RSS

Kategori arşivi: Carla Bruni

>Wikileaks: Angela Merkel Gives Head

>Ulan adam ne sükse yaptı be! Bak bak, şu bakışlara, şu artistliğe bak. Ben şurda 1 yıldır yazıyorum topu topu birkaç bin kişi okumuş; adamın sitesi kilitlendi, üstelik sitesindeki hiçbir şeyi de kendisi yazmadı. Ben de hıyar gibi adamın yayınladıkları hakkında ahkam keseyim burada, olacak iş mi? Şu kadacık gurur kalmamış, karakter kalmamış lan bende… Neyse bari, her paragrafın ilk harfini bold yazayım da haberci gibi hissedeyim kendimi; incinen gururumu onarmak için.

Julian Assange olacak dürzü daha belgeleri yayınlamadan, sadece içinde Türkiye’nin de olduğu açıklandığında yusuf yusuf atmaya başladı bizimkiler. “Eteğindeki taşları bir döksünler de ona göre bakalım… Evet…” dedi bir üstad. 2 gün oldu çıt yok hala, taşlar döküldü işte. Kişilerin ağızlarından çıkanlar için bir şey deyemem ama kişilikleri ile ilgili ayrıntıları zaten biliyorduk; Abdülkadir Aksu, Tayyip, Bülent Arınç hakkındaki hiçbir şey en azından beni şaşırtmadı. Sadece açık açık yazıldığını, taa Amerika’dan da görünebildiğini anlayınca “Ohhh, demek ki bizden başka birileri de bu adamların ne mal olduğunu biliyormuş da sesli söyleyemiyorlarmış” dedim, rahatladım. Yalnız en zor durumda kalan da Vecdi oldu; yazık lan. Koskoca bakanın gidip partidaşının dedikodusunu yabancı bir diplomatla yapması da ancak Türk usulü bir samimiyet ve hı… Neyse. Kendi kendimin wikileaksi olmayayım.

Ülkemizde düvelerin diplomat veya siyaset adamı olması sorunsalı

Buraya bu yazıyı yazmamın asıl amacı, ülkemizdeki kalıplaşmış hıyarlık ve kıvırtma yöntemleriyle bu işin aşılamayacağını anlatmak. “Bunlar yalan, ben öyle şey demedim”, “İşte görüyorsunuz, Wikileaks’in yalanı burada ortaya çıkıyor.” veya “Şüphesiz ki Wikileaks bir internet sitesinden başka bir şey değildir.” diyerek bu işten sıyrılamazsınız. Bu söyleme sığınan seçilmiş kişilere laflar hazırladım: İyi misiniz lan siz, bizimle t.şak mı geçiyonuz olum? Birkaç belge yayınlanınca saçmalamaya başladınız, senelerdir nasıl ülke yönetiyorsunuz ulan ben size oy veren ellere avuçlara s.çayım. Hayır, size “Hele bi soluklan yeğen, bi su iç” deyen de yok. Vır vır vır dünden beri konuşuyorsunuz (ki konuşanlarınız da en lüzumsuzlarınız, lüzumlular daha ağzını açmadı). Zaten yeteri kadar rezil ettiniz bizi ele güne, azıcık susun lan!

I: Eski Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Menderes Türel’in çıkışına (bahsi geçen şahsın isminin üstüne tıklayınız) karşılık şunu söylemek istiyorum: Bence sen haksızsın amca. Sana laflar hazırladım:

1: Nereden takip ediyorsun bu wikileaks olaylarını, ya da senin yerine takip eden ekip neresiyle izliyor olan biteni bilmiyorum ama bu belgeleri hazırlayan wikileaks veya Julian Assange değil. Yahu Julian Assange seninle niye uğraşsın Allah aşkına, adam Amerika ile uğraşırken tutup Antalya Belediye Başkanına ne bok yemeye musallat olsun? Adamın elinde belge var belge! Yayınlamış!

