RSS

Kategori arşivi: aptal

>İnsanın Doğasından İleri Gelen Eblehlik

>Oturduğum yerden bir felaket izlemek istiyorum. Karşımda yerle bir olan bir dünya; birbirine giren insanlar, yangınların içinde can çekişmeler, yarılan yerin içine düşmemeye çalışanlar ve daha bir sürü şey. Elimde bir paket kabak çekirdeğiyle (ay çekirdeği değil) izlemek istiyorum o manzarayı, derdim tasam olmadan, umursamadan kime ne olduğunu; başına bir şey gelmeyeceğini garanti altına aldığım bir veya birkaç insanı yanıma alarak. Tek kelime etmeden.

Hafta sonu ya, yine garip garip duyguların etkisine giriyor insan. Satürn yine uygunsuz bir pozisyonda. Burcumun ince gülü Uranüs frikik vermiş, o yüzden duygularım biraz karışık. Bu hafta yapmam gerekenleri yaparken daha dikkatli olmam gerek, zira Kutup Yıldızı’nda değişik bir hareketlenme var. Hepsinin aq. Ben cevap almak için yazdıklarımdan cevap alamıyorsam, Kutup Yıldızı’nın da anasını s.kerim; Sirius’unun da, Proxima Centauri’sinin de. Gerizekalılığın alemi yok. Papazın her gün pilav yemediğini öğrenmek için burçlara veya yıldızlara takılmanın bir manası olduğunu sanmıyorum.

İnsanın hayatında etkili olan pek çok unsur var. Benim için en etkili unsur, hayatına bir değer, bir anlam katmaya çalıştığım insanın da benim için aynı şeyi yapıyor olmasıdır. Karşılıklılık ilkesi. Değer ver – saygı veya sevgi gör. Bu benim için 2×2=4 gibi birşey. Bu gerçekleşmediği zaman dengem bozuluyor. Şimdi biraz çemürecem; okumayın istiyorsanız.

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, dürüst olmak insanlar için tabu haline gelmiş. Kimse derdini sıkıntısını bir diğerine açmıyor. Herkes bir “ben güçlüyüm” derdinde. Dert sahibi olmak bir zaaf değil; ilk önce bunun farkına varmak lazım. İnsan tek başına bir s.kim değil. Yalzınlık demagojisi değil bu yaptığım; bir gerçekliğin tanımı. Yalnızsınızdır; kıvrım kıvrım kıvranırsınız 2 çift laf etmek için, yarım saatliğine bir arkadaş bulursunuz ve yalnızlığınızı paylaşmak için can atan insanları bşr anda unutmanıza yol açar o buluntu; bu insanın kendini tanımayışıdır. Yalnız olduğunuzu kabullenemiyorsanız yalnızlık bir ömür boyu sürer.

Güven, insanın birilerine duymaya mecbur olduğu bir histir. Güven duyacak birine sahip değilseniz (bu güvenin ne tür bir güven olduğu önemli değil, herhangi bir tür güven) ölün daha iyi. İstediğiniz seviyede olmayabilir. Yine de birine ait yapacağına emin olduğunuz bir hareket varsa ona güven duyabilirsiniz. İnsanlık olarak güven duygusundan beklediklerimiz çok fazla. Sürekli bizi düşünecek, koruyacak, sahip çıkacak, yalnız olmamıza engel olacak birini arıyoruz ama bunların tamamını bize sağlayacak biri olmadığı gerçeğini göremiyoruz. Bu ihtiyaçları karşılayacak biri var herkes için aslında. Biz o kişiyi istemiyoruz ama, öyle değil mi? Hata yapılan nokta burada. Her istediğinizi tek bir kişiden alamazsınız. İnsan, kendi karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları karşılayabilecek kapasitedeyse aynılarını kendisi için yapacak birini istemeye hak kazanır ancak. Yoksa koskoca bir hayatı boşuna yaşadığınızı anlamak için binlerce olumsuz tecrübe yaşamanız gerekebilir.

Siz de hayatta istediği sonuçlara ulaşamayan biri iseniz; yönteminizi değiştirin. Hayatını spontane yaşayıp her istediğini elde eden arkadaşınızı örnek aldığınız halde mutlu olamıyorsanız demek ki aynı kişi değilsiniz. Her koşulda kendini garantiye alan bir kişiyseniz ve bu güne kadar hayatınızda hiç bir sıkıntı yaşamamış bir insansanız ve bu hayattan memnun değilseniz demek ki doğru olmadığını bildiğiniz şeyleri yapmanız gerekiyor mutlu olabilmek için. Dayak yemek güzel bir şey mi? Tabii ki hayır diyebilirsiniz. Ama hayatında hiç dayak yememiş bir insan olarak oldukça geniş çaplı bir kavgada ağzınızı gözünüzü patlatacak darbeler almak; o anda olmasa bile ertesi günde inanılmaz bir sevinç oluşturuyor bünyede; bu alışkın olmamakla ilgili, daha önce tecrübe edilmeyen bir şeyi öğrenmekle ilgili bir durum.

