bu “hayatımı mahfettiniz” duruşu? Gerçekten haklı mıyım? Ben bir adım atsam nasıl olur?”

Arkadaşlar görüş alanına girdiğinde bir durulur; “acaba” denir. Sonra büyük ihtimalle başka zamanlarda hiç açılmayan konuları kendi kendine sabahlara kadar tartışmak için görülmeden uzaklaşılır. Biraz haksızlık bulur insan kendisinde. Biraz da karşı tarafın hatalarının bilinçsiz olabilme ihtimallerini değerlendirir. Gecenin köründe daha bir anlayışlı, belki güleryüzlü eve dönülür. Kapıdan içeri girildiği anda o yumuşayan yerlerimiz tekrar kaskatı olur, nefret edecek nedenler sıralanır gözümüzün önünde. Hızla kendi işimize bakarız; dişleri fırçala, duş al, yat. Zaten eve gelindiğinde kimseyi de ayakta bulamazsın. Onlar da çoktan yatmıştır.

İşte Ramazan’ın eski haliyle yeni hali arasındaki fark bu. Sanki misyonu değişti aradan 10 – 15 yıl geçince. Eskiden evin en huzurlu, en mutlu anlarına fon yaparken şimdi bizi yargılıyor, kendi kendimizle hesaplaşmaya zorluyor gibi; hikmetinden sual olunamayacak bir fon ile: Din. Gerçekten kendinizle hesaplaşmak ve sizi sürekli gergin, agresif, huzursuz, tedirgin, mutsuz yapan pis duygudan kurtulmak adına sürekli doğruluğunu savunduğunuz o saçma sapan şeylerin gerçekten de yanlış olduğunu görmek sizi korkutmayacaksa ve huzuruna değer veren, başkalarından değer görme ihtiyacını absürd hareketlerle örtmeyen biri haline gelmek istediğinizi artık kabullenebilirseniz; birşeylere başlamak için en iyi zaman bu zaman.

Hayırlı Ramazanlar.

Reklamlar
 

>Ramazan Duası

>
Beynim kulaklarımdan akıyor, bu sıcaklar ağzıma s.çtı. Allah’ım bizi mi deniyorsun? Deneme. Ne olur deneme. Zaten çekilir yanı yok buraların, bir bunalım bir depresyon sarmış herkesin içini dışını; yapma. Zamanı gelince iyice yanacağız zaten.

Sıcak tezahürü olarak yaşadığım en yoğun şey dayanılmaz bir sinir hali şu aralar. Hani diyorum biri bir laf etse de anasına avradına sövsem, taşlarla sopalarla dalsak birbirimize gibi. Normalde hiç yapamayacağım, yapmayacağım birşey ama canı istiyor insanın. Ahlaksız, terbiyesiz olmak istiyorum bir süreliğine, en azından bu sıcaklar bitene kadar ama bir de Ramazan geldi. Hey Allah’ım ya…

Duadır bu kısım: Allah’ım sen zıvanadan çıkmadan şu yaz mevsimini bitirmek nasip eyle. Sabır ver, dirayet ver, akıl ver eksiği olanlara. Günahlarımızı, taşkınlıklarımızı sıcağa ver; sevaplarımızın küsuratlarını yukarı tamamla. Hata edenlerimize özür dilemeyi, özür dilenmeyenlerimize umursamazlığı öğret. Aşırı gururun zararlarından bizi koru. Ağızdan çıkanları kulaklara duyur. Hatalarını telafi edemeyenleri pişmanlık duygusundan azad et. Yardım edenlerinden yardım istemeyen kullarına yaşama imkanları tanı. Eski dostlarından bıkanların karşısına daha iyi yenilerini çıkar. Kullarına sevgi ve ilgi görmenin korkulacak birşey olmadığını göster, hata yapmanın da.

Amin.

 
 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part III

>MULTİDEPRESAN

Yalnızlıktan bahsedince aklınıza gelen, insana kendisini değersiz hissettiren o hiçkimse tarafından aranmama – istenmeme – hazzedilmeme durumu ise, bendeki o değil; ilk önce o yanlış anlaşılmayı düzeltelim arkadaşlar. “Geçer be hacı” ya da “Takıldığın şeye bak şekerim” çözüm sunan söylemler değil. Ben sizin gibi insanlara bile bu tür cümleler kurmuyorum. Çözümü de sizde aramıyorum zaten, akıl verdiğim insanlardan akıl alacak değilim, kaldı ki akıl falan da aramıyorum. Benden aldıklarınız sadece benim yaşadıklarımdan aldığım dersler ve etrafı biraz dikkatlice izledikten sonra herkesin varabileceği yargılar. Almaya devam edin, çünkü siz ne benim aldığım dersleri alabilirsiniz, ne de beyin fonksiyonlarınız etrafınızdakileri izleyip yorumlamaya yeter.

Yaşımın sizinkine denk, hatta çoğunuzdan küçük olması biraz zihninizi karıştırmış anlaşılan. Yirmili yaşların ortalarında olmak demek, pek çok insanın otuzundan sonra yapmak isteyeceği şeyleri yapmak istememek demek değil. Büyümek isteyen küçük adam sendromu yaşıyormuşum gibi davranmanız beni değil sizi aşağılıyor kısacası; her gün usanmadan o büyümüş de küçülmüşe soruyorsunuz ne b.k yiyeceğinizi. Hala g.tünü silmeyi öğrenemeyen çocuklarsınız. Benim çevrenizdeki varlığımı bir şans olarak görmüyor olmanız çok doğal, benden önceki hayatınızı hatırlamıyorsunuz bile artık. Hayatınızı bu kadar kolaylaştırdıktan sonra “Afferin benim yavruşuma” muamelesi görmek kanıma dokunuyor artık, bilin istedim.