2: Adamın elinde belge var ama bu senin suçlu olduğun anlamına gelmiyor. Hatta o kadar suçsuzsun ki kalıbını falan çıkartıp altından heykelini döksünler o kadar olur. Burada mallık o istihbaratı alıp rapor hazırlayan Amerikan davarında (hala niye Antalya belediyesiyle ilgili bir bilgiyi rapor etme gereği duyduklarını anlayamıyorum bak kaç satır geçti üzerinden). Ulan doğruluğunu kontrol eder önce insan şu istihbaratın. İşte bu adamın da ekibi seninki gibi bir ekipmiş. Kıçı kırık bir internet sitesi olan wikileaks’in değil ama koskoca bir istihbarat ağının balonunu patlattın sen; bununla övün bak bu daha iyi.

II: Vecdi dayı sen de ne ispikçiymişsin ya (bahsi geçen şahsın isminin üstüne tıklayınız). Niye hemen müdüre şikayet ediyorsun? Arkadaşın onlar senin. “Aptulla sizin arkanızdan laf ediyo, Aamet çok tehlikeli korkuyom ben ondan, Ömer çok cahil hiç bişe bilmiyo” falan; niye yaptın böyle şeyler? Oldu mu, yakıştı mı? Sonra kameralara karşı dolu gözlerle “Ama ben ööle dimedim kiiii” diye zırlarsın. Bak iki dakka tutamadın çeneni, ilk ipi çekilecek olan sensin şu anda. Hem ne diyor hoca; gavurdan dost olmaz. Haklıymış demek ki.

III: Sevgili mü’min medya, dün gün boyunca yaptığınız yayının kalitesine ve wikileaks olayına yaklaşımınıza hayran kalmamak elde değil. Bir tanesinde 5 saat süren bir türban tartışması, öyle bir tartışma ki bir tarafta nereden çıktığı ne dediği ne anlatmaya çalıştığı anlaşılamayan bir nine, ve diğer taraf diye bir şey yok. Başka bir tanesinde yayın akışının doğasına aykırı bir saatte kıssadan hisse içeren bir film (bunlar tam hazırlıksız yakalanmış), geri kalanlarında da “ABD Tayyib’e (S.A.) mükemmeliyetçi dedi”, “Tayyip (R.A.) işkolik olmuş” çığırmaları falan. Aynen böyle devam edin. İlkeli yayıncılık anlayışı. Tehy Allah’ım ya…

Tüm bunlardan çıkan sonuç

Bir kere çeneniz çok düşük. Sağınıza solunuza bakmadan konuşuyorsunuz bir de. Arkadaşlarınıza dikkat edin. Wikileaks’i suçlamayı bırakın. Onlar belgeleri yayınladı sadece, o belgeleri üretmediler. Nereden biliyorum? E ABD kabul etti. Niye hepiniz ağız birliği edip wikileaks’e yükleniyorsunuz ki ABD kabul etmişken hatasını. Bu kadar yalaka olmayın canım, sizin yoksa bizim onurumuz var. Sonra hepimizi sizin gibi sanacaklar.

Yayınlanan belgeler birer nimet. Sizin medyanızın kaypaklığı yüzünden dışarıdan nasıl göründüğünüzü anlayamıyordunuz doğal olarak. Çemirmeyi bırakın da sessiz sedasız dinleyin belgeleri. “Nasıl olsa sadece sıradan diplomatların görüşleri bunlar” diye kendinizi avutursunuz. Dua edin de video falan çıkmasın içinden belgelerin; ben şahsen bekliyorum “Angela Merkel gives head”, “Berlusconi gets boned”, “Carla Bruni in threesome” videolarını. Julian abiniz de bir kahramandır, alehinde bir açıklama falan duymayayım. Zekeriya’ya veririm sizi yoksa.

Dağılın.

