RSS

Aylık arşivler: Aralık 2010

>Yeni Hayat İçin Talepler

>Hayatın bazı eksikleri var. Bence biz tam sürüm değiliz, beta falanız. Save noktaları olsaymış keşke. “Bakalım bir şöyle deneyelim nasıl olacak” diyebilseymişiz. Pişmanlığın, keşkelerin, risk almanın korkusu olmasaymış böylece. Nasıl?

Millet, bu herkes için geçerli. Hiç ayak yapmayın; hepiniz depresyondasınız. Olmak istediğiniz yere birkaç ömür mesafede, olmak istediğiniz kişinin milyonlarca ışık yılı uzağındasınız, yaşamak istediğiniz hayatı rüyanızda bile yaşayamadınız bugüne kadar; başkaları sizin o hayal bile edemediğiniz hayatın bilmemkaç faktöryel katını yaşıyor olsa bile, çünkü o şanslı addeddiğimiz kişiler de kendi hayallerinden çok uzaklarda yaşıyor.

Bu hayatın içine ettik. Bir dahaki için birkaç talebim var. Öncelikle ekonomik problemler istemiyorum. Hatta para olmasın. Komünal yaşayalım. Şöyle komünal yaşayalım; birileri üretsin, ben yiyim. Değiş tokuş olsun; para falan bozuyor toplumu. İnsanların ahlaki değerleri arasında uçurum olmasın. Herkes dinini ve siyasi kişiliğini kendi içinde saklasın. Yani bunlar adam öldürme, dışlama, dışlanma, nemalanma, kamplaşma nedeni olmasın. İnsanlarda bir “yeter eşiği” olsun. Doyum noktası yani. “Şu da olsun daha ne isteyeyim” denilen şey vuku bulduğunda bu lafımızı çoktan unutmuş olmayalım.

Boyum bundan bir 10 santim daha uzun olsun. Saçlarımdan memnunum, eğer bundan daha fazla dökülmeyecekse. Sigaradan daha güvenilir, daha sadık dostlar olsun ki sigaranın dostluğuna karşılık vermek için kendimi parçalamayayım. Aynı şeyi içki için de söyleyebilirim. Bir dahaki sefere düztaban olmayayım, hızlı koşabileyim, daha yükseğe zıplayabileyim. Sesim daha kalın ve daha güzel olsun. Gür çıksın. Kazma değil; sportif, esnek bir vücudum olsun. Kilo aynı kalabilir.

Tekrar geldiğimde bu kadar düşünen biri olmak istemiyorum; bu da kayda geçsin. “İpimle kuşağım, s.kimle t.şağım” denen yaşam biçiminin tadını almak istiyorum. Eğer bu olmayacaksa çevremde aklıma takılacak olaylar gelişmesin. Kendi hayatının içine s.çan insanlar olmasın. Kimse saçmalamasın; ya da dediğim gibi saçmalayan ve kendi hayatının içine s.çan insanları ben onlardan fazla düşünmeyeyim. Ya da onlara sunduğum çözümleri uygulasınlar. Benim sunduğum çözümler işe yarasın gibi bir dilekte bulunmama gerek yok, bu kısmı değiştirmek için uğraşılmasın; ayarı falan bozulur sonra.

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” gibi bir mecburiyet yok. Şahsen kendi adıma görünen ve görünmeyen hakkında fikir edinebiliyorum. Sanırım insanların değişmeyeceğini de öğreneceğim yakında. Yine de küçük bir yamayla “İnsanın özüne aykırı alışkanlıklar edinmeye çalışması; içinde bulunamayacağı, kabul görmeyeceği, kabul görse rahat edemeyeceği ortamlara girmek için kıçını yırtması” bug’ı ortadan kaldırılsın. Kısacası, insanların sorunlarını düzeltmek bana kalmasın. Çünkü ben söyleyince pek etkili olmuyor; sen oradan daha iyi anlarsın. Bunu yapmak senin işin. Ben de senden yardım istemiştim hep.

Bunların hiçbiri olmayacaksa, bari birkaç hile olsun. Çok şey istemiyorum. Haşa, “God Mode” falan istemem; sana şirk mi koşayım bu yaşta? Duvarlardan geçme, zamanı durdurma gibi varolan fiziksel düzeni yıkmaya yönelik şeyler de değil istediğim. Ya işte, şu “özgür irade” olayına küçücük bir müdahalede bulunamaz mıyım? Ha?

 

>Destur, Desturbatör ve Duziko

>Votkayı da ne güzel yapmışlar vallahi şerbet gibi gitti be. Yanında da kırmızı öküz, biraz da fıstık kaju falan çepir çepir maymun gibi yedik. İyi de oldu ne zamandır planımız varıdı Emre’yle iş kuracaktık. Hepsini hallettik çok şükür Elhamdülillah. Yıllar önce kararlaştırdığımız bir projemiz vardı, turizm ile alakadar. Tur organizasyonu yapacaktık; Destur. Destursuz girilmeyen yerlere götürecektik müşterileri. Sonra bir fikir yandı ki kafamda, hiç daha önce bulunmamış cinsten. Çok para var olum.

Arkadaşlarla yıldızların ne kadar uzakta olduğunu tartışıyorduk. Ben 70 milyon ışık yılı dedim. Emre “Yok aq oha, 20-25 falandır” dedi. Sonra Ali Ceylan “Onlar gökyünüzdeki delikler olum. Yağmurlar falan hep ordan akıyo” dedi. Tam atma lan diycektim ki “Dünya zaten bi kaplumbağanın sırtında” dedi. Düşününce hiç de mantıksız gelmiyor. Adam bilgisayar mühendisi zaten.

