RSS

Kategori arşivi: yağmur

>İçe Dönük Bir Arayış: Kıl Dönmesi – Part IX

>*Ya şimdi çok geleneksel oldu benim için aslında, kendimi tekrar ediyorum; yağmur yağıyor ve ben yine dışarda dolaşmak istiyorum ama o kadar yorgunum ki. Bir şey de yapmadım bugün, hergünküyle aynı şeyler; sabahın köründe kalktım, biraz daha uyumaya çalıştım ama beceremedim. Yatağa yattıktan sonra uyumak benim için 1-2 saat süren bir işkence. Uyku hafifliğinde ise Guinness Rekorlar Kitabına girebilecek derecede hassas biri olduğumdan; sabah saat 7:30da kalktıktan sonra 1 saatlik fazladan uyku için yatakta 2 saat daha geçirmem gerekir ki kalkma saatim neredeyse 10 oluyor bu vesileyle: Böyle bir hayat yok. Saat 10:30da kalkmak, benim yaşımda biri için yılda en fazla 3-4 kez yaşanabilecek bir ayrıcalık. Uyumayı da çok sevmem öyle. İhtiyacını duyuyorum; o ayrı. Yedi düvelle kavga ettim; daha fazlasından kaçtım. İnsanları kırmamak için insanlardan uzaklaştım ve stresle dolu bir günü daha tamamladım Elhamdülillah.

Konuşmayı umduğum insanları bulamadığımda yağmurun dostluğuna sığınmak yıllardır adet edindiğim bir davranış. Bir de koskoca ağaç dallarına inen koskoca damlaların çıkardığı kızgın tavada kaynayan yağ sesi yok mu o yağmurun çıkardığı; insanın aklına takılan tüm o problemlere duymak istediğiniz cevabı veriyor: “Sktiret, düşünme. Ne olacaksa olacak. Bir sigara yak ve sana sunduğum huzurun tadını çıkar.” Kendi kendinize özel bir insan olduğunuzu düşündüğünüz günlerde (ki bu düşünce aslında bir ilüzyondur; hiç kimse özel değildir çünkü herkes özeldir) kendinize olan güveni sarsan, sizi muhtaç hissettiren bir anda yağmur yağıyor olması; artık hangi yüce varlığa inanıyorsanız ondan size gelen bir işarettir; bana öyle geliyor en azından. Tanrı inancı da bu ihtiyaçtan ileri gelen bir şeydir zaten; değil mi?

Hayatta en çok korktuğum şey, birini kendimden soğutmak, sıradan hale gelmek ve sıkmaktır. Lanet olsun, bu korku nedeniyle çok insandan uzaklaştım ve “vefasız” damgası yedim. Yine de vazgeçilebilecek bir huy değil bu. İnsan kendine engel olamıyor; korkuyor insan alışılmış biri olmaktan. (30.01.2011 01:40 editi: olmuşum bile) Rutin hale gelmekten; kendini tekrar etmekten. Ve her ne kadar güzel sürprizlerle de karşılaşsa gün içerisinde hatırlanıyor ve sayılıyor olduğuna dair; insanların problemlerine çözüm sunduğu için değil; “o” kişi olduğu için ilgi görüyorsa da, kişi için önemli olan kendi istediklerinin ilgisine mashar olmak oluyor maalesef. Olmadığında da yağmurun kollarına sığınıyor insan; yağmur teselli ediyor.