Şimdi; belki de burada açılamadığı kişiye, söylemesi gereken çok önemli ve anlamlı şeyler olduğu halde ağzını açamayan insanlar var. Onlar ne yapmalı? Gerçekten bilemiyorum. Belki de ben o insanlardan biri olduğum için bu yazıyı yazmışımdır. Yine de şu bir gerçek; ağlamayana meme yok. Ve ne yazık ki, hayatında olmak için elinizden gelen her şeyi yaptığınız, yanıp tutuştuğunuz insan da bir başkası için aynı uğraşı veriyor olabilir.

İşte, dedim ya, kim bilir; belki de ben bu insanlardan biri olduğum için bu yazıyı yazmışımdır. Hayatında kendisini sahiplenen biri olmayaqn ve benim sahiplenmek için varımı yoğumu ortaya koyduğum biri için yazmışımdır belki. Belki de ne kadar zamandır ilgi duyduğumu unuttuğum ve aklımdan çıkarmaya çalıştığım halde çıkmayan biri için.

İnsan garip bir varlık.

Reklamlar
 

>Kafam Güzel, Hem Alkolik Oldum Hem Melankolik

>
Sanki bu hayat sadece benimmiş gibi geliyor. Sanki herkes köşeyi döndükten sonra koşa koşa sokağın diğer tarafına gidip farklı bi kostümle bir daha yanımdan geçecekmiş gibi. Benim için ayarlanmış bir hayat. Ölmeyeceğim mesela ben. Başıma hep olmasına ihtimal verilmeyen şeyler gelecek. Sabır göstermeyi kolaylaştırıyor böyle düşünmek. Belki de gerçekten öyle. Bana özel bir hayat. Matrix gibi – değil gibi. Ya da Truman Show. Çok mu film izliyorum?

Ya da belki yaşadık hepimiz, öldük. Belki de kıyamet çoktan koptu, cesetlerimiz diğer dünyaya gitti ve bir rüya olarak ömrümüzü izliyoruz şu anda. Hem bu dejavuları da açıklar. Hani rüyayı 3-4 saniyede görüyoruz da, ancak 1-2 saatte idrak ediyoruz ya, işte ara belleğe alırken beynimiz framelerin sırasını karıştırıyor, rüya saçma bi hale geliyor. İşte biz de öbür dünyadayız şu anda, yaşadığımız hayatı izledik, şimdi idrak ediyoruz. Aslında böyle düşünmek rahatsız ediyor beni, şevkini kırıyor insanın. Hiçbirşey yapasım gelmiyor. İşte, idrak durumu. Ya da sorgulama. Yıllar önce babam bende buna benzer bir 3. göz açmıştı; bahçede bi solucan gördüm, suyun içinde kıvranıp duruyor. Nasıl üzüldüm. Aldım toprağa attım hemen. Yavaş yavaş sürünerek gitti. Sonra bir akreple karşılaştım mutfakta; küçük bişey ama ben de küçüğüm. Bi karton parçasının üzerine sürükleyip bahçeye attım. Sonra babama söyledim. O da dedi ki “Afferin, böle sevap işle işte. Cennete gidersin.” O kadar üzüldüm ki. Bir daha hiç içimden gelerek bir iyilik yaptığımı hissedemeyeceğim sandım. Ben sevap olsun diye yapmadım ki onları. Yaranmak, yalakalık yapmak için yapmadım. Benim gayet içimden gelmişti, acıdım, ne olacak bunların hali dedim ve yaptım. O gün bu gündür bi iyilik yaptığım zaman kendimi kötü hissediyorum; kaypak, çıkarcı, üçkağıtçı… Ben de paso iyilik yapıyorum artık, belki bazıları kaypak hissettirmez diye.

Saçma sapan bi yazı oluyor şu anda, toparlayamayacağım öyle başladığı gibi gitsin.