Şimdi arkadaşınızın evinde kalıyonuz, arkadaş sizin telefonu aldı “Hacısso bende çalar saat yok, senin telefonu saat 6’ya kurayım da kalkayım sabah” dedi. “Lafı mı olur bebeğim benim, başımla birlikte” dediniz karşı tarafın size eşcinse gözüyle bakmasını umursamadan. Aldı adam, kurdu saati, sabah 6’da kalktı. Tabi sizin götünüzde pireler uçuyor. Sonra bu dangalak, telefonu başucunda bıraktı, kalktı elini yüzünü yıkadı, sigarasını içti, evden çıktı. Siz bi kalktınız, saat 10 aq. Telefon nerde? E herifin yatak odasında. Hadiii. E destursuz girilmez! N’olacak? Muhit nere? Diyelim ki Şişli. Hemen Şişli 1 No’lu Desturbatörünü arıyorsunuz. Adam geliyor eve. “Abi” diyorsunuz, “Telefonum arkadaşın yatak odasında kaldı, almam lazım. Destur var mı?” Adam da “Bir bakalım” diyor. Formu dolduruyorsunuz. Varsa var, yoksa yok tabii ki. Doldurduğunuz forma göre eğer desturunuz varsa, girebiliyorsunuz. Ha yok, daha evvel destursuz girdiğiniz yerler varsa zaten sicilişnizden çıkıyor o. O zaman iki kat ücret veriyorsunuz, Desturbatör girip alıyor odadan. Ona zaten her türlü destur var. 4 yıl kamu yönetimi okumuş adam, bir de üstüne ilahiyat fakültesinde yüksek lisans yaparsa her türlü desturu var adamın. Ama ücret tuzlu, söyleyeyim.

Eve dönerken yolda biraz tökezledim ama içtiğimden değil, sokaklar dönüyordu biraz. Bu akşam yine tektonik hareketlenmeler vardı. Tam Demir Market’in köşede iki tane kedi piizleniyordu. Balık yiyorlardı. Yaklaştım. Biri öksürüp duruyordu. “Selamunaleyküm” dedim. “Afiyet olsun” dedim. “Eywallah kardeş buyur birlikte olsun” dedi, racon da biliyor. “Hanım çok içti, bakma ona sen” dedi. “Balık yiyemem akşam akşam mideme dokunuyor” dedim. “Bir peynir falan varsa…” “Ah be abicim, kalmadı” dedi. “Demin fareyle beraber yedim” dedi. “Ama peynirsiz de olur, sek de olur; rakı değil bu duziko” dedi. “Duziko ney la?” dedim; “Sen bilmezsin, biz Rumuz. Benim adım Mihi, bu da Dina” dedi. Buyur etti sofraya. Neyse işte bir yudum aldım duzikodan zift gibi bişey. Adamı öldürür vallahi. Sonra bi uzattım elimi balığa, “pıhhhh” dedi bir cırmaladı; aklım çıktı şerefsizim. “Noluyo aq lan manyak mısın?” dedim. “Abi kusura bakma, refleks” dedi. “Baba tarafından kalma. Rahmetli de öyleymiş. Giritliymiş bizim büyük dede; orada bi usta varmış, adı Fros. Bizimkiyle birlikte…” diye bir sardı, bir sardı ki rehin kaldım aq. Yine de güzel konuşuyor namussuz. Dalmışım ben de elimi uzatıverdim balığa. Bu bir hopladı yerinden, yüzüm gözüm cırmık içinde kaldı. “Yeter ulan s.kerim senin ızdırabını” dedim, sonra bu da sinli kaflı konuştu. Demir Otel’in müşteriler rahatsız olmuş, su döktüler üstümüze. Duziko ne biçim bi rakıymış; suya karıştı ama rengi değişmedi bak. Mihi de gitti kayboldu karanlıkta. Mundar oldu balık. Dina’nin da gideri varmış.

Eve dönerken çöpçü gördüm bir tane. Kolay gelsin dedim. “Bucaspor’a galibiyeti getiren gol 65. dakikada geldi” dedi. Hiç oralı olmadım. Arkasından bi çocukla karşılaştım, elinde bi torba vardı; gömmüştü kafasını içine. Kafamı çevirdim bir daha baktım; iki kişi olmuşlar. Havalardan herhalde. Eve geldim. Anahtarı deliğe soktum. Çevirdim kapı açıldı. Ulan bu anahtarı bulandan Allah razı olsun. Yoksa nasıl girecez lan eve?

Rakı balığında şişe olur falan bilmiyorum ben. İyi geceler.

 
1 Yorum

Yazan: 22/12/2010 in Genel

 

>Çok Farklı Mağlubiyet

>Taktik belliydi. Rakibi, kendi zayıf görünen oyun anlayışı içinde kündeye getirip kontra ataklarla gol arayacaktı. Oyuncularına son taktikleri verdi; kendi yarı sahasında top çevirecek, başarılı veya başarısız uzun toplarla çıkmaya çalışır görünüp takımın büyük kısmını geride tutacaktı. İlerideki birkaç kişiyle rakip defansı meşgul edecek, rakibin atak üstüne atak geliştirdiği anlarda uzun forvetini orta sahaya çekip kısa ve hızlı kanat oyuncularıyla gol arayacaktı. Kendinden çok emindi; rakibi çok iyi tanımasa da eski günlerinde olmadığını biliyordu. Çocuk oyuncağı olacak, istediğini alacaktı.

Takım sahaya çıktığında herkes gibi o da heyecanlıydı, uzun zaman olmuştu. Tüm seyircilerin heyecanlı ve çekişmeli olmasını beklediği bu maçı kafasında bitirmişti; çok kolay olacaktı. Takımının kullandığı santrayla birlikte top uzunca bir süre boyunca kendi takımının oyuncularının ayaklarında dolandı. Arada gerideki oyuncuları uzun toplar atıyor, rakip defanstan dönen toplar bilmem kaç pas boyunca yine kendi takımında kalıyordu. Takım top çevirerek neredeyse hiç yorulmamış, rakip ise sonuç vermeyen presin etkisiyle neredeyse bitmişti ilk yarının sonlarına doğru yaklaşılırken.