Bu gün de diğer günlerim gibi zor, sıkıntılı, düşünceli ve hissettiğim gibi görünmediğim bir gündü. Neden bilmiyorum; kendi dertlerimi hep bir yana bıraktım ki insanların dertlerine çözüm bulayım, kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak insanlara yol göstereyim; bu bir ego problemi olarak görünüyor olabilir, yapacak bir şey yok. İşte böyle olunca; insan derdine sahip çıktığı onlarca insana karşılık kendini birkaç cümleliğine de olsa dinleyecek birini arıyor günün sonunda. Herkes için dayanılacak bir omuz, sarılınacak bir kol, danışılacak bir akıl olsa da; sadece ve sadece yan yana oturup birşeyler anlatacağı birini arayabiliyor bazen insan. Kendini zorlayıp başkasına kol kanat gerse de, bir kuru muhabbete ihtiyacı olabiliyor. Ve bu muhabbeti istediği kişiyle yapma ayrıcalığına sahip olduğunu düşünebiliyor. İşte böyle anlarda insanın yardımına yağmur ve Camel koşmazsa, kimse koşmuyor.

İnsanın gerçek sevgilisi yağmurdur. Dert ortağı ise Camel’dır. Bunu aklınızda tutun.

Reklamlar
 

>Islatılıp Dövülmek İsteyen Adam

>Ohhhh, mis gibi donuma kadar ıslandım. Mado’da Ali kardeşimle içtim bir güzel kahvemi, hunharca yağan yağmur altında koskocaman bir kavis yaptım Ziraat Bankasının oraya doğru, sonra Çoban Mustafa Paşa Camiinin ordan evime döndüm. Eve gider gitmez tartıldım, 3 kilo fazlam var. O derece ıslandım yani. Arada gerekiyormuş, keyfime diyecek yok şu anda.

Aslında sıkı giyinmiştim ama öyle bir yağmur var ki, içerden ıslandım. Ben öyle tosbağa gibi kafamı bedenime sokmaya çalışmıyorum yağmurda. Bir dakika… İçerden ıslanmak biraz kötü bir tabir oldu. Şimdi yağmur yukarıdan yağdığı içün; patır kütür kafamın üstüne düşüp iyice saçlara bir yedirdi suyu. Sonra kulaklardan burunlardan enseden doğru montun içine sızmaya başladı, arkasından sırtımdan belime doğru akarak dona doğru ilerledi. İçerden ıslanmak derken kastettiğim budur efendim.

Her ne kadar belediyeciğimiz çalışsa da, efenim 5 ışıkyılı yağmur kanalı döşedik diye hava atsalar da normal seviyede yağan yağmurda bile ayak bileğine geliyor yol ortasındaki su. Buruştu ayağımın tabanı 3 saat banyo yapmışım gibi. Bebek ayağı gibi oldu. Ayağımın altını gıdıkladım bebek refleksi verecek miyim acaba diye ama gayet 26 yaşında adam tepkisi verdim: “N’apıyorum lan ben manyak mıyım akşam akşam?”

İnsanın kafasına kafasına yağmur inmesi strese çok iyi geliyor bak, aklınızda bulunsun. Çatır çutur patlıyor ya kafanızda; dayak yiyormuşsunuz gibi hissettirip bedeni rahatlatıyor. Şimdi artistlik yapmayın, hepiniz ara sıra dayak yemek istiyorsunuz. Gerginlik alır deneyin. Ben dayak yemeyeli yıllar oldu ama kaşınıyorum bu aralar mesela. Atar yapıyorum, gider yapıyorum ki kalabalık gruplara, taşlarla sopalarla dalsınlar bana ağzımın burnumun yerini değiştirsinler diye lakin adamlar da diyor ki “Ulan 5 kişiyiz herif bize gider yapıyor bir bildiği var herhalde, uzayalım hafiften.” Vallahi bi numara yok oğlum bende. Karşılık vermeyeceğim, cidden bak.