Reklamlar
 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part II

> EMPATİ

Mantığınız yolun en zor yokuşunda su mu kaynattı? İnsanlar etkilerinize öngördüğünüz tepkileri vermiyor mu? Planladığınız nedenler ve sonuçlar kişiden kişiye farklılık mı gösteriyor? İşte en sıkıcı yerde duruyoruz şu an. Hesaba katmadığınız şey, herkesin bir insan olduğu. Tüm insanların birer kişiliği vardır. Evet. Kişiliksiz diye tabir ettiğimiz (1 mayıs gösterilerine D&G – Tommy kombinasyonuyla gidenler \ hayali anılarından başka konuşacak hiçbir şeyi hatta ilgi alanı bile bulunmayanlar \ korkaklıklarını ve basiretsizliklerini kaderin oyunlarına ve kendisi dışındaki insanların kötülüğüne bağlayanlar vs, vs…) kimselerin bile birer kişiliği var ve hatta kişiliksizlik bile ayrı bir kişilik. E nasıl çıkacağız bu işin içinden o zaman? Hiçbir yönde karanın görünmediği bu denizde, suyun üzerinde kalmak için sarılabileceğiniz tek şey işte bu bok öbeği: Empati…

Mantık şunu gerektiriyor; birinin ayağı takıldı, yere düştü. Elinizi uzattınız kaldırmak için. O da elinizi tuttu ve ayağa kalktı. Sırtınıza dokundu “Eywallah koç” dedi, yoluna gitti. Bu mantığınızın sunduğu tek senaryo. Lakin, bir de şöyle bir durum var; birinin ayağı takıldı, yere düştü. Elinizi uzattınız kaldırmak için. Kafasını kaldırıp size baktı. “Sktrgit la ğomoğuna goyduğmun çocoğu” dedi ve menzilinin yettiği heryerinizi tekmelemeye başladı. Hiç mantıklı değil, değil mi? Ama diğer seçenek kadar olası…

Empatinin ilk olumsuz yan etkisi (bu söylediğim, anlattıklarımdan herhangi birinin olumlu bir yan etkisi olduğunu düşündürmesin), olasılıkları düşünmeye başlamak. Dışarıdan mükemmel bir insan gibi görünmeye başladığınız bu an, aynı zamanda kendi içinizde pimpirikli, mıymıntı ve yine kendiniz için dayanılmaz bir hal almaya başladığınız ana denk geliyor. Kendinizi maymundan yeni gelmiş bir erkeğin kuyruk sokumunda dönmüş bir kıl olarak hayal edin. Mantık sizi, çevrenizde uzayıp dışarı çıkmış kılların arasında dolaştırıp o kıllar arasında nasıl bir ilişki olduğunu düşünmeye zorlar, metodu ise her zaman aynıdır: iyilik yap – iyilik bul. Empati ise, bir anda 5 level atlamak gibi hissettirir, çünkü empatinin dinamikleri mantığınkinden çok farklı işler ve kendini mantık ekolünde yetiştirmiş birinin bir anda empatiye adapte olmak zorunda kalması, herhangi bir Carla Bruni’nin g.tünü tutarak koştuğu cami tuvaletinde yer taşı ile karşılaştığı anın hissiyle benzer bir durum oluşturur.

“Normalde şöyle cevap vermesi gerekiyordu, ama böyle cevap verdi. O zaman benim bilmediğim bir şey var. Bu olabilir, şu olabilir, o olabilir. Bu 3 olası durumda benim vereceğim tepkiler, …….’.. verdiği tepkiye hiç benzemez. O halde şu gibi durumlar …….’.. kaldıramadığı, soğukkanlılığını koruyamadığı durumlar. Bu gibi durumlarda soğukkanlılığını koruyamamasının neden ne olabilir acaba? Şöyle şöyle bir tecrübe yaşamış olabilir, böyle böyle bir tecrübe yaşamış olabilir, vır vır vır…”