Dakikalar 35’i gösteriyordu; rakibin olgun ataklarından ilki kaleye yaklaşmıştı ama pek sonuç verecek gibi gözükmüyordu. Atılan ilk şut, kaleci için kolay olmasına rağmen garantici davranışı nedeniyle korner oldu. Rakip kanat oyuncusu korner için kenara gittiğinde kendi kanat oyuncularını da ileri yolladı. Kavisli vuruş kalecinin yumruğuyla havada süzülürken hızla ileri atıldı sağ açık, sol açık ise kafasıyla uzunca bir pas çıkardı takım arkadaşına. Son adamı geçmekte zorlanmayan sağ açık oyuncusu, kalecinin de yanından topu ağlara gönderdi; ilk yarının skoru 1-0 olarak tescil edildi.

Soyunma odasına giderken o kadar mutluydu ki, sanki ilk yarı değil maç bitmişti. Bu skor geri döndürülemezdi. Muhteşem bir savunma taktiği vardı; tüm takım savunma yapacak, bekler uzun top oynayıp açıkları besleyecek; ilerideki tek forvet de kalaye sırtı dönük olarak topu açık oyunculara paslayacaktı. Farkın açılması işten bile değildi. Rakibi ambale etmek için de oyuncu değişikliği stratejisini belirlemişti: savunmadan bir oyuncu çıkaracak ve bir kanat oyuncusu daha alacaktı oyuna. Rakibin anlayamayacağı bir taktikti bu. İlerideki tek uzun hücumcu, kendi kalecisinin attığı uzun topları arkadaşlarına indirecek karşı yarı sahadaki bir libero görevinde oynayacaktı. Üçlenen defans, kalabalıklaşan orta sahanın arkasında neredeyse tamamen işsiz kalacak, iki açık oyuncusuna artı olarak alınan üçüncü açık oyuncu orta sahanın ortasında görevlendirilip, pivot forvetin ortaya indirdiği topları alıp ileri taşıyacaktı. Böylece sağ ve soldan içeri çapraz koşular yapan kanat oyuncuları, uzun forvetin peşinde sürüklediği defans oyuncularından kurtulup boşta kalacak, fark daha da açılacaktı.

İkinci yarı rakibin santrasıyla başladı. Rakibin kendi yarı sahasında top çevirdiği ilk beş dakikaya kimse anlam veremedi. Daha sonra orta sahadan bir oyuncu çıkarıp aldığı kısa santrforla forveti ikileyince bizimkinin yüzünde gülücükler açtı. Rakip beklenen hamleyi yapmıştı. Artık gerisi kanat oyuncularının bitiriciliğiyle ilgiliydi.

Bir yanlışlık vardı işte. Kısa forvet oyuncusu ileride oynuyor olmasına rağmen topa dokunmuyordu. 3lü ve ağır defansın arasında oradan oraya koşturarak herkesi peşinden sürüklüyor; yetenekli ama Allah’tan ağır uzun forvet ise pozisyonları zamanında değerlendiremiyordu. Bizimkisi havalara girdi; yorulan beklerden birini çıkarıp yerine yedeğini aldı. Bu değişiklik bir zaruretten çok bir kendine güven gösterisiydi. Taktik saat gibi işliyor, rakip de engel olamıyordu. 70 dakika geride kalmıştı.

Dakikalar 72yi gösterirken rakip klasik bir hamle yaptı; defansın göbeğinden bir adam alıp yerine orta saha oyuncusu aldı. Çok da dikkate alınacak bir hamle değildi. Lakin baskı artmış, oyuncular da rehavete kapıldığından kalede çok fazla pozisyon verilmeye başlanmıştı. 75’te olan oldu, rakip kullandığı korner atışında golle tanıştı, beraberlik geldi. Bizimkinin içindeki özgüvenin yerini bir anda telaş aldı; kafasında emin olduğu işe yarar bir sürü taktik vardı ama hangisini seçeceğini bilemiyordu. Bir anda değişti tüm işler. Rakip forvet o kadar emindi ki galibiyetten, topu kaleden çıkarıp santraya kadar götürdü, üşenmedi.

Hakem maçı tekrar başlattı. Takım kendinde değildi, başıboş hale gelmişti bir anda. Rakibin savunmada verdiği açıkları değerlendiremiyor, tamamen rakibin kontolünde ilerleyen satranç gibi bir hale gelen oyunda figüranlıktan öteye gidemiyordu. Rakip açık veriyor gibi gibi görünse de bizimkinin verdiği anlık ve yanlış kararları değerlendirip iyiden iyiye baskı kuruyordu. İkinci gol gecikmedi böylece. Henüz birkaç dakika geçmişti ki rakip elini kolunu sallayarak ceza sahasına girdi ve ikinci golü buldu. Dağılmıştı ev sahibi. Hoca suçu kendinde bulamıyordu; taktiği yıkılmazdı, lakin rakip yenilmez bir rakipti. Yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Farkın açılmasını önlemek için hücum oyuncusunu çıkarıp bir defans aldı. Yine de kontrol artık gitmişti bir kere. Doksan dakika dolana kadar ardı ardına geldi goller. En son tabelaya baktığında fark utanılacak boyuttaydı. Son düdük çalıp her şey bittiğinde hala eli ayağı titriyordu.

Basın mensupları dizilmişti, ilk önce ev sahibine yöneltiler soruları. Ev sahibi takımın hocasının yüzünde donuk, emin bir ifade vardı:

-“Kazanacağımızdan emindik. Zor gibi görünse de aslında oyun hep kontrolümüz altındaydı. Önümüzde daha önemli bir maç var, şu andan itibaren onu düşünüyoruz.”