Bir dahaki yağmur yürüyüşümde polislerden bir hareket bekliyorum. Yani polisleri bir şekilde kızdırıp kendimi dövdürmek güzel olur ama adli bir vaka olmasın, sicilime işlenmesin. O tarzda bir sinir bozma hareketi. Copla dövsünler falan. Cop kırılıyor mu? Kırılıyorsa sırtımda kırılmasını tolere edebilirim. Yüzüme vurmasınlar ama. Haa, dur bak; aklıma geldi de polisler bu işin eğitimini aldığı için can yanmasından daha ölümcül sonuçlar ortaya çıkabilir. Bir fitness salonunun önüne mevzileneyim en iyisi ben. Çıkanlara laf atıp sarkıntılık edeyim. Hafiften başlar, önce kadınlar belli bir yere kadar vurur, sonra çevre halkının da katılımıyla bir şölene dönebilir yediğim dayak. Bak bu güzel oldu Zekeriya. Gelsene yarın akşam, bir deneyelim.

 

>Yağmur Yağar Enine Enine

>Yağmurun doğası gereği yukarıdan aşağıya doğru yağması gerek. Bulutlardan çıkıyor bu su taneleri işte, yer çekimiyle birlikte (9,80665 m/s2) gittikçe hızlanarak aşağı doğru iniyor ve saatte kim bilir kaç kilometre hızla kelimin ortasına vuruyor. Canı yanıyor insanın. Yaşadığım yerde ise farkettiğim; fırtınayla birlikte yağmur yağdığında fizik kuralları alt üst oluyor. Yani yağmurun enine (horizontal yani, o manada demek istedim) yağdığı tek yer Gebze herhalde. Elimde şemsiye var, vertikal yağan (yani normal yağan) yağmur için üretilmiş. Elimdeki şemsiye, yağmur karşıdan suratıma suratıma gelirken hiçbir işe yaramıyor. Kurşuna dizilir gibi, göz açamadan elinde şemsiyeyle yürüyen insanlar topluluğu; mal gibi bir görüntü.



Fırtınayla da yağsa, seller de götürse ortalığı, seviyorum ben yağmuru kardeşim. Sokaklar bomboş bir kere. Aq salakları. Dolaşın işte yağmurda. O kadar zevkli ki. Ben şu an ancak dışarıyı izleyebiliyorum, vakit buldukça da çıkıyorum kapının önüne, sağımı solumu bir güzel ıslattırıyorum yağmura, geri geliyorum. Sonra bir müşteri geliyor, iş yerinde bir adam karşılıyor onu; sırılsıklam. Eğlenceli. Güzel. Sonbaharın en büyük avantajı yağmur. Sonra soğuk geliyor tabi. Bu ikisinin ortak faydaları ise daha az et görmek, sağdan soldan pörtleyen göbekler görmüyoruz yağmurlar başladıktan sonra. Hatta insan görmüyoruz, ne iyi.


Birkaç yıl öncesine kadar “Yağmur yok, barajlar boş, bu ne sıcak sonbahar!”çemirişlerini hatırladıkça kan beynime sıçrıyor. Ne çabuk unuttunuz lan? “Ay pek bir yağmur var dışarda, bu havalar ne böyle…”. Ne olacağıdı? Çık, dışarı çık. O yağmur bir yağsın üstüne, kafana kafana bir vursun, suratına çarpsın tokatlasın bir güzel. Rahatlatır, gevşetir insanı. Ben size tahammül edebilmek için yağmurun gelmesini bekledim. Yağmur olmasa çekilir misiniz lan siz?
Aq malları…

Artık havalar eskisi gibi olmayacak. Yağmuru bulmuşken tadını çıkarın. Klişedir bilmem nedir ama, yağmurda el ele dolaşmadan sonbahar geçmez. Yağmurda beraber dolaşmaya değecek biri varsa yanınızda, hıyar gibi oturmayın evde. Yok mu? Telefonunuz zır zır çalıyor mu 15 dakikada bir hiç aramasını istemediğiniz biri tarafından? Aramak istediğiniz kişiyi aramak için eliniz gitmiyor mu telefona? Aradığınızda açmayacak mı? O zaman bırakın o aq telefonunu evde, öyle çıkın dışarı. Durmayın o evde.
 