İşte, beyninize milyonlarca olasılık doluyor bir anda. Aslında empati böyle birşey değil. Empati; kendini karşıdakinin yerine koymak, (burası çok önemli) henüz gerçekleşmemiş bir durumun karşı taraf için ne gibi olası zararlı sonuçlar doğurabileceğini hesaplamak şeklinde açıklanabilir basitçe. Genelde gerçekleşmiş olaylardan sonra insanların tepkilerinin ölçülerini değerlendirmek için de kullanılıyormuş gibi görülse de (bu olaya bu kadar tepki gösteriyorsa kesin başka bişey vardır kafasının takıldığı…) bu empati değil, olsa olsa anlayış göstermek olur. Hatta empati, çoğu zaman silik, basiretsiz, kendine güveni olmayan yani kaybeden insanların, saydığım özelliklerinden dolayı gördükleri tepkilere kendileri dışında geçerli sebepler bulmasıyla karıştırılabilir. Zaten empati yapmaya başlayan biri için hayat daha zor olacaktır, bununla birlikte “empati adı altında yaptığım ya empati değil de diğer iki seçenekten biriyse?” düşüncesi de bu durumu daha da zor hale getirecektir. Her neyse; empati sizin yapacak olduğunuz şey değilse de, yukarıda da ukalaca belirttiğim gibi mantık ekolünde yetişmiş biri için empati uygulaması ancak bu şekilde olacaktır. Anlaşmazlık yaşayan iki kişi arasındaki gerginliği ortadan kaldırmak, iki küskünü barıştırmak, hatta iki kişiyi birleştirmek ve aralarını yapmak gibi konularda ne kadar başarılı olacağınızı bir düşünmeye başlayın. Yazının ilk kısmındaki gibi; önce düşünmek, sonra mantık, en sonunda da empati. Bu sıralama, sizi de beni yükselttiğiniz mertebeye getirecek; telefonunuzun susmamasına, aynı anda pek çok kişi tarafından farklı yerlere çağırılmaya, gittiğiniz her yerde bilginize danışılmasına, sürekli konuşmaya alışmanız gerekecek.

Bravo, başkaları için mükemmel bir insan oldunuz. Keşke olmasaydınız; çünkü amacınız kendi sorunlarınızı çözebilir hale gelmek, popüler olmak, beğenilmek ve “o kişi”nin ilgisini çekmekti ama, “o kişi” sizi görmesini istediğinizden çok farklı bir yerde görüyor artık…

Bundan daha kötüsü yok gibi mi görünüyor?

Yanlış görünüyor o zaman…

Şimdi de terzinin kendi pantolonunu dikmeye çalıştığı yerdeyiz. Ölçümüzü alacak kimse yok ne yazık ki. Efendim, daha önce de dediğimiz gibi; gerekli adımları attınız, gözleme ve mantığa dayalı araştırma biçiminizi geliştirdiniz, kendinizi başkasının gözünden görme yeteneğini kazandınız ve hatta bir başkasını bir başkasının gözünden görebilecek kadar ilerlettiniz kendinizi. Göz gözü görmüyor vallahi. Kendi kendinize böbürlenip duruyorsunuz; “Ben bu sorunu hallederim.” Peki ya bu sorun kendi sorununuzsa?

Aslında kendi sorunlarınızı çözebilme yeteneğine erişmek için girdiğiniz yol, problemlerinizin daha da derinleşmesine neden oldu. Evet, başkasına ait sorunlara çözüm bulmak o kadar kolay ki; şunu yap diyorsunuz bitiyor. Peki sizin içinizdeki mantık, garanticilik, risk almazlık buna izin veriyor mu? Kısaca G.tünüz yiyor mu başkalarına verdiğiniz öğütlere uymaya? Ya… İşte; bir insanın kendini bulabileceği en kötü yer burası: umutsuzluk ve yalnızlık. Öyle bir yalnızlık ki; onlarca, yüzlerce insanın arasında. Herkesin problemlerini çözdünüz ve puffff diye yokolup gitti çevrenizdekiler ve siz tüm bunları O’nun gönlünü kazanmak için yaptınız ama işte herkesle olduğunuz gibi onunla da artık kankasınız. O da herkes gibi bir sonraki derdine kadar esen kalacak.

Neyse, ben diyorum ya hani sizinle uğraşamam diye; uğraşırım uğraşırım. İşim mi var sanki aq? Bari telefonum çalsın azıcık.