Sıra bizimkine geldi. Basın mensuplarının bir kısmı salonu terketmişti bile. Bizimki ise sorulabilecek soruları düşünüyor, ne cevap vereceğini planlamaya çalışıyordu. Rakibi büyütse, kendini küçültmüş olacaktı. Bıkmıştı artık bu küçük görünen ama büyük gelen rakiplere farklı kaybedilen maçlardan. Kabul etmesi gereken ama edemediği gerçek şuydu; bu ligde işi yoktu. Farklı bir ligde daha mutlu, daha başarılı olabilirdi ama olma kistediği lig de buydu. Soru sormak için kalkan ellere boş boş bakıyor, kendisini ezen rakibe karşı söyleyecek mantıklı bir iki iğneleyici söz arıyordu ama nafile. Ve gelen ilk soru, en korktuğu soru oldu:

-“Sizce de pes etmenin vakti gelmedi mi?”

erkek olsaydın, ne demek istediğimi anlardın.

 

>İnsanın Doğasından İleri Gelen Eblehlik

>Oturduğum yerden bir felaket izlemek istiyorum. Karşımda yerle bir olan bir dünya; birbirine giren insanlar, yangınların içinde can çekişmeler, yarılan yerin içine düşmemeye çalışanlar ve daha bir sürü şey. Elimde bir paket kabak çekirdeğiyle (ay çekirdeği değil) izlemek istiyorum o manzarayı, derdim tasam olmadan, umursamadan kime ne olduğunu; başına bir şey gelmeyeceğini garanti altına aldığım bir veya birkaç insanı yanıma alarak. Tek kelime etmeden.

Hafta sonu ya, yine garip garip duyguların etkisine giriyor insan. Satürn yine uygunsuz bir pozisyonda. Burcumun ince gülü Uranüs frikik vermiş, o yüzden duygularım biraz karışık. Bu hafta yapmam gerekenleri yaparken daha dikkatli olmam gerek, zira Kutup Yıldızı’nda değişik bir hareketlenme var. Hepsinin aq. Ben cevap almak için yazdıklarımdan cevap alamıyorsam, Kutup Yıldızı’nın da anasını s.kerim; Sirius’unun da, Proxima Centauri’sinin de. Gerizekalılığın alemi yok. Papazın her gün pilav yemediğini öğrenmek için burçlara veya yıldızlara takılmanın bir manası olduğunu sanmıyorum.

İnsanın hayatında etkili olan pek çok unsur var. Benim için en etkili unsur, hayatına bir değer, bir anlam katmaya çalıştığım insanın da benim için aynı şeyi yapıyor olmasıdır. Karşılıklılık ilkesi. Değer ver – saygı veya sevgi gör. Bu benim için 2×2=4 gibi birşey. Bu gerçekleşmediği zaman dengem bozuluyor. Şimdi biraz çemürecem; okumayın istiyorsanız.

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, dürüst olmak insanlar için tabu haline gelmiş. Kimse derdini sıkıntısını bir diğerine açmıyor. Herkes bir “ben güçlüyüm” derdinde. Dert sahibi olmak bir zaaf değil; ilk önce bunun farkına varmak lazım. İnsan tek başına bir s.kim değil. Yalzınlık demagojisi değil bu yaptığım; bir gerçekliğin tanımı. Yalnızsınızdır; kıvrım kıvrım kıvranırsınız 2 çift laf etmek için, yarım saatliğine bir arkadaş bulursunuz ve yalnızlığınızı paylaşmak için can atan insanları bşr anda unutmanıza yol açar o buluntu; bu insanın kendini tanımayışıdır. Yalnız olduğunuzu kabullenemiyorsanız yalnızlık bir ömür boyu sürer.

Güven, insanın birilerine duymaya mecbur olduğu bir histir. Güven duyacak birine sahip değilseniz (bu güvenin ne tür bir güven olduğu önemli değil, herhangi bir tür güven) ölün daha iyi. İstediğiniz seviyede olmayabilir. Yine de birine ait yapacağına emin olduğunuz bir hareket varsa ona güven duyabilirsiniz. İnsanlık olarak güven duygusundan beklediklerimiz çok fazla. Sürekli bizi düşünecek, koruyacak, sahip çıkacak, yalnız olmamıza engel olacak birini arıyoruz ama bunların tamamını bize sağlayacak biri olmadığı gerçeğini göremiyoruz. Bu ihtiyaçları karşılayacak biri var herkes için aslında. Biz o kişiyi istemiyoruz ama, öyle değil mi? Hata yapılan nokta burada. Her istediğinizi tek bir kişiden alamazsınız. İnsan, kendi karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları karşılayabilecek kapasitedeyse aynılarını kendisi için yapacak birini istemeye hak kazanır ancak. Yoksa koskoca bir hayatı boşuna yaşadığınızı anlamak için binlerce olumsuz tecrübe yaşamanız gerekebilir.

Siz de hayatta istediği sonuçlara ulaşamayan biri iseniz; yönteminizi değiştirin. Hayatını spontane yaşayıp her istediğini elde eden arkadaşınızı örnek aldığınız halde mutlu olamıyorsanız demek ki aynı kişi değilsiniz. Her koşulda kendini garantiye alan bir kişiyseniz ve bu güne kadar hayatınızda hiç bir sıkıntı yaşamamış bir insansanız ve bu hayattan memnun değilseniz demek ki doğru olmadığını bildiğiniz şeyleri yapmanız gerekiyor mutlu olabilmek için. Dayak yemek güzel bir şey mi? Tabii ki hayır diyebilirsiniz. Ama hayatında hiç dayak yememiş bir insan olarak oldukça geniş çaplı bir kavgada ağzınızı gözünüzü patlatacak darbeler almak; o anda olmasa bile ertesi günde inanılmaz bir sevinç oluşturuyor bünyede; bu alışkın olmamakla ilgili, daha önce tecrübe edilmeyen bir şeyi öğrenmekle ilgili bir durum.