>Afyon Patlaması

>Henüz tam olarak uyanamadım ama yine bir yağmur esnasında birşeyler yazma ihtiyacı duydum. Sangi gök delindi anasını satayım. Saat henüz 11 bile olmadı (öğleden önce) ama öyle bir karanlık ki ortalık; sanki koskoca bi uzay gemisi geldi tam güneşin önüne parketti de, depoyu fullettikten sonra bedavadan yıkıyorlar şimdi. Bense yine yağmurdaki insan hallerine taktım, söyleyeceklerim var:

Eğer amacınız yağmurdan sığınmaksa, efendi gibi gelin dükkana “Yağmur dinene kadar şurada bir oturayım” deyin; “Sktrgt” diyecek değilim herhalde. İlla birşeyler satın almak zorunda değilsiniz. Öyle ilgileniyormuş gibi oraları buraları karıştırmak, birbiriyle alakası olmayan şeylerin fiyatlarını sormak falan çok gereksiz şeyler. Hatta bir de çay söyleyeyim için ama benim yağmur keyfimin içine etmeyin…

Bu kez yağmur sadece hava karartısıyla geldi, şimşek – yıldırım falan yok. Gökgürültüsüyle yağan yağmur daha eğlenceli, şöyle ki; ilk önce şimşek çakıyor, flaş gibi. Hemen saniyeleri saymaya başlıyorum ben de; bir, iki, üç,… Sonra gümbür diye ses geliyor. Sayma bitiyor orada. Şimşekten kaç saniye sonra ses geldi? diyelim ki 9. Ses hızı saniyede 340 metre. 9×340= 3060. Demek ki yıldırım 3060 metre uzağa düşmüş. Işık hızının farkını hesaba katarsak belki bir 3058 metre falan olur. Belki de yanlış biliyorum, ama bunu yapmak beni çok eğlendiriyor. Yağmurdan zevk almasını bilen biriyim ben.

Sabsh henüz 11 olmasına rağmen (şu an 11:01) pek çok güne yetecek saçmalığı yaşadım yine bugün. Mesela şu “Kur’an kursuna yardım”. Artık iyice yüzsüzlüğe vurdular; ne makbuz ne birşey. Zaten makbuzlarda abuk sabuk şeyler yazıyor genelde. Diyanet İşleriyle alakası bile yok. Geliyor dükkana yaşlı başlı sakallı adamlar, utanmadan sıkılmadan diyorlar ki “Gençler Allah rızası için, Düzce’de yaptırmakta olduğumuz Kur’an kursuna bir bağış istiyoruz”. E Gebze burası? Git Düzce’den iste. Öyle bir imaj ki, sanki Düzce (sadece Düzce değil, bugün bir de Rize geldi. Rize lan!) bir kafir yuvası, kimse Kur’an kursu için kuruş para vermiyor, bu amcaları tartaklıyorlar orada; Düzce’ye iman götürmek, halkına İslam aşılamak bu amcalara misyon olmuş bu nedenle, bizden de yardım istiyorlar. Her zaman aynı cevap bende de: “Biz cuma günleri buradaki camiden yardım yapıyoruz”. Niye böyle dediğimi bile bilmiyorum. Çok saçma. Adam “Ne alakası var aq?” dese diyecek hiçbir şey yok. Ama amca zaten ne kadar saçmaladığının farkında, benim saçmalayışıma ses çıkaramıyor. Hele bir de bayan giyim mağazalarına dalmıyorlar mı cübbelerle sarıklarla 4-5 herif; tam art niyet. Ulan vitrine bir bak; jartiyer satıyor, tanga satıyor. İçerideki kız badi giymiş mini etek giymiş. Ben para vermiyorum sana, o verir mi? Sen de biliyorsun vermeyeceğini, senin niyetin başka hacı amca; gözler bayram etsin…

