RSS

Kategori arşivi: yumurta

>Mebuslu Yumurta

>Önemsiz not: Öfke, sinir ve kişisel fikirlerden başka bir şey içermemektedir. Bahsedilenleri anlayabilmek için çaktırmadan verilen linklere tıklamak gerekebilir.

Dragon Ball diye bir çizgi film vardı, orada bir Kaplumbağa Usta vardı, hatırladın mı? İşte Mehmet Ali Birand’ın habercilik anlayışını; o cinsel güdülerinin verdiği acelecilik ve umursamazlıkla saçmalayıp abuk sabuk laflar eden o Kaplumbağa Usta’ya benzetiyorum. “Yarın akşam kimselere vermeyin“, “Kadınların kavgası da hiçbir şeye benzemiyor doğrusu“, “Hazır değilse başka bi şeyinizi yapalım” derken bu bilinç altı s.çmalarına biz de altımıza s.çaraktan gülüyoruz. Her dil sürçmesi güldürmüyor tabi; bugünkü twitter iletisindeki gibi: “Öğrenciler ayaklandı ancak bu manzaraya bakıp Türkiye’nin birbirine girdiğini sanmamak lazım. Gündemsiz bir günde TVler olayı abartıyor.”

Şimdi; TVler olayı abartıyor olabilir, TVler her zaman olayları abartacak ama, Tayyibin çıkıp da “Biz şunu yaptık, biz bunu yaptık, okullar özgürleşti” dediği dönemde, daha bir hafta evvel suçlu suçsuz ayırmadan yaşıtları eşşek yüküyle sopa yemiş olmasına rağmen, daha da önemlisi; içeride ve dışarda ne olaylar olursa olsun iç gündemi hükümetin belirlediği bir ülkede bugün öğrenciler rol çaldı. Bu bir ayaklanmadır. Hem de Türkiye’nin uzun zamandır görmediği türden. Arkasından bir ziyaretlerde bulundular ki, üstüne bir de gövde gösterisi olmuş oldu. Millet özür diler diye beklerken iyice sıvadılar. Elbette ki 2 gün sürer, geçer ama bu cesaret vericidir. Deli cesareti verici. Bu çocuklar dayaklarını yiyecek, gözaltına alınacak, hapse atılacak, iş bulamayacak öğrenciler artık. Bununla birlikte, Türkiye artık siyasi olaylara karışan çocukların ebeveynlerinin “Benim öyle çocuğum yok!” diye üstlerinden yük attıkları, “Eline ekmeğini almadan ne siyaseti ulan?” diye kafa s.ktikleri bir halde değil. Aileler de ellerinden geldiğince bu işin peşini bırakmayacak. Tabii ki onların da mücadelesi en fazla 1 yıl sürecek ama dedim ya, eşşeğin aklına karpuz kabuğu sokuldu bugün. Bu çocukların bu tepkiyi gösteriş biçimleri, görüşleri, tavırları kesinlikle ve kesinlikle doğrudur demiyorum ve hatta yanlış ama göze aldıkları karşılık ve karşı durdukları cephenin genişliği olayın küçümsenmesini engellemeli.


Şunu anlayın; sağı gelsin solu gelsin (ki DSP geldiğinde de bu ülke sol falan görmedi), kişi başına düşen gelir artsın artmasın, ülkemiz bölgesel bir güç halini alsın almasın; Türkiye kaba kuvvetle, bir baskı sistemiyle yönetiliyor. Baskıcılık çekirdekten geliyor; her boka burnunu sokan, hadsiz insanların ülkesi burası. Biri mini eteğe takmış, diğeri türbanlıyı üniversiteye aldırmıyor. Baba kızını namus için öldürüyor, karısını dövüyor. Adamın kızı zehir gibi akıllı; “Okuyacan da nolacak kız çocuğusun en nihayetinde” diyor, 15 yaşında evlendiriyor. Bunun gibi bir sürü şey. Ne bekliyoruz şimdi bu toplumdan? Had safhada muhafazakar, tutucu, iffetli bir toplumuz. Kalıplarımız var, belli çizgilerimiz var; değil mi?

HAYIR!