Şimdi; belki de burada açılamadığı kişiye, söylemesi gereken çok önemli ve anlamlı şeyler olduğu halde ağzını açamayan insanlar var. Onlar ne yapmalı? Gerçekten bilemiyorum. Belki de ben o insanlardan biri olduğum için bu yazıyı yazmışımdır. Yine de şu bir gerçek; ağlamayana meme yok. Ve ne yazık ki, hayatında olmak için elinizden gelen her şeyi yaptığınız, yanıp tutuştuğunuz insan da bir başkası için aynı uğraşı veriyor olabilir.

İşte, dedim ya, kim bilir; belki de ben bu insanlardan biri olduğum için bu yazıyı yazmışımdır. Hayatında kendisini sahiplenen biri olmayaqn ve benim sahiplenmek için varımı yoğumu ortaya koyduğum biri için yazmışımdır belki. Belki de ne kadar zamandır ilgi duyduğumu unuttuğum ve aklımdan çıkarmaya çalıştığım halde çıkmayan biri için.

İnsan garip bir varlık.

 

>Lezzet Dudakları III – Gönül Kahvesi

>”Gönül Kahvesi ne aq lan?” dedim ilk gördüğümde. Kolpa geldi kulağıma (gözümle görmüştüm halbuki). Başta hiç oralı bile olmadım ama “Artık aklıma yazacak birşey gelmiyor, bari şurayı bir deneyeyim de ağzımın içine bakan milyonlarca insanı tecrübelerimle aydınlatayım” dedim. Gebze Center’ın içerisinde, hiç göze çarpmayan kıyıda köşede bir yer bir kere; spoiler vereyim, göze çarpmayan bir yerde olması çok iyi olmuş.

Böyle hem geleneksel takılan, aynı zamanda da 60lardan 70lerden müzikler çalan bir yer. Sevmem. İçim bayıldı. Tıfıl dönem bir Sezen Aksu şarkısıyla başladı, sonra “Anlamazdın, anlamaaaaazzzdıııın” diye giriverdi “Olamaz, hayır!” dedim içimden. Ardından da bir “Yalnızım ben, çok yaaaalnızııııımmm!” gelince, masanın camını kırıp bileklerimi kesecektim. Birkaç şarkı daha geçtikten sonra garson geldi titreyerek. Menü alabilir miyiz diye sorduğumuzda korkudan bayılmak üzereydi. Gitti getirdi hemen. Hala korkuyordu. Ürkekliği dışarıdan çok sevimli görünüyordu, bir yavru ceylan gibiydi. Göz göze geldik bir an. Gözlerinde bir ışık gördüm. O da istiyordu. Birden üzerimizdekileri çıkarmaya başl

ÖHm

Yeni işe girmiş tıfıl bir garson vardı orada, masamızı bulması şöyle bir 15 dakika falan sürdü. Biz de o arada kıçımızın dibinde bu mantar başlı ısıtıcılardan olmasına rağmen tiril tiril titriyoruz; zira yakmamışlar onu. Neyse efenim, masanın altına saçılmış broşürlerden üzerinde “Gönül Kahvesi” yazanını aldı Turgay, çocuğa doğru tutarak “Bu menü mü değil mi?” dedi. Çocuk böyle bir silkindi ki, aklım çıktı. “Efendim abi efendim anlamadım ben evet” gibi birşeyler mırıldandı. Turgay sabırla tekrar etti. Çocuğun anakartı yandı o anda, ağzının kenarından akan ufak salya damlasını gördüm ve hızır gibi yetiştim: “Biz birer menü alalım.” Ardına bakmadan kaçtı eleman. Turgay’a da ağzının payını verdim; “Lan” dedim. “Çocuğa menü istiyoruz desene. Eğer elindeki ise menü ‘E elinde ya abi’ der, sen de onun menü olup olmadığını anlarsın” dedim. Turgay da anlayamadı bunu hemen. Bi’şey diyecekti ki çocuk elinde 3 tane menüyle geldi. Mustafa Kemal Paşa’ya Kazım Karabekir’den telgraf getirmiş asker gibi hazırola geçti yanıbaşımızda. Pırıl pırıl bir Türk genci. Zeki, çevik, ahlaklı ama işte biraz tembel. Zeki ama çalışmıyor. Neyse; Turgay moka istedi, Ali Ceylan da ilk isteyenle aynı içeceği sipariş etme hastalığı olanlardan biri olduğu için papağan gibi tekrarladı. Şimdi ben de aslında mocha içmek istiyordum, 3 tane moka sipariş etmek ayıp olur dedim. Evet, mantıklı değil ama bir kişi farklı olmalı. O da ben olmalıyım. “Makiyato istiyorum, fındıklı olsun” dedim. Yine silkindi bu. Allah Allaaah, neden yahu? Aldı bir menüyü, baktı. Fındıklı olduğunu teyit ettikten sonra gitti.