Bir de, yere çöp atma olayına değinmek istiyorum. Ben yere çöp atıyorum. Normalde atmam ama Gebze’de yaşıyorum. Elinizde çöple 10 kilometre yürüseniz de bir çöp kutusu bulamazsınız buralarda. Nereye atıyorum ben de çöpümü? İnsanların çöp noktası olarak belirledikleri yerlere. Sigara izmaritini mazgallara atarım mesela. Şişeyse elimdeki atmam yere gezdiririm. Şişeler ergonomik olur, eli rahatsız etmez, çirkin de görünmez elde. Kağıtsa buruşturur cebime koyarım ama bugün Gebze’de bile az rastlanır bir olayla karşılaştım. Herif kola kutusunu çarşının ortasında küt! diye attı yere gitti ya. Yaşı 18-19. Ayı mısın? Yarısı da doluydu kutunun ha. Bari bir dükkan vitrininin önüne koy, ya da ne bileyim, dök içindekini kutuyu buruştur öyle at. Okula da mı gitmiyorsun sen öğretmiyorlar mı sana? Keşke baban dışarı boşalsaymış be oğlum…

Gözlerimde şimşekler çakıyor, tansiyonum mu düştü ne oldu bilmiyorum; Allah Allah? Yazımı bitireyim bari. Bitirmeden önce, sabah ereksiyonuna gayrı-cinsel çare arayan Gebze insanlarına bir önerim var: Sülük. Satıyorlar her köşe başında şişe içinde. Koyun mevzunun üstüne, emsin işte çeksin kanı. İki dakikada çözer olayı. Bir de 3D’ne 3D’ne 3D’ne bandım; LG mi sandın Samsung aldım demek istiyorum. Güneş açtı… Hadi naş.

 

>Yağmur

>Yaz gününde uzun süren sağanak yağmur gibisi var mı ya? Amele yanıklarımın üzerine düştükçe “çısssss” diye sesler geliyor beynimin içinden. Rezil, kepaze yaz güneşinin insanı kandıran pis sırıtışına küt diye indirdi yumruğu yağmur bulutları “Sktirgit lan burdan kolpacı şerefsiz!” diyerek adeta. İnsanlar koşuşturuyor sağa sola; o da anlamsız. En yağlı selülitli yerlerinizi açmışsınız (bazıları var, onlar açsın onlara demiyorum) sıcağı hem içeriden hem dışarıdan alırken çemiriyordunuz “Ay bu sıcaklar aman aman” diye. Ne bu koşuşturma şimdi? Siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz; yaz insanları işte. Kişiliksiz, teşhirci, pervasız. Saçakların altından yürüyün şimdi. Cayır cayır güneşte yolun ortasından gitmeyi biliyorsunuz ama. Aptallar. Asıl şu andır yolun ortasından yürüyeceğiniz an. Bu bir kıyak size. Mutluluk vaad edip sıkıntıdan başka bir şey vermeyen yaz’ın, her zaman delikanlı olan ve “Hayat böyle birşey işte, karanlık ve hüzünlü, kandırılmayın!” diye her daim haykıran sonbahar tarafından baskına uğrayışı bu. Sonbaharın sizin için fazladan mesai yapışı, sizin sıkıntınızı yük edişi kendisine. İşgüzarlık değil bu, bir çağrı. Güneşe kanmayın. Uyanın!

Güneş, siz tavşanların gözüne tutulan elfeneridir. Etrafınızdaki hiçbir şeyi göremezsiniz yazın. Kolpadan bir mutluluk kaplar içinizi. Bir sonbahar ayında geç kalınmışlıklar için küfrediyorsanız, yaz güneşi gözünüzü aldığında göremediğiniz içindir. Yaz yağmurundan saklanmayın. O siz birşeyleri görün diye geldi. Değerlendirin!