Şu an ülkemiz dünyanın en düzensiz; ahlaken, dinen ve ideolojik olarak en yozlaşmış, insanları birbirine en güvensiz birkaç ülkesinden biri. Bu savımı kanıtlamak zorunda değilim, etrafınıza bakmanız yeterli, eğer gözleriniz gerçeği görmek istiyorsa. Televizyona bakın, sabah programlarına. Kendi yeğenini öldüren halalar, kızına yıllarca tecavüz eden babalar, canlı yayında 70 milyonla dalga geçenler… Öğleden sonra koskoca 60-70 yaşında ninelerin dedelerin abazanlıktan azmış kudurmuş halleri ve birbirlerine yaptıkları kusturan, tiksindiren cilveler. Bunaklıktan yıkılan zevzek bünyelerin rezillikte sınır tanımayışları; mizansen gereği, reyting icabı hayvanlıklar, terbiyesizlikler falan; ve tüm bu dengesizlikleri yaparken dillerinden düşmeyen din – iman. Bu insanlar uzak insanlar değil bize; içinde bulunulan baskı sisteminin kurucuları, destekçileri bunlar. Yaşını başını almış, bayramlarda el öptüren hürmet bekleyen insanlar. İşte yine aynı kişiler bunlar; bize yıllar boyunca insanlığın ve ahlakın temeli olarak anlatılan Anadolu’nun insanları. Kızını evinin balkonuna bile çıkarmayıp 17 yaşında görücü usulü evlendiren ana babalar bunlar; oğluna “Çalgıcı mı olacan ulan pezeveng” diye saldırıp gitarını parçalayan, fındık kadar beyniyle okuyacağı bölüme müdahale eden ana babalar.

Haberleri takip etmek istemez oldum son birkaç yılda. Seri katillerimiz, vahşi cinayetlerimiz oldu Elhamdülillah. Ergenekon mergenekon derken Türkiye’nin yarısı orduya, diğer yarısı da devlete olan güvenini kaybetti. Gazeteciler hapse atıldı. Tayyip Türkiye’nin tüm derdini sorununu bitirdi, Müslüman dünyasına el attı; oy uğruna. Bizimkiler sanki bir anda duygulanmış, kendini tutamamış sandılar ama bir bakın; elindeki kağıttaki notlar; iki lafı doğru düzgün bir araya getiremeyen, ettiği tek bir laf 4-5 ayrı bakan tarafından düzeltilen bir adam ve bir takılma bile olmadan yapılmış gayet düzgün, zor ve uzun bir konuşma… Neyse. Sırf politik kabadayılıklar uğruna insanlar ölüme gitti. Sonra; küfür ve kabalık, siyasi hayatın sıradan bir özelliği haline geldi. Milletvekillerine maaşları yine yetmez oldu. Devlet eliyle düzenlenen sınavlar skandala döndü, altından cemaat çıktı. Ülkede katiller baş tacı oldu, reyting malzemesi yapıldı… Ve cepheleşildi; “darbeci“, oldu sana ulusalcı, Atatürkçü. Türbanlı, oldu dini bütün. Mini etekli, oldu modern. Katil, oldu milliyetçi, vatanperver. Herkes de kafa yormak yerine, seçtiği adamın dümen suyuna girdi. Kafasına göre takıldı; içinde beyin var mı yok mu belli değil.

Yukarıda yakın geçmişte olan ve benzerleri her gün artarak yaşanan olaylar var ya; şimdi düşünün bakalım, bunların kaçta kaçı bundan 10 yıl önce vardı? O dedeler ve nineler televizyonda fingirdeşebilir miydi? Televizyonda kaç vahşi cinayet haberi görüyorduk? Birkaçı dışında kaç tane mebusun ağzından kötü laf çıkıyordu? Devlet elinden yolsuzluk ve soygun hep vardı ama, hiç bağıra çağıra, göğüslerini gere gere, pişkin pişkin yapabiliyorlar mıydı? Bu kadar kadrolaşma hangi dönemde vardı? Artık olabiliyor; ahlaki değerlere bağlı kalmanın hiç de eğlenceli bir yönü olmadığını gördü tüm Türkiye. İnsanlar cepheleştirildi, bilinçleri uyutuldu; ki zaten çok da bilinç falan yoktu. Son 10 yıldaki apolitikleştirme hareketini Türkiye hiçbir darbe döneminde yaşamadı! Şimdi toplum, içinde bulunduğu ahlaki çöküntünün altını doldurmak için yeni ve yoz ahlaki değerler arıyor ki, rezillik tam da burada çıkıyor. Ülkenin çivisi çıktı!