Mevsimler geçti. Kirazlar çiçek açtı. Komşunun kızı önce liseyi, sonra üniversiteyi bitirip doktor oldu. Siparişlerse hala gelmemişti. Kalkıp gidecektik ki “Tamam, bunlar kıvama geldi” dercesine umursamaz tavırlı, atarlı, giderli bir garson geldi. Hiç suratımıza bile bakmadan “Arkadaş siparişi alamamış, evet ne alıyoruz” diye sordu. İçimden “E madem beraber içecez sen karar ver” demek geldi bir an. Turgay ise sinirle “O zaman menüyü bir daha alalım” dedi ve ben cümlelerin yükleminin niçin sürekli “almak” olduğu konusuna takıldım, rahatsız hissettim. Tam adam gidiyordu ki derin düşüncelerimden uyandım ve “İki moka, bir de fındıklı makiyato!” diye haykırdım. Herif şimşek gibi döndü, bileğinin üst tarafında bulunan süper teknolojik zımbırtıyı yüzüne doğru getirdi ve kapağını şlak diye açtı; bu kez de ben silkindim vahşi bir eşşek gibi. Bir düğmeye basıp, bileğindeki makineden çıkan lazerle ortadan ikiye bölecekmiş gibi geldi beni bir an. Aynı anda da yanmayan sobaları, etraftaki hasırları ve çalan paleozoik çağ müziklerini düşünüp “Ama bu teknoloji? Ama bu tezat?” diye geçirdim içimden. “Bir daha alayım” dedi. NİYE SÜREKLİ ALIYORUZ? “İki moka” dedim. “Hmm. Coffee mocha” dedi. Uyuz oldum. “Bir de fındıklı makiyato” dedim. “Latte macchiato o.” dedi istifini bozmadan. Turgay bir kolumdan, Ali Ceylan diğer kolumdan tuttu, “Yapma” dediler. “Olay çıkarma, değmez” dediler. Laf dinledim. Ulan, menüde başka moka, başka fındıklı makiyato mu var, artis! Ama o arkasına bile bakmadan gitti. Yüzümüze bakma gereği bile duymadan, bir kez olsun. Aşağılanmış hissettim.

Yaklaşık bir 15 dakika sonra elinde bir adet fincanla geldi. “Herhalde makiyato erken geldi” diye düşünürken “Moka” dedi soru tonlamasıyla ve moka sipariş etmiş olan kişilerden birini seçip önüne koydu fincanı cevap beklemeden. Aynı anda iki moka üretme kapasitesine sahip bir mekan değilmiş yani. Birkaç dakika sonra diğeri geldi. Ondan birkaç dakika sonra da makiyato geldi. Mokanın çok özel olduğunu söyleyebilirim; gördüğüm en güzel örümcek ağı desenine sahipti. İçenlerin dediğine göre içtikleri en güzel moka değilmiş, bilemem. Makiyato için şunu söyleyebilirim; ben kahveden anlamam, makiyato belki daha önce içmişimdir ama “Al bak bu mıhlama” deyip önüme makiyato koysan “Evet çok güzel bir mıhlama olmuş elinize sağlık” derim. Makiyato eğer burada içtiğimse, bir daha içmeyeceğim demektir. Yine de yanlış bir şeyler var herhalde. Sanırım kahve yerine şeker, şeker yerine kahve, fındık yerine de vanilya koymuşlar. Hayatımda bu kadar kısa sürede bu kadar şeker girmemişti bünyeme. “Sobayı yakabilir miyiz?” diye sordu Turgay, tavırlı genç ise “Elektirik kablosu döşenmedi daha bu tarafa, o yüzden yakamıyoruz” dedi. Sanki belediye döşüyor elektrik hattını. Ben o anda anladım ki, Ayrılmak anı gelmişti bu mekandan; başlarım böyle işin anasından avradından.

Çarşıya doğru yürürken mideme giren yoğun şeker ve kahveden mütevellit bağırsaklarım buruldu afedersiniz. Biri karnıma kazara çarpsa oracıkta cart diye altıma s.çardım. Direndim. Önce Turgay, sonra Ali Ceylan evine gitti. Bense mutsuz bir şekilde eve dönüyordum ki bir baktım Meydan Pilsen şıkır şıkır duruyordu karşımda. Meydan’daki iki votkanın kat kat fazlası evde devam etti, ben dağıldım falan filan. Ama dün akşamdan beri hiçbir ayrıntısını unutmadım Gönül Kahvesi’nin. Vazgeç, gönül.

 

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part VIII

>NELER OLUYOR?

Maalesef bunun başka bir tanımı yok; durduk yere insanın .mına koyan durumlar yaşadım bugün, veyahut ossuruktan nem kapma anlamında bayağı bir yol katetmişim. Dünden beri böyle; mallaşmak, moralman çökmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorum. Boş mezar bulsa içine girer derler ya; ben aramıyorum, yolumun üstünde boş mezardan başka bir şey yok aq.

Dün akşamdan başlayayım. Uzun zamandır görülmeyen bir arkadaşla sohbet, ardından çalan telefon ve gecenin sonunda içme ihtimalinin doğması öyle bir sevinç verdi ki; böyle kız gibi, i.ne gibi kırıta kırıta falan dolaşmışım gibi hissettim. Gebze ulan burası, dikkatli olmak lazım. Sakal makal kurtarmaz insanı. Neyse işte; birini yolcu edip diğeriyle buluştuk derken araçla gelmiş Emre. Arabaya bindik, Süleyman’ı aldık, Zekeriya’yı aldık. Oh oh bir gülüşmeler (gülüşmeler) bağırışlar, yeşil yanınca hareket etmeyen arabanın şöförüne küfürler falan derken bi’şey oldu. Tam biz yolun karanlık bir yerinde giderken sol taraftan bir kedi atladı yola, geçti önümüzden, sağ taraftan devam etti ve kayboldu. Ezmedik lan ezmedik. Ama bana bi’şeyler oldu. “Ulan” dedim; “aynı belgesellerdeki gibi. Hayvan bişeyin peşinden koşuyo, şehrin ortasındayız. Yahu bu hayvan şehirde yaşamak için mi yaratılmış? Şu koşuşa bak Allah’ım” falan bende kayış koptu. Nereden baksan bi 2 saat mala bağladım. N’oluyor lan? Ne demek oluyor bu şimdi? Hayır, ara sıra olur böyle rahatsızlıklar bende ama bu derecede anlamsızını ilk defa yaşıyorum.