Şimdi, o büyüttüğünüz minik minik problemleri ağlaya ağlaya anlattığınız küçük adamın problemini dinleyip “ay yazııııık!” veya “amaaan, geçer şekerim boşver çok düşünme” deme hakkını kendinizde nasıl gördüğünüz ayrı bir konu; pimini çekip kucağıma attığınız o sorunlar çözülmüyor mu? Çözülüyor. Peki nasıl oluyor da, beni sizin için değerli kılan hatalardan aldığım dersler iken, sizin hatalarınızdan almanız gereken dersleri sizin yerinize ben alıyorum? Mal mısınız? Aranızda gelişme gösterenler de var, hatta sürekli üzüldüğüm ve çabamın maksimumunu gösterdiğim; ders aldığı halde gereğini yapamayanlarınız ve bundan dolayı acı çekenleriniz var. Kısacası uğraşmaya değecek olanlarınız tek tük de olsa hala mevcut. Saçma sapan problemlerle kafamı s..en baskın çoğunluğa yazıyorum; daha fazla kendinizi küçültmeyin. İnanmak istemeseniz de eşşek kadar insanlarsınız. Hiç de utanmıyorsunuz. “Bidi bidi bidi, derdi de mi varmış?” biçimli tavrınız, hıyar gibi size yardımcı olmamı engellemeyecekse de o temel farkların en büyüğü olarak gördüğünüz nesil farkı; “Ben size demiştim, hayata geç kaldınız” cümlesini duyduğunuzda kulaklarınızdan kan getirecek, haberiniz olsun. Çevremde sizinkinden daha gerçek, daha acil ihtiyaçları olan insanlar var. “Abi karı bana sert yapıo, naptım ki ben?” veya “Çocuk beni iki gündür aramıyoo, niyee?” gibi sorularınızın cevabı aslında benim size uzun uzun anlattıklarımdan daha basit: Öküzsünüz de ondan.

Gelelim asıl konuya. “Baba sana hatun lazım” ya da “Şekerim yalnızsan ara madem dışarı çıkarız hep beraber” nedir ya? Bana neyin lazım olup olmadığını biliyorum çok şükür, hatun denen olgu da öyle çok atla deve değil; zira “hatun” kolaylıkla bulunan bir meta. Aradığımın “hatun” olmadığını siz de biliyorsunuz, hatta sizin aradığınız şey de “hatun” ya da “çocuk” değil ama anlamak istemiyorsunuz. Kendine küçücük saygısı olan insanın aradığı birşey olamaz hatun. Büyümüş de küçülmüş görünüşüme bulduğunuz kanıt aslında sizin hala bir dirhem yol alamamış oluşunuzun kanıtı: Bana gece aynı yatağa beraber girmek istediğiniz kişiyle nasıl iletişim kurmanız gerektiğini sormayın, koskoca insanlarsınız. Sabah aynı yatakta uyanmak istediğiniz kişiyi sorun bana eğer azıcık saygı görmek istiyorsanız benden; zira “yalnızım” dediğimde bende oluşmuş olduğunu sandığınız duyguya siz sahipsiniz. Sizinki gibi bir yalnızlığa sahip değilim çok şükür, telefonum çalıyor, gelenim gidenim var Elhamdülillah. Karşı cinsten bir objeyle bir akşam geçirmek yaşını başını almış sizler için hala bir sevinç kaynağı ama bunun yetmeyişini dile getirmek için daha çok vaktiniz var. Ben ise dile getirince Benjamin Button muamelesi görüyorsam bu sizin büyümeyi reddedişinizden; benimse bu durumun bir gerçek olduğunun ayırdına varmış oluşumdan kaynaklanıyor sadece.

Sonuç olarak; hal hatır sormak için arayın, derdiniz sıkıntınız varsa ilgilenirim ama benim size yaptığımı bana yapmaya çalışmayın, beceremiyorsunuz. Size yardım eden fikirlerimi aşağılamanız gerçekten hiç s..imde değil çünkü kendinizi benim karşımda fazla ezmemek için böyle roller kestiğiniz ortada. Kimseyi ezmek gibi bir şey de düşünmem tarafıma ters bir hareket görmediğim sürece. Yalnız, şu saçma sapan problemlerle, aynı şeylerle gelmeyin. Dünyanın en büyük derdi sizinmiş gibi kafamı ütülemeyin. Artık bana, uğraşmak istediğim, derdiyle ilgilenmek istediklerimle ilgilenmek için fırsat verin.

edit: tamam len gelin gelin. istediğiniz problemle gelin. bir de eğer bir başkasının problemiyle can-ı gönülden ilgilenmek istediğiniz halde, ilgilendiğiniz kişi bundan memnun olmuyorsa; bırakın, zorlamayın. Yani bırakabiliyorsanız bırakın. Yoksa s.ktiri yersiniz.
11.08.2010