Velhasıl; taraflardan oluşan bir sistemde insanlar büyük resmi göremediği için, kendi tuttuğu tarafı da, karşısına aldığı tarafı da ayrı bir sistem olarak görüyor şu an. Aslında tek bir sistem var: Uyutma. İşte 80den sonra hızla apolitikleştirilen, bilimden, ilimden uzaklaştırılan öğrenciler, 90larda parça parça politize edilerek milyona bölündü; zaten bir tane bile ideoloji olmayan ülkede 60-70 tane siyasi parti olunca, öğrenci hareketi diye bir halt da kalmadı. Şimdi ise kendine has bir tepki oluştu son birkaç gün itibariyle; sistemin tamamına karşı. Tepki tabii ki yaşlılarının beyni sulanmış bir ülkede saçmalıktan sıkılan öğrencilerden geldi; sert geldi. Doğru veya yanlış. “CHP’sine bir, AKP’sine iki ulan!” deyen bir tepki. Karşılık olarak “Faşist” dediler, “Ergenekon işi” dediler, ya da Mehmet Ali Birand gibi “Ne bu yahu böyle, ufak tefek işler” deyip küçümsediler. O kadar basit değil. İşe yarar mı? Hiç sanmıyorum. Argümanı kuvvetli mi? Hiç değil. Ama birileri bu düzenin tamamına sesini çıkardı sonunda. Anarşizm mi? Bak o olabilir. Çok da güzel iyi olur tamam mı?

Reklamlar
 

>Fortress of Solitude

>“E madem bizim yalnızlığımız seninki gibi değil*, seninkinin tanımını yapsana” demiş. Lan bunun tanımı yok ki! Anlamadığın şu yavrum, herkesin yalnızlığı farklıdır; kendine münhasırdır. Yalnızlığın tanımını ancak tanımlanmayı kabul eder bir yalnızlık için yaparsın. Ben senin yalnızlığını tanımlarım; asosyallik. Akşam saat 9’da atmışsın mesajı. Akşamın saat 9’unda arkadaşlarınla değil, ailenle değil, sevgilinle değil de internetteysen, yalnızsın tabi. Bu durum sana koyuyor; arkadaşın yok, sevgilin yok, ailenle aran iyi değil* (veya uzaktasın). Çaresi var: Kaynaşacaksın, interaktif olacaksın(?), muhabbet edeceksin. Hadi gel aq arkadaş olayım sana, benim yalnızlığımı tanımlamaya çalışalım beraber.

Yalnızlık dediğin, yalın olma durumu. Ekin yok, kökten ibaretsin. Tek başına. Bir sepet var, sepetin içinde bir tane yumurta. Gerisi boş. Bak işte bu yalnızlığın ta kendisi. Sözlük anlamı olarak tabi. Sepette tek başına duran bir yumurta olarak değerlendirme sadece onu. Yalnızlık, bilinç sahibi varlıklara mahsus bir şey. O yumurtanın bir ben bilinci olduğunu hesaba kattığında, tüm boyutlarıyla yalnızlığı görmüş olursun: Yumurta; bilinç edindiği anda yalnızdı, yalnızlıktan başka bir şey bilmiyordu ve kendi durumuna bakarak ömrünün sonuna kadar aynı şekilde yalnız olarak kalacaktı. Bu bilginin sahibi olarak yalnızlık oldukça derin bir bunalıma yol açabilir o yumurtada. Yine de yanlış bir durumdur, o sepette bir yumurta varsa başka şeyler de olacaktır mutlaka. Zamanla ilgili bir durum bu. Yumurtanın yalnızlığı giderildiğinde yumurta bir daha yalnızlığın ne demek olduğunu hatırlamayacaktır bile eğer bir daha yalnız kalmazsa.

Benim yalnızlığım bu değil. Bu seninkiydi.

Yalnız, tek örnek olma durumudur. Eşsiz olmaktır. Bak bu her zaman kötü değildir. Yumurta, elmalarla dolu bir sepetin içindedir mesela. Olası iki sonuç vardır: Yumurta, farklılığından dolayı ilgi görecektir, ya da farklılığından dolayı dışlanacaktır. Her iki koşulda da yumurtanın kendini yalnız hissedip hissetmemesi kendi tercihinin dışındaymış gibi görünüyor fakat ilgi çekmek veya dışlanmak yumurtanın elindedir. Kaldı ki, iki durumda da yumurta yalnız kalmayacaktır. Dışlanmak da ilgi görmek kadar sosyal bir aktivitedir; size karşı takınılan özel bir tavır varsa, etkileşimdesiniz demektir. Yani yalnız değilsinizdir.

Benim yalnızlığım bu değil. Bu mahalleye yeni taşınan çocuğun yalnızlığıydı.

Yalnızlık, çok örneği olma durumudur. Sıradan olmaktır. Sepette pek çok yumurta vardır ve ilgisine ihtiyaç duyulan bireylerin ilgisine mashar olmak sert bir mücadele gerektirir. Kişinin yalnızlık bilinci burada özgüven yitimi ve korku olarak ortaya çıkar. Bezginlik de semptomlarından en belirginidir. İlgi çekme yolunda alınacak sosyal riskler yumurtanın gözünü korkutur, korkuyu tetikleyen verilen emeğin büyüklüğüyle aynı orandaki küçük düşme – beğeni görememe; kısacası emeğin tamamiyle boşa gitmesi endişesidir. Bu yüzden yumurta bezginleşir, içine kapanır, etrafındakileri kendine düşman beller; insanlar vefasızdır, halbuki kendisi ne kadar kadir kıymet bilen bir yumurtadır. Yine de az bir ilgiye rastladığında kendisini bile şaşırtacak kadar pozitif ve sevecen olur; ve farkeder ki aslında ilgi hep varmış, beklentisini çok yüksek tutmuş sadece.