Neyse, içtik işte Meydan’da. Çıktım sonra ben. Çöpün başına üşüşmüş köpeklerden bahsetmeyeceğim. Yıllardır yandaki iş hanının girişinde yatıp uyuyan ana-oğul hakkında da konuşmayacağım (oğul 40’ın üstünde, anayı düşünün artık). Çöpçü gördüm. Baktım; adam 40-45 yaşlarında. Öyle bir saldırıyor ki süpürgesiyle yerlere; asfaltı aşındırdı yani o derece. Dur durak yok. Curling oynuyor mübarek. Yanında geçtim, kolay gelsin dedim. Önce “Eyvallah” dedi. Sonra “Sağolasın” dedi, arkasından bir de “Allah razı olsun abi” dedi. ABİ! Yahu kafayı yiyecem, yeni içmişiz zaten tribe soktu beni. Bilmem kaç sene önce hayal kurduğunda çöpçü olmayı mı hayal ediyordu bu adam? O kadar aşağıda hissediyor ki şu an kendini babam yaşında adam bana abi diyor. Bir yandan da asılıyor süpürgeye; normalde bir bakın şu memurlara, çöpçülere, işçilere. Kaçı şevkle, coşkuyla, canhıraş bir şekilde işini yapıyor? Hiçbiri. Adamın hayali yok, emeli yok. Emekli olmaya çalışıyor. Lakin bu adam yerleri kazıyor süpürgesiyle! Demek ki bir hedefi var adamın ama ney o ney? Delirecem! Allah’tan LigTV merakım daha ağır bastı da ligin değeriyle ilgili bişeyler yazdım, kurtuldum bilinçaltımda.

Akşam saat 5 sıraları. Bir anne ve kız girdi dükkandan içeri. “Oha” dedim ilk önce, “Lise üniformalı kızda bu bira göbeği ne arıyor?”. Anne bakışlarını kaçırıyor benden. Kız desen sağa sola her şeye atlıyor. “Aaa, anne bak bu ne şirin, bak bu ne güzel!” Anne kızını çekiştirip duruyor. “Hadi bir an evvel ne alacaksan al gidelim” diyor. Neden? Baksın işte kız! Sonra daha bir odaklanıyor insan şaşkınlığının nedenine. O nasıl bir göbek? Ve diyorsun ki kendi kendine: Kollar incecik, bacaklar incecik (illa cinsel anlamda süzmez bir erkek bir kızı); yüz desen zayıf. Bu kız hamile! Anne çekiştiriyor kolundan kızı. Kız ise direniyor Sponge Bob kalemi almak için! En fazla 6 ay sonra anne olacak o kız! Liseye gidiyor! İstediği ise Sponge Bob kalemi! Ben vereyim aq! Daha çocuk o ne isteyecekti ki! Nasıl bir yer burası? Nasıl bir ortam? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz?

Saatler 18:34’ü gösterdiği anda bir kadın giriyor yine dükkandan içeri. Ellerinde torbalar; “Bir mendil al” diyor. Yemin ederim, gitsin diye 1TL uzattım; daha yarım saat evvel Erzurum’daki cami için yardım isteyen adama göstermediğim inceliği gösterdim. Hay vermez olaydım o ! TL’yi. Kardeşim o nasıl bir dua. Yarım saat sürdü. Bir tane kağıt mendil aldım, 1 TL para verdim; ne için bu kadar dua? Git diye aldım o mendili! Bir an evvel git diye! Bu kadar küçük düştüğümü, bu kadar or.spu çocuğu hissettiğimi hatırlamıyorum. Allah belamı versin benim; keşke içimden geldiği için alsaydım o mendili.

2 günün içine ancak bu şekilde s.çılabilir. Sonrasında gidilen Gebze Center’mış, Gönül Kahvesi’ymiş (başka bir yazının konusu) s.kimde değil şu an. Allah benim belamı versin; ben hayattan zerre kadar zevk almıyorum; bu insanlar nasıl yaşıyor? Sen ölme e mi? Kısa kestim ki rehin almayayım diye; senin derdin dert falan değil. Kendi kıymetini bilmemek bir yana; başkalarının sana gösterdiği kıymete hürmet göster bari! Canının değerini bil! Ölme sen!

Normal bir saatte uyuyamayacak mıyım?

Lanet olsun içimdeki insan sevgisine…

 

>Let’s Kick Raşitizm Out Of Football!

>”Lincoln” diye inliyordu tribünler ama adam top oynamıyordu. Yaptığı en beğenilen hareketi hatırlıyor musunuz? Volkan’la kavga edişi. Adam ondan sonra iyice tribünlerin sevgilisi oldu, altına yattı bütün Ali Sami Yen’in. Akıllarda ise en teknik hareket olarak bilmemkaç fark atılan Hacettepe maçının tüm golleri atıldıktan sonra 2-3 kişiye attığı aşağılayıcı çalımlar kaldı. Bir de Erdoğan Arıca’nın sitemleri.

Abdürrahim Albayrak ne güzel demiş; “Brezilyalıların aldığı para haramdır” demiş. Çok saf ama yerinde bir açıklama. Yıllarca CM-FM ekolünde yetişmiş bir insan olarak şunu eklemek istiyorum: Arsenal’inden Inter’ine, Valencia’sından Manchester United’ına kadar tüm kulüpler CM-FM kanalıyla oyuncu bulurken, niçin bizim kulüpler 2. sınıf dünya yıldızlarına eşoğleşşek yüküyle para veriyor? Neden takımlarımızda birer tane yıldız varken tarih yazıyorduk da, şimdi her takımda ikişer üçer yıldız varken babayı alıyoruz?