 

>Kişiliksiz Kış, İşgüzar İlkbahar, Yalancı Yaz

>
Halbuki ne kadar harbi bi mevsim sonbahar. Hava hep kapalı, sürekli bir nem, yağmur dalga geçer gibi gelmiyor; günlerce yağıyor. Çok delikanlıca, içten pazarlığı olmayan bir mevsim. Yağacam diyor, yağıyor işte. Kış gibi değil. Kış, ergenlik çağındaki kız gibi; sürekli hava kararmadan önce geldiği aile ortamında hanım hanımcık; arada bir arkadaşlarıyla dışarı çıktığında ise şiddet nöbetleri yaşayan bi canavar. Hava sakin sakin giderken bir gün bir anda tipi bir başlıyor, üzerinizde ne olduğunu umursamadan; sığınacak bir delik bulana kadar kesilip güneş açıyor. “Tamam” diyorsunuz, geçti artık diye yola bir çıktınız, 10 dk. sonra bir daha… Kış günü gökyüzüne bakıp kendinizce tahminde bulunarak dışarı çıkmışsınız ama aynı bir at şeysi gibi; ıslanmayayım diye aldığınız yağmurluk bütün soğuğu içine çekiyor, şemsiyeniz yukarıdan aşağıya doğru yağan yağmur için yapıldığından bir sağdan sola, bir aşağıdan yukarıya yağan karda elinizde kelebek gibi kalıyor falan. Botlar su almış, gözler açılmaz, kocaman kocaman kar taneleri çat çut tokatlıyor suratı, gözler kapalı gitmeye çalışırız eve, yüzümüzde embesil bir ifadeyle, çaresiz. Ya da geçen günkü gibi tam tersi olabilir. Arkadaşımla çıktım yola, istikamet Maslak. Evden çıkarken havaya bir baktım, sanki hesap günü gelmiş anasını satayım. Kapkaranlık. Bir de tipi var. Öküz gibi, kepenek gibi bir ceket aldım, atkı, bir de şapka. Çıktık işte. E daha 20 km gitmeden güneş bir açtı, az önce canımızı yakmak istiyormuşçasına yağan karlar şimdi yağ gibi eriyor. Bir üşü, bir terle, bir soğuk al, bir terini soğut derken gribin nezlenin üstünden üç adım atlayıp zatürree oldum neredeyse. 3 gün yatak.

Sonbaharda hayatımın en sevdiğim aktivitesini neredeyse her gün yapma imkanı bulurum: Yağmur izlemek. Aslında sokaktan geçen arabaları saymaktan bi farkı yok. Hatta daha aptalca, öylece izliyorum ama dayanamıyorum ne yapayım? İzlerken kaptırıyorsun böyle aklına geliyor birşeyler, hayaller kuruyorsun. Doğru ya, aslında yağmur yağar filmin en hüzünlü sahnesinde, adam “HAYIIIIIIIIIIIIIIRRRRR!!!” diye bağırır bir şimşek çakar falan sonra yağmur; üzülmemiz gereken sahne. Hayır aslında; yağmur hiç de hüzünlü birşey değil. Yağmur, yaşadığınız duyguyu daha da coşkuyla yaşamanızı sağlayan bir katalizör. Hüzün, sevinç, özlem vs vs o sizin o anda ne tür birşey düşündüğünüze bağlı. Elbette ben de en çok hüzün kısmına denk geldim yağmurun, ama yağmur insanın enerjisini, hareketliliğini, yaşama sevincini alır diye bir şey yok. Ben hep kıpır kıpır olurum yağmurda. Topluca çıkardığı o “haşşşşşşşşşşşşşşş” sesi, bir de sokakta demir – metal çöp kutusu falan varsa o “tangır tungur” sesler çıkarır; tam yatağa yatıp uyuma ortamı. Ama uyuyamam, o yağmur üstüme üstüme yağıyormuş, sanki ben ıslanıyormuşum gibi gelir. Yatakta keyifle dönerim, kedinin yumağıyla oynadığı gibi yorganla oynayarak. Arada bir dışarı çıkarım ıslanmak için. Sonbahara özel, bakkala bile gitsem şıkır şıkır olurum. Baştan aşağı bir moda ikonu. Çevredeki herkes öyle zaten. Yarım kilo jöle basılmış emo saçlar yok bir kere, üzerinde abuk sabuk mottolar yazan adi tişörtler yok, çakma converse yok, orijinali de yok zaten. Sözbirliği yapmış gibi herkesin üzerinde siyah-gri-beyaz uyumu. Güzel göbekler kapalı olduğu için pek çok adam şikayetçi; ben ise iyi tarafından bakıyorum, obez göbekler göz midemizi bulandıramıyor bu mevsimde. Neyse efendim; dizlere kadar siyah pardösü (çok kaba lan, kesin Fransızca ama Türkçesi nie bu kadar kaba?), altına siyah bot veya ayakkabı, gri pantolon, aynı renk atkı ve semşiye – fötr şapka. Fötr şapka tabi Gebze’de olmuyor, insanlar daha önce hiç şapka görmemiş gibi bakıyor, niye bilmiyorum. Kılık kıyafet kanunundan muaf, cehaletinden cezai ehliyetsiz memleketim…