Benim yalnızlığım bu da değil. Bu amfinin en uzak köşesinde oturan çocuğun yalnızlığıydı.

Yalnızlık, çiftten teke düşme halidir. 1+1=1 edermiş gibi davranırken, hesaptaki hatanın farkına varmanın hayal kırıklığıdır. Yapılan hatanın üstünü karalamanın sorumluluğunu üstlenmektir, veya bu sorumluluğu işlemin diğer elemanına devretmeye çalışmanın riyakarlığıdır. Kağıdı buruşturup atmadan önce yeni sayfanın ne kadar süre boş kalacağını düşünmenin bunalımı, yeni sayfanın başında elinde kalemle beklerken de koskoca evrensel kümede bir elemanla daha yan yana gelememe ihtimalinin ne kadar da yüksek olduğunu farketme yanılgısıdır.*

Benim yalnızlığım bu değil. Bu terkeden ve terkedilenin yalnızlığıydı.

Yalnızlık, bir kabul ediştir. Anlaşmaktır. Yetinmek, tatmin olmaktır. Kendini alıştırmaktır.* Kırk yılın birinde ele geçen fırsatı dolu dolu değerlendirmek adına anlatacak konular hazırlamak, kendini değerli kılıp tekrar muhtaç olunan, değer verilen biri olabilmek adına kısıtlı imkanları seferber etmektir. Başarısızlığın en büyük olasılık olduğunu unutmamaktır tüm bunları yaparken. Yine de azmetmektir.

Benim yalnızlığım bu hiç değil. Bu senin bundan 50 yıl sonraki yalnızlığındı.

Yalnızlık derbeder olmaktır. Yüz kişiyle de olunsa, bir başına da kalınsa; yalnız hissetmek, sosyalliği reddetmektir. Tek bir kişinin varlığına muhtaç olup, kendi varlığını hiçe saymak; kendi kendini açlığa, susuzluğa, sefilliğe terketmektir. Çalan telefona kulağı tıkayıp Yalnızlık Kalesi olarak kullanılan kapkaranlık soğuk küçücük odada ciğerlerden kan gelene kadar sigara, yerlerde sürünene kadar içki içmektir her gece.* Seveni kırmak, sevdiğinden kaçmaktır başarısızlık korkusuyla. Seveni sevmeye çalışmak ama başarılı olamamaktır. Sevilmemesi gereken, sevilmek istemeyen bir kişiyi ölesiye sevmek ve herkesten devlet sırrı gibi saklamak zorunda kalmaktır. Kendinden bıktırmamak adına aramamak, rahatsız etmekten çekinmektir. Renk vermemeye çalışmaktır kasılarak. Hiç haberi olmadığı halde, farkına vardırmadan korumaktır onu; hem de sadece sevildiği için değil, bir başka değer vereni tarafından emanet bırakıldığı için. Onun için kavga etmek, olay çıkarmak, küsmektir.* Anlatacak milyarlarca şey olmasına rağmen anlatacak, anlatılsa anlayacak kimse bulamamaktır. Sıkıntıların altında ezilmekten yamyassı olmuşken sırf unutmak adına başkalarının sıkıntılarını kendininkinin önüne koyup canla başla onları çözmeye çalışmaktır.* Takdire, ilgiye aç olmaktır, haddinden fazla edinilmiş olsa da. Başkalarının yalnız kalmasına izin vermemektir, çaba göstermektir insanların yalnızlığkla sınanmaması için. Büyüklüğü onlarca ben’e sığmayan bir egoya sahip olup, içindekini anlatabilecek kadar anlayış sahibi birini bulana kadar alçakgönüllü rolü yapmaktır. Bulamayacağının farkında olmaktır. İnanç mevzuunu gözden geçirmektir.* Pes etmektir. Ertesi gün azimle sıfırdan başlamaktır. Sonra yine pes etmektir.

Yalnızlık, “Yalın” kökünün ne idiği belirsiz “-ız” ekini almakla kalmayıp bir de isim yapan “-lık” ekini almasına rağmen; kendini hala kök, hala “Yalın” hissetmesidir.

Anladın mı? Ama benim yalnızlığım sadece bu da değil.

Siktir git şimdi.