Fenerbahçelilere laf anlatmak zor, onları dışarıda bırakalım. Beşiktaş’ı da Beşiktaşlılar düşünsün. Fenerbahçe her transfer sezonunun en çok para harcayan kulübü olur zaten, hep hüsran hep hüsran. Beşiktaş desen, zaten başkan odaklı; her başkan kulübü kendine muhtaç bırakmak için elinden geleni yapıyor. Yoksa flaş transfer falan hikaye. Dostlar alışverite görsün. Galatasaray olacak takım, ben kendimi bildim bileli krizde arkadaş. 4 yıl üst üste şampiyon olundu, yerliler sürekli “Paramızı alamıyoruz, alsak da geç – eksik alıyoruz” diye isyan etti. UEFA Kupası alındı, ödül bir yana, borçlu çıktı kulüp karaborsa bilet satmak yüzünden. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı final gördük; sonra elde ne kadar adam varsa bedavaya kaybettik hepsini; para yoktu sözleşme yapacak. Apartman dairesine fit olan Lucescu’yu da kovduk.

Türkiye Süper Ligi, şu an dünyada canlı yayın bedeli olarak dünyanın en değerli 5-6 ligi arasında. Türkiye’nin üç büyüklerine bak; ilk üçte bir tek Fenerbahçe var, onu da taraftarları bile hayretle karşılıyor. 2008’de şampiyon olan Galatasaray şu an ligde 10. sırada. Quaresma’lı Guti’li Beşiktaş 5inci. Geçen yılın şampiyonu Bursaspor’un forveti Sercan (75 maç, 20 gol: pozisyon forvet. Hadi bakalım) Şampiyonlar Ligi’nin prestij maçında gol attı diye sevinçten kıçını yırttı. Ligin lideri Trabzonspor’da forma sattırmak amacıyla alınmış o dünya yıldızlarından bir tane bile yok. Ligin 4.sü Kayserispor 16 maçta 20 gol atabilmiş. 6. Karabükspor ikinci ligden yeni çıktı. Forveti de her maçta gol atan 23 yaşındaki, bir kez bile milli olmamış Nijeryalı Emenike. Biz de bu ligdeki herhangi bir kulüpten Avrupa’da başarı bekliyoruz.

Bu ülkede futbolun altyapısı oluşmadan bir pazar haline getirildi. Yıldız alıp forma satmaya çalışmalar, süpersonik hocalar getirip transferi hocaya sormamalar falan. Yahu Rijkaard, Mustafa Sarp gibi bir adamı almak ister mi? Tabata’yı kim ne yapsın? 28 yaşındaki Güiza, tek forvet oynadığı orta sıra takımı Mallorca’nın bir sezonda attığı gollerin yarısını attı diye 30 milyon Avro gözden çıkarılıp alınır mı? Pazarlamayı futbolun önüne koyarsanız babayı alırsınız. Barcelona eşşek gibi, hayvan gibi para kazanıyor. Kimi aldı yıldız diye? Geçen sezon İbrahimovic: Karşılığında Eto’o’yu verdiler, bir de 40 milyon Avro. Ayıp olmasın diye; yoksa transfer yapmayacaklardı bile. Bu sezon? David Villa. 40 milyon Avro. Bizim takımlar her sezon harcıyor o parayı; bir sonuç var mı? Yok. Koskoca Barcelona’nın geri kalan oyuncuları? Xavi, Iniesta, Messi, Valdes, Pique, Puyol, Pedro, Bojan… Altyapı hepsi. Galatasaray ise altyapıdan oyuncu yetiştiriyor ki takasta kullanabilsin. Çağlar geldi, hoş geldi. 5 adam verdik karşılığında. Sonuç: Çağlar ilk maçına 15. haftada çıktı.

Sonuç olarak, ben bunları niye yazdım: Bir futbol ekolümüz olsun olmasın (ki yok), takımlarımızın bir oyun stili var. Fenerbahçe yıllar yılı topa sahip olup, teknik oyuncularla yerden oynamayı ilke edinmiş bir takım. Brezilyalılardan verim alabilen belki tek Türk takımı. Galatasaray desen; sürekli ileri doğru oynayan, fizik gücü yüksek, kanat oyunu oynayan bir takım. Beşiktaş da genelde bir veya iki kişi üzerine sistem kurar, rakibe göre o kişileri ya yem, ya koz olarak kullanır. Allah aşkına, şu takımların bir geçmişine bakın; hep böyleydi. Fenerbahçe gitti Anelka aldı, n’oldu? Sktir oldu gitti. Güiza? Keşke sktir olup gitse. Gol kralı Semih? Yedek. En iyisi kim Fenerbahçe’nin? Agresif, katil, canavar Lugano. Beşiktaş. Geçen yıl Guti, Quaresma mı vardı? Yoktu. Kim iyi oynadı? Dümdüz, kütür kütür bir adam olan Ernst. Pekiii, bu sezon bir tek Quaresma sakatlandı diye, Real Madrid’i çalıştırmış hocanın başında olduğu takım dağılmadı mı? Bir de Galatasaray: Lincoln geldi, bir ske yaramadı. Yolladık. Akıllandık mı? Ne münasebet! Elano aldık. Ne işe yaradı? G.tümüzde patladı herif. Şu an tribünler kimin ismini haykırıyor? Lorik Cana! E be kardeşim, anlayamadınız mı? Türkiye’ye Brezilyalı gelecekse, Fenerbahçe’ye gelsin! Galatasaray, ulan Galatasaray; yabancı mı alacaksın? Lan doldurun takımı Sırpla, Hırvatla, Arnavutla! Bir tane daha yıldız alırsanız Allah belanızı versin. Ulan veriyorsunuz garanti parayı herife, oynar mı be!