Çocukluğumdan beri, hatta eşşek kadar adam oldum ama hala birşeylerin olması için dua ettikten sonra derim ki “Allah’ım eğer duamı kabul ettiysen bu gece yağmur yağsın”. Rüyalarımda hep yağmur görürüm; bazen bahçedeki çiçeklerin on dakikada büyümesini sağlar, bazen de iki dakikada sel olur alır beni götürür falan. Eğer çok çok yorgunsam ve keyifli bir uyku istiyorsam yine dua ederim “Allah’ım n’olur yağmur yağsın”. Sonra aklıma hep kaldırımlarda uyuyan insanlar, bahçedeki yavru kediler, köylerde yamaçlardaki evler. Sonra da derim ki “Allah’ım, eğer insanlara hayvanlara kötü şeyler olacaksa yağmasın. Hepsi güvendeyse yağsın.” Zaten heralde bir milyon kez dua etmişimdir. Birkaç tanesi kabul oldu. Şikayetçi değilim bu durumdan da, her yağmur yağsın istediğimde yağsaydı yağmurun bir anlamı kalmazdı benim için. Hem yağınca da şöyle rahatlıyor insan; “Demek ki herkes güvende!” Çeyrek asır yaşında biri de olsam; yani eşşek kadar adam da olsam, benim bir Tanrı’nın varlığıyla ilgili kanıtım budur. Yağmur istiyorum ama insanlar zarar görecekse yağmasın. Yağmasa da Tanrı var, yağsa da. Rahatlatıyor insanı, heh heh…

Son olarak; yazdan tiksinmemin nedeni; yalancı olması. Aynı yılbaşı gibi; 10dan geriye doğru kıçını yırta yırta say, eee? Herşey aynı. İşsizsen yine işsizsin, işin varsa yarın yine işe gideceksin! İşte yaz da öyle. Sanki herşey bir anda çok güzel olmuş, yüzlerce kız üzerime hücum edecekmiş, köşeyi dönünce çanta dolusu para bulacakmışım gibi bakan pırıl pırıl güneş tepede duruyor. Her an hayatının en mutlu anını yaşayabilecekmişsin gibi bakıyor sana yukarıdan ama bir b.k olduğu yok. Sonbahar – kış öyle değil işte. Hayat günlük güneşlik değil kardeş; yağmurlu, fırtınalı. Yazın oturduğu yerde terleyen obezlerin kokularıyla, sabahtan akşama kadar çalışmaktan imanı gevreyen amelelerin kokusu karışır birbirine. Kış mevsimi ise ayırır ikisini; kış soğuğunda terleyenler, sadece emeğinin karşılığını almak için canla başla çalışanlardır. Yazın aldığınız ter kokusu boşvermişliğin, miskinliğin kokusudur. Kışın kokusu ise emeğin! Yaz kapitalisttir, sömürgecidir; kış sosyalist! Heyt koçuma benim be!