Yıllardan beri ilerde nasıl bi hayatım olacağının hayalini kurarım. Tabii ki çok para (olmayacak değil, olacak, biliyorum), bir sürü boş zaman. Hatta plan bile yapmıştım; dünyanın üç ayrı yerinde üç tane evim olacak. Tıpatıp aynı evler. Krokisini falan çizdim. O evlerin içlerinde de aynı şeyler olacak; aynı duvarda aynı tablo, perdeler aynı, televizyonların markası aynı, hatta ve hatta bahçelerinde aynı cins köpek. Her hafta birinde kalcam evlerin. Akşam içip zurna gibi olduktan sonra sabah uyandığımda etrafıma bakıp diyeceğim ki “Acaba 3 evden hangisindeyim, hangi ülkedeyim şu an?” Hayal işte, ama ne yaparsam yapayım, 40 yaşımdan sonrasını göremedim hiç hayalimde. İşin ilginç yanı, sadece kendimi görüyorum bir de; başka kimse yok. Sürekli “Hacı ben zaten 40 yaşımı göremeyeceğim ki, o yüzden…” kalıplı cümleler kurmamın nedeni budur arkadaşlar. Günde 2 paket sigara, alkol, bi de yalnızlık; değil 40, 30’umu görsem kardayım.

En çok istediğim şeylerden biri de yazmaktı, bir doğru düzgün yazamadım. Kafam o kadar karışık ki, yirmi yıldır gece yattıktan ancak 2-3 saat sonra uyuyabiliyorum. Çekmecelerim, raflarım yarım kalmış hikayelerle doldu, tamamlayamıyorum. O yüzden yazma işi bir sonraki hayatıma kadar bekleyecek gibi görünüyor. Bir de müzik var tabi. Babama yalvarırdım bana bir enstrüman alsın diye hep. Duyduğum müziği bir daha unutmaz, bir şarkının içinden basları ritimleri leadleri ayırırdım kendi kafamda. Kulağım iyiydi, şevkim vardı. Ta ki babam bana “Al bak, istiyordun. Kıymetini bil” deyip Çin malı teneke bir mızıka verene kadar.

Fantastik bi evrende yaşasaydım keşke; ya da ortaçağda falan olsaydık. Para para diye g.tümüzü yırtıp lüks şeyler elde etmek için çırpınmazdık. Hayat daha zor olurdu belki, ama anlaması kolay olurdu en azından. Vahşi değilmiş ki o zaman hayat. Sadece insanların niyetlerini belli etmeme gibi bir dertleri yokmuş, hayatta kalma güdüleri geçici zevklerinden daha öndeymiş. “Bir elimde kılıç, bir elimde balta, umurumda tabii ki dünya aq” güzel bi motto…

Fantastik demişken; Terry Gilliam hayal gücüne sahip olmak isterdim şahsen. Gözlerimi kapadığımda canım hiç sıkılmazdı heralde! Her uyuduğumda ayrı bi macera. Bak o zaman yazardım onları işte, bestseller olurdu.

İstasyon olduk anasını satayım…

Yalnızım diyorum ama çok ezik oldu aslında. Acındırıyormuş gibi. Benim ortaya çıkardığım bir problem yalnızlık. İnsanlarla olan münasebetimin bir sonucu. Çok üstüme vazifeymiş gibi herkesin derdiyle uğraş dur; “Ne kadar iyi, ne kadar düşünceli bir insanım” demek için kendi kendine. (“İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejeteryan olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir” demiş artisin biri; maalesef doğru demiş.) Sonra karşıdan bir beklenti oluşturuyor insan, ona engel olamıyorsun.Kendini değersizleştiriyormuşsun gibi geliyor. Gözünde üç kuruş değerin yok adamın; ama gidip hayatını düzene sokmaya çalışıyorsun. Abilik yapıyorsun. Kardeşim o benim artık diyorsun kendi kendine ama balondan atılan ilk ağırlık sen oluyorsun; “Nasıl olsa bi sıkıntım olduğunda kendiliğinden gelir” diye düşünüyorlar galiba. İşin bir de karşı cins boyutu var ki, Allah’ım… Nerde var bi sorunlu, güvensiz, başarısız; bana geliyor zaten. Sana ne aq? Beter olsun! Yapamıyor işte insan. Güven aşıla, gururunu okşa, şişir şişir şişir… 3 gün önce aynaya bakacak cesareti bulamayan kıza Sharon Stone muamelesi yap… Arkasını dönüp gidenlere birşey demiyorum artık, ne yapayım. Lakin o arkamdan konuşanlar yok mu… Arkamdan konuşulacak şeyleri nereden buluyorlar bir anlasam! Kötü olan kısmı o işte… Nasıl bi nam saldıysam; benimle görüşen kişi için bir imaj sorunu mu oluyorum ki? Meslek sahibi olmak fena şey, hele ki bu meslek insanların ezikliklerinin üstünü örtmek olunca kimse hayatının bir döneminde benle bağı olduğunu belli etmek istemiyor demek ki. Eziklikten kurtulmanın yolu, hayatının bir bölümünde ezik olduğunu kabul etmektir gençler, aklınızda bulunsun. Bak hala amme hizmeti yapıyorum…

Saat kaç olmuş ya…